6 Ocak 2023 Cuma


gelecekte makinelerle birlikte yaşayacağız diyorlar ya, ben çok gülüyorum. hatta, “e beni zaten makineler büyüttü” diyecek oluyorum da mustafa topaloğlu muamelesi görmekten korkup, susuyorum. ben anlatayım siz hak verin, mustafa topaloğlu muyum yoksa singer’in manevi oğlu mu?


dört beş yaşındayım, direksiyon sallıyorum biteviye, bizim evin salonunda. annemin krem rengi singer makinesinden kalkmasını fırsat bilmiş, oturmuşum ayak pedalına. elimde makinenin lastiğinin takılı olduğu kasnak, hayali diyarlara yolculuk yapıyorum.


üzerimde dizlerime kadar gelen mavi önlük, dükkanda kara singer makinenin üzerinde resim çiziyorum. abim elinde tepsiyle kapıda görününce, drima makara kutusunu kaldırıp, gazete seriyorum sofra niyetine, makinenin başında toplanıp başlıyoruz yemeğe.


yeni terlemiş bıyığım kara bir leke gibi dudağımın üstünde. “basketbol için toplanmışlardır şimdi diyorum” içimden, babam ceket telasını, işle diye uzatırken bana. makinenin ayak pedalına tüm gücümle asılıyorum. bir an önce biterse işim, ilk maçın sonuna yetişeceğim diye.


ortadoğu’nun sağ sayfasını makinenin iğnesinin altına yerleştiriyorum usulca. en sona onu bırakmışım, pasajdan topladığım gazeteleri art arda hatmettikten sonra makinenin üstünde… fırça atıyor babam, “yedi tene gazete okuyana kadar, dersiye çalışsay, abey kimin toktor olursan” diye…


üniversite sınav sonuçları açıklanmış. otelin interneti makinenin başında iyi çekiyor. haberi alınca, tebrikleri singer bey ile birlikte kabul ediyoruz. dükkandaki herkese çay getiren erhan abi, makinenin öte tarafından uzatırken bardağı, “aferin yusuf” diyor fazladan bir kaşık daha şeker atıyor.


sürpriz yapıp gelmişim, babamı makineyi yağlarken buluyorum. heyecanından yağ dökülüveriyor ahşap kısma, silmek için bez getirirken, “ağam bına eyyi bakmak lazım, hepiyizi o okıtıy” diyor. singer makine bunu duyunca daha bir parlıyor sanki…


trt’nin mikrofon başlığını makinenin üstüne bırakıyorum, kravatıma son şeklini verirken, urfa’dan ilk canlı yayınıma hazırlık yapıyorum o gün. makinemiz daha homurtulu çalışıyor artık. dönüp bakıyorum, geçen her yılın bir izi var makinenin üstünde ve geçen her yılımın üstünde izi var makinenin.


#singer #mazi 

26 Aralık 2022 Pazartesi


bizde topaca deleme denir. delemenin de sair çocuk oyunları gibi mevsimi vardır. gazoz kapakları kalkar deleme gelince. sanki sözleşilmiş gibi, bir anda tetirbeleri, kabaltıları saran delemenin yere çarparken çıkardığı tok sese, yeniyetmelerin kah kahkahaları kah hıçkırıkları eşlik ederdi.

zira ilk delemesinin heyecanıyla yatağında sabahı zor bekleyen acemilerin, ceviz ağacından mamul parıl parıl delemeleriyle gelen usta eller karşısında işi pek kolay olmazdı. bir bilemedin iki vuruş dayanan delemelerinin parçalarını yerden gözyaşlarıyla toplardı toy delemeciler…

ben hep ilk gruba ait oldum. deleme heveslisinden, deleme ustalığına bir türlü geçiş yapamadım. ama üzerine çok düşündüm delemenin. anavatanı sokaklarda, çocukların kir pas içindeki elleri olan deleme, gurbete gidercesine uzaklaşırdı mevsimi geçince…

deleme bir dolaba yahut kutuya kaldırılır. alıştığı, ait olduğu yere dair sesleri ancak uzaktan duyardı. belki de bu sebeple, çocuk elinde çalınmayıp, bir kenara kaldırılan delemenin sergüzeşti, gurbetçiliğin hikayesi gibi gelmiştir hep bana…

bu hissin kavileşmesinde belki elimde delemem ile gidip, kumandalı oyuncak araba ile çıktığım ahmet tosun amca’nın evinin de etkisi olabilir. ahmet amcaların evinin de deleme gibi mevsimi vardı sanki. almanya’dan bir anda gelirler, evlerinin duvarları bir süreliğine kah kahkahalarla kah hıçkırıklarla çınlardı.

sonra bir anda, sonraki yazı bekleyen deleme gibi gibi o evin perdeleri sıkı sıkı kapanırdı. ahmet amcalar bir gün kesin dönüş yaptı. ama ne bıraktıkları urfa eski urfa ne de ahmet amcalar eski ahmet amcalardı. saçlarına kırlar düşmüş birinin deleme alıp, sokağa çıkması gibi yabancı bir durumdu onlarınki…

her kayıp haberini aldığımda bir delemem olsa diyorum hep. çevirsem, o döndükçe dursa zaman, gurbettekiler sılaya vasıl olsa, ahmet amcaların evinde bıraktığım delememi alsam usulca, bırakıp o kumandalı arabayı, koşsam sokağa, ter şakağımdan akarken, doyabilsem çocukluğuma…


(merhum ahmet tosun amca’ya…)

#deleme #urfa #şanlıurfa #çocukluk #gurbet #childhood #sokakoyunları

📸 mehmet sadık alican 

23 Aralık 2022 Cuma

 

“kosta rika büyüyüp turan olacak…”

seksen öncesi başbuğ’un avukatı olan -bugünlerde remzi çayır’ın milli yol partisi’nde görev yapan- abdülkadir erdil, doksanlı yıllarda tempo dergisine verdiği bir mülakatta, seksen öncesi yurt dışına çıkan ülkücülerin, darbenin ardından vatansız kalmanın üzüntüsüyle, dünya haritası üzerinden kosta rika’yı hedef seçip, önce iltica, ardından da yönetimi ele geçirerek türk devletine dönüştürme projesinden bahseder.

o günlerde türk milliyetçiliğinin romantik rüyalarla, sair insanların istihza ile öğrendiği bu çılgın projeyi unutmayıp, yıllar sonra kitabına bir renk olarak yerleştiren isimse, yeni neslin mahir kalemlerinden mahir ünsal eriş. yazar daha önce bir karıncayiyeni güney amerika’dan, allı turnayı gökyüzünden alıp hiç sırıtmayacak biçimde karakterlerinden biri yapmıştı. dünya bu kadar’da ise depremi başkarakter!

denemekten usanmayan mahir ünsal eriş, bu sayede hem kendini yineleme tuzağından ustaca kurtulurken, hem de okuyucuyu her seferinde şaşırtmayı başarıyor. gaip’te eriş’in diğer kitaplarıyla benzer yegane yan dil zenginliği. ne fikri mahallesinin arapça-farsça kökenli kelimelere olan alerjisine ne de sağ kesimin ölü kelimeleri yaşatma çabasına kapılmadan zengin bir dil kullanabilmesi onun anlatısı özel kılmaya devam ediyor.

türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en donanımlı ve üretken yazarlarından mahir ünsal eriş’in gaip’i tarihe geçecek bir özelliği de haiz. tefrika geleneği bir dönem romanlarımızın ana rahmi olsa da son yıllarda unutulmuş bir gelenekti. gaip, storytel’de yayımlanmış bir tefrika roman. bu yanıyla eriş’in yapıtı, türk edebiyatında sesli tefrika edilip, yazılı basılan ilk eser…

son olarak, esere ilişkin merakınızı diri tutmak adına, içeriğe çok girmeden, ülkücü kökenli bir istihbarat görevlisinin, susurluk olayını anımsatan bir kaza geçirmesinin ardından yaşadığı hafıza kaybı ve geçmişini bulmak için çabalarken, kendi mazisinin yanı sıra türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini biraz da polisiye sosla okumak istiyorsanız gaip sizi bekliyor.

bu arada kosta rika projesi gerçekleşse ne güzel olurdu değil mi? :)

#mahirünsaleriş #gaip #storytel #türkedebiyatı #bookstagram #kitap #kostarika

21 Aralık 2022 Çarşamba


urfa’nın güneşini bilen bilir, harlı bir ateş gibi yakar insanın içini... annem hastane kapısındaki limonatacıyı işaret ediyor. “get iki bardak al oglım, içimiz yandı." derken… 


alıp geliyorum. büyükşehir olmuşuz gerçekten, diyorum. annem sokakta bir şey yiyip içmezdi evvela. o an düşününemiyorum, benim hatırıma vazgeçtiğini yılların alışkanlıklığından. 


sığındığımız gölgede karşılıklı içiyoruz limonataları. bitince çöp kutusu bakınıyorum gözlerimle, annem fark ediyor. “ne yapıysan, bardağı atma ha” diyor, alıyor elimden. kendininkiyle birlikte bir poşete koyup, çantasına atıyor. 


annem her urfalı gibi pikniğe gitmez, dağa gider. birlikte gitme imkanımız olmadığını bile bile “dağa gidende lazım olur” diyor. ben gülümsüyorum…

 

üç ya da dört sonra, annemi yolculamışız. giderken neler götürmüş bizden? daha hasar tespiti yapacak ruh halinde değilim. dengemi zor sağlıyorum, yüreğimin bir yanı boşa çıkınca, bozulmuş adımlarım. 


kapıdan herkes giriyor yemek için, ben hala bakıyorum boşluğa; sofradaki, koridordaki, içimdeki… 


yüzüm ıslakken nasıl yanar yanaklarım diyorum allah’ım. kalkıp mutfağa giderken. kurumuş boğazım. su içersem söner alevler, belki geçer diye düşünüyorum; ilk kez ölmüş ne de olsa annem…


bardak aranıyor gözlerim. dolap kapaklarını art arda açıyorum. ta ki yıkanıp, saklanmış bir çift karton bardakla karşılaşıncaya kadar… anne yitirmeyi bilen bilir, harlı bir ateş gibi yakar insanın içini…

14 Aralık 2022 Çarşamba

 


kışa urfalıca bir reddiye

hadi itiraf edin, ben tek olamam. siz de bulutlu bir sabaha uyandığınızda, fırına verdiğiniz birecik balcanları karışmış da eve eciş bücüş balcanlarla dönmüş gibi hissetmiyor musunuz? hele üzerine bir de yağmur varsa, siz tuvaletteyken, urfa cesur otobüsü basıp gitmiş de bahçedeki mola yerinde bir başınıza kalmışçasına buruklaşmıyor mu içiniz?

"kışın hakkını yiyorsun" diyecekler çıkacaktır. kışın bir urfalının yemesi için yegane şey, kışın hakkı kalıyor zaten. maddenin üç hali ne? katı, sıvı, gaz; peki, urfalının üç besini ne? isot, frenk, balcan? kışın bu üçü yokken, urfalı kışın hakkını yemekle iktifa ediyorsa, yine beyefendi duruşunu bozmadığındandır…

hadi, diyelim ki şeytana lanet edip, isot reçeline iki yumurta kırdınız güne iyi başlamak için. tam bir mutluluk dalgası vücudunuza yayılmışken, dışarıya adım atmanızla birlikte yerlerin buz tuttuğunu görürsünüz ve tirit yemek için karaköprü güzelevler’den sabah ezanıyla birlikte kalkıp gittiğiniz şükrü usta'nın kapısında, “taziye sebebiyle kapalıdır” yazısı görmüş gibi kalakalırsınız.

peki siz hiç gap arena’da kışın hiç urfaspor maçı izlediniz mi? cevabınız, “hayır” değil mi? işte, hala kışa muhabbet duymanızın altında yatan şeyi bulouk. prensip olarak bir urfalı maça mevsimlerden azade biçimde çeketle gider. lakin şehrin orta yerine avm yapacağız diye, stat tarlanın ortasına yapıldığından o çeketin yakalarını kaldırsanız da nafile, kış topuyla tüfeğiyle hücum eder size…

urfadaki urfalılar için durum böyle de diasporadakiler için farklı mı zannediyorsunuz? yaz sıcağındanherkes şikayet ederken, gurbetteki urfalı, kendini müşfik anasının kollarına bırakır gibi düşer yollara, cilt kanseri olma pahasına sıla vuslatı yaşar. ama kış öyle mi daha kapıdan burnunu çıkarınca, düşer modu urfalının, ısırdığı altıncı biber de tatlı çıkmış misali hayal kırıklığıyla bakar ufka…

hasılı yaz hoştur, kış ancak bir sonraki yazı beklemek için, koltuğa atılan tepsiyi bekler gibi sabırsızca geçirilecek bir zaman dilimidir. urfalı için yazdan sonra kışın gelmesi, bekçi bakolardan, cemil cankatlardan sonra, turistler göbek atsın diye şarkı söyleyenlerin gelmesi kadar hazin bir durumdur…

📸 mehmet sadık alican 


9 Aralık 2022 Cuma

 


efendim, editör, devletin bel kemiğidir, azı dişidir. 

gerçi o bekçiydi ama sizi temin ederim ki editör de gayet mühim bir vazife deruhte etmektedir. 

bir televizyondaki editör tayfası, kanuni kadar büyük padişahlar olmasa da yayının devamında hayati role sahiptirler. deyim yerindeyse editör televizyonun hamalıdır. 

yok yok amma abartmadım gerçekten hamalıdır. inanmadınız mı? gelin anlatayım...

sene doksan altı, milli takımımız ilk kez avrupa şampiyonası’nda boy gösteriyor. futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz. hoş, o ara gündemde milli takım olmasa da futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz ama bu defa bir başka. 

ilk iki maçta umduğumuzu bulamamışız. “sekerse büyük tehlike” olacak toplar sekmediği gibi, ecnebiler de “ilk kez katılıyorlar hele bu seferlik ayakları alışsın” demeyip, bizi mağlup etmişler.

grupta son maç, ben “bari bir galibiyet” annem ise “halanların bağına gidiyoruz” diyor. 

nasıl yani demeye fırsat kalmadan, mebzul miktarda patlıcan, domates, biberin kapının önüne yığıldığını görüyorum. onların ardı sıra da biz çıkıyoruz kapı önüne. 

herkesin elinde bir şeyler var; bende de… 

annemin adile naşit misali gözlerini belertmesine rağmen siyah beyaz, otuz yedi ekran televizyonu kucaklayıp çıkmışım evden.

bağa gitmek için bindiğimiz kamyonette laf atanlara sırıtarak karşılık veriyorum. onlar dalga geçse de sağ olsun eniştem ali amca halden anlıyor, bana bağda elektrik tesisatı ayarlıyor.

herkes mangalın başına, ben takımları zar zor ayırt ettiğim televizyonun karşısına geçiyorum.

laudrup biraderlerin büyüğü de, atsız beğ’in vasiyetini haklı çıkarırcasına, acımıyor bize. kahrolsam da futbolda kaybeden sofrada kazanır diyor, dürümlere yumuluyorum.

ee kebaplar da yendiğine göre hikaye bitti zannediyorsanız yanılıyorsunuz. dönüş yolunda kamyonet bozuluyor. dev teşti denen mevkideyiz. 

şehre az kalmış yürüyelim bari diyorlar. piknik demirbaşları kamyonette bırakılıyor, evden getirilenler de yenilmiş, kimsenin doğru düzgün yükü yok. 

lakin ben öyle miyim? bir editör namzedi olarak kucaklıyorum televizyonumu ve o gün alın yazımın puntoları irileşiyor, bold’a dönüyor: “ileride televizyon hamalı olacak"

#televizyon #editör #doksanlar #urfa #hatıra

27 Kasım 2022 Pazar


aka, eski türkçede ve bugün hala türk coğrafyasının bazı bölgelerinde büyük erkek kardeş demek. biz uzak asya’dan anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanırken, aka da ağa oluvermiş. ardından sonuna bey eklemişiz ağabey olmuş. o uzun gelince de ağbi ve nihayet abi demişiz. 

ağalık hem vermekle hem de dövmekle… zaten yaşar çağbayır da sözlükte ‘ağa’nın karşısına hem iyilik yapan karşılıksız veren hem de güç kullanan zorba notlarını düşmüş. nasıl olur demeyin. ağa yani abi, devletin en küçük yapıtaşıdır; sever de döver de.

işte resimde gördüğünüz hasan abim. ben altı yedi yaşındayken, arabaların dönmeden önce sinyal verdiğini öğrenip, dört yol ağzında, “gel iddiaya girelim, arabalar benim dediğim tarafa dönecek” diyerek epeyi süre bütün harçlığıma el koymuştu. 

fakat aynı abim, yılar sonra ana ilk diz üstü bilgisayarı veren kişiydi. şimdi, ertuğrul çağbayır’a hak veriyorsunuz değil mi?

kafamda, haylazlığıma münasip biçimde ondan fazla yarık izi vardır. işte bu yarıklar aynı zamanda abimin, bir kardeş nasıl yetiştirilir imzasıdır. ben uzay gemisiyim deyip, omuzuna alışı sonra da yakıtım bitti deyip, bırakışı bugün bile gözümün önündedir. hoş gözümün önünden gitse de kafamın arkasında baki…

beraber gazete de çıkardık, daha önce bir yazıda anlattığım üzere araba imalatına da giriştik. her çekene sakız çıkan çekilişler de sattık, el yapımı patlayıcı da yaptık… 

yok artık! demeyin, onu da anlatayım.

kibritlerin barutlarını jiletle ayırıp, fotoğraf makinesi filminin boş kutusuna doldurmuştuk. üzerini de dükkândan astar parçalarıyla sıkıştırıp, evimizin karşısındaki inşaatta mahalle çocuklarının korkulu bakışları arasında ateşledik. lakin terkibinde hata yapmış olacağız ki, cılız bir fısıldama ve dumandan ötesini göremedik.

arşivden çıkan bu fotoğrafa derkenar olsun diye akamı şöyle üç – beş cümle ile anlattım. yoksa daha hikaye bol…

ne demişti şair, “çocukken bir kez bakarız dünyaya, gerisi hatıralardır…”

#urfa #seksenler #doksanlar #hatıra #anı #çocukluk #childhood #eigthies #nineties

21 Kasım 2022 Pazartesi


efendim, bazen arkadaşlar, taşra, köy vb mevzular olduğunda urfalı olduğum için bana dönüp, “sizin köyde nasıl?” gibi sorular soruyor.

tabii ki kentsoylu bir birey olarak, ben katiyen bu soruları üzerime alınmıyorum :) gayet aristokrat bir yetişme tarzım olduğu, ekteki görselden de belli…

seksenlerde celal şengör hoca bile papyon takmazken, ben urfa sokaklarında süheyl uygur'u kıskandıracak şekilde gezerdim. her ne kadar pasajdaki çay ocagi, çayın yanına süt vermese de ben küçük burjuva tarzımdan asla ödün vermezdim.

hatta kalecilik yıllarım dahi kumaş pantolonlarla başlamış, sık sık pantolonlarımın diz kısımlarında babamın kumaş örme çalışmaları ile devam etmişti…

ara ara medeniyetin doğduğu kent ile ilgili taşra yakıştırmaları yapıldığı için merhum ozan’dan ilhamla, “papyonları gömdük biz, unuttuk sanılmasın…” tadında bu paylaşımı yapma zorunluluğu hissettim…


#urfa #doksanlar #hatıra #çocukluk #nineties #childhood #papyon #şanlıurfa

16 Kasım 2022 Çarşamba


 

milli takımın iskoçya ile diyarbakır’da oynadığı maçta tribünler gelincik tarlası gibiydi. türk bayraklarıyla bezenmiş stadyumu görünce, hatıralar arasında bir yolculuğa çıkıp doksan yedi yılına gittim.


urfaspor, türkiye kupası’nda üç tur geçmiş ve vanspor ile eşleşmişti. o yıllarda van gölü canavarının hafif gölgesinde kalsa da vanspor, süper lig’in muadili olan birinci lig’de mücadele eden, yabancı oyuncularıyla falan hayli havalı bir takım. lakin gelin görün ki maç hafta içi ve saat on üç’te…


gaza gelip okul duvarından atladığımız gibi ilk dolmuşla stadın yolunu tutuyoruz. maçtan önce arkadaşlar dönerciye gidiyor. bense stadın tam karşısındaki evimize gidip, doksan beş seçimlerinden kalan türk bayrağını alıyorum.


öğrenci kontenjanından stada bedava giriyoruz. takım flaması kültürü henüz yaygın olmadığı yıllardayız haliyle koca tribünde elde sallayabilecek tek bayrak bende… 


evvela arkadaki abiler, “milli maç mı yapıyıgh, niye türk bayrağı getirdiy?” deyip alay ediyor. 

ben aldırmayıp, habire dalgalandırıyorum bayrağı…


bir - sıfır geriye düştüğümüz maç dakikalar geçtikçe çetin bir hal alıyor. ve nihayet urfaspor, bir penaltı kazanıyor. tabii bu kararla tribünler de sevinçten darmaduman oluyor. 


biz bacak kadar boyumuzla ayak altında kalıyoruz. yerdeyken, maçın başında benle dalga geçen abilerden birinin, türk bayrağını çılgınca salladığını görüyorum…


penaltı gol olmasa da o coşkuyla giden bayrak bir daha bana dönmeyip açık tribünde elden ele dolaşıyor.


son düdükle ben bayrağı, urfaspor ise maçı kaybediyor. ertesi gün yerel gazete ve televizyonlardaki maç haberlerinin başrolünde hep benim bayrak var. tek bayrak stadın farklı noktalarından kadraja defalarca girmiş…


o gün fark ettiğim gerçeği bugün tekrar hatırlıyorum: türk bayrağı her yere yakışıyor elbette, ama güneydoğu’da daha bir güzel dalgalanıyor… 


#bayrak #urfaspor #vanspor #futbol #taraftar #onbirnisanstadı #şanlıurfaspor #bizimçocuklar #millitakım

5 Kasım 2022 Cumartesi


 

efendim, ne aya ayak basılması ne de berlin duvarının yıkılması mozaik pastanın keşfi kadar ehemmiyetlidir.

abartılı gelmiş olabilir ama insanlık tarihi için olmasa da benim kişisel tarihim için bu hüküm su götürmez.

amma abartın ha! diyecekler için m. p. ö. (mozaik pastadan önce) dönemleri anlatmakta fayda var.

şöyle izah edeyim. kapıların kuş ötüşüyle çaldığı, girişte arap bacı ile arap çocuk rölyefinin asılı olduğu, güneş perdeleri kahverengi çiçek desenleriyle bezeli, ahşap kasalı televizyonların dantelle örtülü olduğu evlerin bir diğer demirbaşı kek tenceresiydi.

bu tencereye ekseriyetle dolabın en ücra köşesinde yahut da mutfak raflarının tavanla buluştuğu kısımda beklerdi. - şimdi düşününce tencerenin bu dışlanmışlığının, bizim keklerin mukadderatına menfi tesir etmiş olabileceği fikri, çok da mantıksız gelmiyor-

işbu tencere, benim çocukluğumun en önemli korku ögelerinden biridir.

gerçi tencereye çok da haksızlık etmeyeyim. doksanlarda doğum gününün kendisi başlı başına bir gerilim filmiydi…

üç beş okul arkadaşı, saçları kolonya ile ıslatılmış halde kapıyı çalar, sonra kuzenler, yeğenler ve sair akrabaların arasında sıkışırlardı.

kolonya kokulu tonton teyzeler günün anlam ve önemini düşünmez, ailenin yeni gelinini çekiştirirken, ablam elinde kırık bir kekin olduğu tepsiyle kapıdan görünürdü…

bizim tencere yine tencereliğini yaptığından, doğum günü kekini çokça kez kaşıkla yemek zorunda kalırdık. teyzelerin gıybeti sadece bir dakikalığına durur, mumun üflenmesiyle, spotlar yine benim üzerimden, bir teyzenin gülerken hoplayan göbeğine kayardı.

ben çokça kahverengi çorap, kullanılmış uçlu kalem, ne alaka olduğunu kavrayamadığım borcam tepsi gibi hediyelerimi açar, karbonat kokulu kekimi acıma katık ederdim…

işte bu distopik ortam, ne zaman kırıldı biliyor musunuz?

o melun tencereye ihtiyacımızın kalmamasını sağlayan mozaik pasta mutfaklarımıza girince…

hoş, onu da ne mozaiği ulan! diyen başbuğun korkusundan adamakıllı yiyemedik ya, neyse…

 

 

15 Ekim 2022 Cumartesi


yorgun savaşçılara veda…

yetmiş sekizliler, henüz bıyıkları terlememişken kendilerini kavgada buldular. karşılarında iki seçenek vardı. ya kolay olanı seçip hayatlarına devam edecek ya da bering boğazından, baltık denize yayılan kızıl emperyalizme karşı canlarıyla bir set öreceklerdi…

onlar zoru seçti…

ellerine silah almak zorunda kaldıklarında henüz bir kadın eli tutmamışlardı. silahlı mücadele verdiler. vurdular,  vuruldular ama anlaşılamadılar. onları ne çağdaşı, etliye sütlüye dokunmayanlar anladı ne de kızıl yayılmacılığın mümessilliğini yapanlar anlayabildi.

nelerine güveniyordu bu gencecik insanlar. başbuğ dedikleri bir adam, dündar beğleri, gün ağbileri ve galip erdem adında bir dervişmeşrep… iki kutuplu dünyanın dev savaşına yeni bir cephe açanların önündekiler aşağı yukarı bundan ibaretti…

öndekilere burun kıvıranlar geridekileri göremiyordu…

zira o geniş paçalı pantolon, geniş yakalı gömlek giyen sarkık bıyıklı çocuklar, türkün beş bin yıllık dirlik kavgasının ruhunu taşıyordu. bir savaş verdiler ve kazandılar. sovyet emperyalizmine dur dediler. koca bir devleti dağıttılar, soydaşlarını on yıl içinde bağımsız kıldılar…

büyük kavgayı kazandılar ama hayat kavgasını kaybettiler…

bir gün savaş bitti ve eve döndüler. işte o zaman bilmedikleri bir dünya ile karşılaştılar. bıraktıkları çocuklar büyümüş, vurulan arkadaşlarının nişanlıları evlenmişti üstüne bir de geçim derdi vardı…

yaşıtlarının hayatın meyvelerini topladığı çağda bir kez daha mücadeleye giriştiler. ama çok geç kalmışlardı. vatanı kurtatırken, hayatı ıskalamışlardı…

daha acısı kimse anlamadı onları…

anlayamazdı da…

onları anlamak için; en yakın arkadaşlarının tabutuna omuz vermiş olmak lazımdı. işkence tezgahlarında erkekliğini, mapus damlarında gençliğini bırakmış olmalıydı insan. saçları siyahken hiç sevişmemişse anlayabilirdi onları…

ucundan kıyısından tutundular hayata. verdikleri mücadelenin lafını etmekten imtina ettiler. hoş söyleseler de kıymetiharbiyesi yoktu. çatık kaşlı, sert duruşlu, eğilmek bükülmek bilmeyen garip adamları seven olmadı…

kayıplarının acısı ile anlaşılmamanın hüznünün birlikte sindiği bakışlarıyla sosyal medya hesaplarımıza fotoğrafları düşüyorlar şimdi gün aşırı. birkaç vefalı dost, bir – iki satırla veda ediyor onlara…

ve yorgun savaşçılar nasıl geldilerse öyle gidiyorlar; sessizce…


 -fatih doğrucan hocanın ardından tüm yorgun savaşçılara-

24 Eylül 2022 Cumartesi


neslihan, köyün en yeşil kısmına doğru koşuyordu. annesi, “kamyona yüklenecek üç beş parça eşya kaldı, tez git gel” deyip, hızlıca dönmesini tembihlemişti. annesine değil de kamyona öfkeliydi. bir kez daha koparıp alacaktı işte, alıştığı yerlerden. 

öncekiler neyse de, bu köy hepsinden farklıydı. neslihan burada okula başlamıştı. ilkin bu köyde okuma yazma öğrenmiş, ilk kez bu köyde ahaliyle senli benli olmuştu.

evvela çekinmişlerdi ondan. beline varan altın sarısı saçları, zümrüt gözleriyle neslihan, köy halkı için banka müdürünün kızından çok, ordan geçen bir kuyruklu yıldız gibiydi. ama çok çabuk sevdiler yüreği kendinden güzel bu kızı…

memo vardı bir de… 

hemen arkasında oturan bu sıkılgan oğlana ilk görüşte kanı kaynamıştı neslihan’ın. memo, onun anlattıklarını dinlerken neslihan’ın yüzüne bakamazdı fakat gamzesi beliriyordu, kızarık yanağında…

neslihan, ona babasının büyükşehirlerden getirdiği kalemleri silgileri hediye etti. memo da geri durmadı. anasına gözleme yaptırdı, süt sağıp bıraktı neslihanların evinin önüne…

böyle böyle, memo ile neslihan ayrılmaz iki dost oldu. görenler şaşıp kalıyordu. bu sarı kızla, sütçü ayşe’nin yetim oğlu memo arasındaki sevgiye... 

lakin bozkır yasası tecelli etti; uzun sürmedi güzel günler. memo bir gün bayılıverdi derste, durup dururken… 

şehre doktora  götürdüler memo’yu, iki hafta sonra geldiğinde de yatırdılar usulca şimdi neslihan’ın başında beklediği bu yere…

bunları düşünürken memo’nun başı ucunda donup kalmıştı neslihan, her geldiğinde olduğu gibi…

neden sonra, çok uzaktan gelen korna sesiyle irkildi ve üzerinde ‘mehmet öztürk’ yazılı küçük tahtanın önü sıra uzanan kabartıya, uçları kurdele ile bağlanmış iki altın sarısı örük bıraktı. bir de beresini çıkarıp tahtaya geçirdi, üşümesin diye memo…

neslihan, mezarlıktan kendisini bekleyen kamyona doğru koşarken, acemice kesilmiş kısacık saçları terden sırılsıklam olmuştu. hava buz gibiydi ama hıçrıkıkları ile birlikte neslihan’ın sol kaburgasının üstünden bütün vücuduna bir ateş yayılıyordu…

20 Eylül 2022 Salı


efendim, pehlivan tefrikalarını bilirsiniz. muharrir ballandıra ballandıra anlattığı sonu gelmeyen maceralarla muhatabını esir alır, bir başladı mı bitirmek bilmez, kelimeleri kenger sakızı misali ağzında çevirir durur.. işte ben de her geçen gün sami karayel, eşref şefik çizgisine yaklaştığımdan, pele ali amcanın yaşamına dair anekdotlara bugün de devam edeceğim.

pele ali amca’nın oynadığı takımı akrabası halil kenanoğlu çalıştırmaktadır. halil hoca zaman zaman yeğeni ali’ye kendisine tütün alması için para verir. gelin görün ki halil hoca’nın eli biraz sıkıdır. bir kilo tütün al diye verdiği para ile yarım kilo tütün zar zor gelir. ama urfalı siyah inci, hocanın gözüne girme fırsatını kaçırmaz.

maç bitimlerinde futbol sahasının etrafında dolaşan pele, ya yenilen beklenmedik bir golün öfkesiyle ya da ağlarla buluşan bir topun sevinciyle yarım bırakılıp fırlatılmış sigaraları toplar, bunları tek tek kağıt ve izmaritlerinden arındırır ve halil hoca için aldığı tütünü bu yolla, iki katına çıkarmayı başarırmış. hasılı ne sihirmiş ne keramet, futbol tutkusundaymış marifet…

tütün demişken, pele ali amca’nın nargilesi müptelalığından bahsetmemek olmaz. tabii ki onun nargile içişi de belli ritüeller çerçevesindeydi. ali amca’nın nargilesi pasajımızın arka tarafındaki evinde hazırlanır, sonra oğlu webster nargileyi alıp, pasajın tam ortasına koyardı. ali amca da bir yandan nargilesini fokurdatır, bir yandan da gelen geçene laf atar yahut onların sataşmalarına cevap verirdi.

oğlu webster dedim ya, işte o, benim akranım ve oyun arkadaşımdı ama gerçek adını hiç bilmedim. babası gibi koyu tenli olduğundan, o dönemin popüler dizisi cosby ailesi’nden mülhem: webster adıyla anıldı hep. urfaya özgü havara taşının tozunu sürerek webster’ın yüzünü beyazlatma girişimime ise michael jackson’un ten renginin her gün açılması mı ilham verdi şu an hatırlamıyorum…

tekrar ali amca’ya dönersek, adaşı kolombo ali amca ile ezeli rekabetinden bahsetmemek olmaz. ikisi hasip ile nasip gibiydi. kolombo amca galatasaraylı, pele amca beşiktaşlı, kolombo amca doğru yollu, pele amca anaplı, kolombo amca miskin, pele amca yerinde duramayan, kolombo amca hırpani kılıklı, pele amca alabildiğine giyim kuşamına düşkün…

bu şekilde uzayıp giden zıtlıklar listesinden elbette sürekli karagöz-hacivat misali bir çatışma çıkardı. özellikle galatasaray -beşiktaş maçları öncesi bu dalaşmalar ayyuka çıkan, maçı kaybeden taraf epeyi süre ortada görünmezdi. kazanan ise rakip takımın temsili tabutunu urfa’nın ortasından geçen karakoyun’a atmak gibi sıradışı kutlamalara imza atardı.

babam pele ali amca’nın havası yerinde olmadığı zamanlar hemen onu gaza getirirdi. “ali seyirciler seni istiy, hele selamla” der, pele amca da maracana’ya çıkmış ciddiyetiyle raflardaki kumaşları selamlardı. babam iyice tava gelen ali amcaya doğru ütü yastığını atar, pele de gelen yastığı eski günlerine nazire yaparcasına bir kafa vuruşu ile geri yollardı…

pehlivan tefrikası dedik, şaka maka öyle uzattım. daha mesele daha çok ama sizi sıkmayayım. hasılı kelam bu dünyadan bir pele ali geçti hem de namını pele’den alsa da, urfa’da namı pele’yi geçti…

18 Eylül 2022 Pazar

tanıdığım iki pele üzerine

elli sekiz dünya kupası dünyaya yeni bir yıldız armağan etti. edson arantes do nascimento adındaki bu harika çocuğun gerçek adını pek az kimse, lakabını ise nesiller boyu tüm dünya bilecekti. on yedi yaşındaki pele, üçü final maçında olmak üzere altı gol attı ve brezilya’ya dünya kupası kazandırdı.

henüz televizyon yayını başlamamış olsa da, önce halit kıvanç’ın onunla yaptığı röportaj, ardından da pele’nin gazete manşetlerini günlerce süslemesiyle, türk futbolseverler bu süper yıldızı hemen keşfetti. urfa’daki futbol tutkunları ise bir adım ileri gitti ve o zaman on iki yaşında olmasına rağmen fuleli oyunuyla rakip defansları darmadağın eden ali bağış’a, biraz da ten renginin etkisiyle, kendisinden üç yaş büyük pele’nin adını lakap olarak verdi.

pele ali amca aynen lakaptaşının sadece iki kulüpte; santos ve new york cosmos’ta forma giymesi gibi gölspor ve urfa beşiktaş  formalarını terletti. kaderlerini kesiştiren bir diğer forma ise sarı yeşil renklere sahipti. brezilyalı pele, alameti farikası sarı yeşil forma olan sambacılara üç kere dünya kupası kazandırırken, pele ali amca da, brezilya’dan on bir bin kilometre uzaktaki bir başka sarı yeşilli ekip, urfaspor’un tek bir maçını bile kaçırmadı.

pele, santos efsanesi dedik ya pele ali’nin hangi takımı tuttuğunu az çok tahmin etmişsinizdir. elbette santos gibi siyah beyaz renklere sahip beşiktaş. hem de öyle böyle bir tutku değildi onun beşiktaş’a olan bağlılığı…

buraya kadar vikipedi tadında geldik, isterseniz artık, aşık olduğu takımın aksine rengarenk bir hayatı olan pele ali amca ile ilgili birkaç anekdot aktarayım size…

pele ali, ramazan günü ikindi namazının ardından okunacak mukabeleyi dinlemeye gidecektir. elbette onun camiye gidiş seremonisi, padişahın cuma selamlığından az şaşaalı değildir…

ali amca kamberiye’deki evi ile damat süleyman paşa camii arasındaki yaklaşık iki kilometrelik yolu ancak üç saatte kat eder. zira şehrin meşhur siması oluşundan ötürü, her esnaf ona ya çay teklif eder ya da damarına basıp, uzun süreli bir muhabbetin kapısını açar (urfa deyimiyle neşesini alır.)

yine böyle bir gün pele ali amca cüz okunmaya başlarken ancak girer camiye ve her zamankinin aksine, mihraptan uzak bir yere konumlanır. imam bir süre sonra durumu fark eder. pele ali amca onu değil, paltosunun içindeki radyodan beşiktaş’ın maçını dinliyordur. 

imam ali amcayı epeyi görmezden gelir. ta ki, sarı fırtına metin beşiktaş’ı öne geçiren golü atana kadar. pele ali amcanın camideki bütün huşuyu tek hamlede dağıtan, “gooool” haykırışı bardağı taşıran damla olur. tabii herkesin birbirini tanıdığı o yılların urfa’sında bu kızgınlığın ömrü ertesi güne kadardır.

ben tanıdığımda ali amca artık epeyi yaşlanmıştı. ama gençliğinde rakip defansı nasıl dağıtırsa, dükkanımıza yine  öyle girer, babam müşteriyle uğraşırken bir anda “usta yav bigün uyanış’la oynarken bi şut atmıştım hatırlıy mısan?” diye pat diye muhabbete dalardı.

iki bin on yedi yılında, beşiktaş ve urfaspor aşkıyla çarpan kalbi durdu pele ali amcanın. arkasında bugünün aynı şeyleri giyen, aynı şeyleri yiyen, aynı şeylere gülen hep acelesi olan ve tornadan çıkmışçasına tekdüze olan insanlığın anlamlandıramayacağı kadar renkli anılar bıraktı.

urfa’da bir lakaptaşı olduğundan habersiz brezilyalı pele ise ali amca’yı aramızdan alan kalp krizini atlatması sayesinde bugün, seksen bir yaşında. 

ve son olarak, her ikisiyle birden konuşmuş dünyadaki tek insan olan benim, bu yazıyı yazmam da kaderin bir başka cilvesi sanırım…


 

27 Ağustos 2022 Cumartesi


 

v’nin maskesi, şüko’nun külahı


ingiliz yazar alan moore ve vatandaşı, çizer david llyod’un yarattığı çizgi roman karakteri v, iki bin beş yılında sinemaya aktarılınca küresel anarşizmin sembolü haline geldi. öyle ki bir önceki yüzyılda duvarlardan, tişörtlere her yerde karşımıza çıkan che guevara’nın pabucunu dahi dama atmayı başardı.


ingiliz eylemci guy fawkes’in yüzünden ilhamla çizilen v’nin maskesi, kapitalizmin de etkisiyle, yirmi birinci yüzyılın en çok bilinen suretlerinden birine dönüşüverdi. gözümüz yok. nitekim başarılı bir karakter yaratımının, toplumda böyle karşılık bulması gayet de doğal. ancak merhum ozan arif’in dediği gibi “davul değil benimki saz, bize de pay düşsün biraz…”


madem aktif eylemci v’nin maskesi böyle beynelmilel bir hal aldı da pasif direnişin simgesi ayrançı şüko’nun külahı niye evrensel bir simgeye dönüşmedi?


sizi merakta koymayayım, en iyisi mi siz sormadan ben anlatayım. yıl bin dokuz yüz altmış, yirmi yedi mayıs ihtilali gerçekleşmiş. yurt sathında olduğu gibi urfa’da da bir korku iklimi hakim. demokrat parti’nin yönetiminde yer alanlar bile, geçmişlerinden duydukları nedameti yüksek sesle haykırmakta. elbette kolay değil, darağacı kuruluyken, kahramanlık yapmak.


menderes’in en büyük destekçilerinden biri de, tükendi nakti ömrüm türküsünde, “elimde bir keşkül, başımda bir külah” mısraıyla tarif edilen yoksulluğun ete kemiğe bürünmüş hali, ayrançı şükrü’dür. bunu bilen bazı demokrat parti muarızları, askerlerin sarayönü’nde devriye attığı sırada, ayrançı şüko’ya kasten sorarlar, “biz halkçıyıyıgh, sen neçisen şüko?”


şüko, bir soranlara, bir de ağzından çıkacaklara kulak kesilmiş askerlere bakıp, külahını şöyle bir düzeltir, sonra da kıvançla bağırırmış, “uyanışlıyam, fenerbahçalıyam, bi de ondanam…” (uyanışspor ekseriyetle urfa’da demokrat partililerin desteklediği mahalli ligde oynayan bir takımmış.) ondanam derken neyi kasttettiğini de herkes bal gibi anlarmış ammavelakin bu zarif pasif anarşizm hamlesi karşısında çaresiz kalırlarmış. 


darbe döneminin güç sahipleri silinip gitse de, ihtilal yönetiminin en katı günlerinde, “ondanam” diye bağıran, ayrançı şüko, benim yeniyetmeliğim sırasında hala hayattaydı. yaz kış başından çıkarmadığı külahıyla kah ayran kah limonata satıp, muhannete muhtaç olmadan yaşadı.


v’nin maskesini bilenler, şüko’nun ve külahının hikayesini hiç duymadı. bunda şükrü amcanın pasif anarşist tutumunun etkisi elbette vardı ama urfa’nın sıcağında bir rehaviden daha fazlasını beklemek de haksızlık olurdu…



25 Temmuz 2022 Pazartesi


 

dendrokronoloji, ağaçların gövdesindeki yıllık halkalar yoluyla yaş hesaplanması sağlayan bir bilimsel yöntem. yıllar nasıl bizim yüzümüze, tenimize çentikler atarak ilerliyorsa, ağaçların gövdelerine de her sene bir halka bırakıyor. modern çağ insanı, tanrılaşma vehmiyle bu çizgileri sildirmek uğruna bıçak altına yatsa da, ağaçlar senelik hatları muntazam şekilde gövdesinde taşıyor…


zamana karşı koyamaması bakımından, son zamanlarda sıkça dikkatimi çeken bir unsur daha var,: işyerlerinin tabela ve vitrin giydirmeleri… ancak bilgisayar çıktısı bu resim ve yazılar, bir yaşanmışlık değil yıpranmışlık çetelesi tutar gibiler. hem de dijital dünyanın yaratımı olmalarına yakışır biçimde yeknesak bir eskime…


yıllar önce tabelalar ressamların elinden çıkardı. bu sebeple her birinin kendine has bir stili, rengi, harf kullanım şekli, tasarımı ve ruhu vardı. elinde bir fırça ve tabure ile kentler gezen özgür bir ruhun izlerini taşıyan tabelalar, kolaycılığın pençesinde can verince, tekdüze bir çıkartma kültürü tüm işyerlerinin duvarlarını ve camekânlarını esir aldı.


işte, çağın aynası misali, hızlı biçimde eskiyip giden bu çıkartmalar cephesine yapıştırıldığı dükkanlar hakkında uzman olmaya lüzum bırakmayacak şekilde geçen yılları söyleyiveriyor. özellikle taşrada, mekân uyumsuzluğu bakımından daha iğreti duran bu çıkartma tutkusu insandan ve yaşamdan değil, sadece güneş ışıklarından izler taşıyan gayrı estetik bir kuşatma…


bu kadar bilgisayar çıktısının yanında, fırça izleri taşıyan yağlı boya bir cam yazısı ya da tabela gördüğümde, yazının renginden, tarzından, birkaç asırlık bir ağaç inceleyen dendrokronolog heyecanıyla, hemen yaş hesaplamasına girişip, merkezine o işyerini koyduğu hülyalara dalan tek ben değilimdir herhalde…


#tabela #ressam #çıktı #çağ #nostalji #doksanlar #seksenler #yetmişler #tabelacı #dijitalleşme

24 Temmuz 2022 Pazar


 

“ağası var/ köyümün ağası var/ mevlam ellere ağa vermiş/ bizde de bu yağ tavası var…” m. dişli

insan doğası gereği, meylini yanı başındakine değil uzaktakine yönlendirir. hayatımızın merkezindeki nesneler de bu sebeple pek ilgimize mazhar olmaz. ne zamanki şöyle bir nefeslenip, günlük rutin denen girdaptan kafamızı kurtarıversek, eşyalar bize hikayesini açar.

daha önce urfa’da sıtıl dediğimiz kova ile ilgili yazmıştım. bugün de tava seslendi bana mutfaktan. farsçada kızartma demiri manasına gelen tava kelimesi, zamanla dilimize ve evimize yerleşmiş. hem de öyle kıyısına köşesine değil, mutfağımızın ve hatta kültürümüzün tam orta yerine…

şehirlerle hemhal olmuş, her kent muhtevasını değiştirip adını vermiş tavanın yanına: ankara tava, hatay tava, siverek tava demişiz.. bakırdan dövülmüş, nesilden nesile aileleleri doyurmuş. sonra direnememiş kolaycılığa, alüminyuma bırakmış yerini. asrileşme maceramıza paralel o da teflona, granite dönüşmüş. yapı malzemesi değişse de işlevi ve eşkali hiç değişmemiş.

peki, tava, bu kadar merkezinde olduğu evin hali vakti ile ilgili bir şey söylemez olur mu hiç? varsıl evlerin mutfaklarında vok tavalar, sos tavaları arzı endam ederken, yoksul evlerde kulpunun plastiği düşmüş tavalar havlu ile tutulur. çatalla çizilmesin diye ekmek banılır bir tarafta tavaya, diğer yanda çizilmez tava ekmekle hiç tanışmamıştır varlığınca.

iyi hoş da nerden çıktı bu tava bahsi diyeceksiniz. urfalı şair yazar mustafa dişli’nin girişte alıntıladığım spontane şiirinden. onu da babamdan dinlediğim kadarıyla anlatıp bitirelim tava bahsini…

tüm sanatlarda olduğu gibi hicivde de mahir olan, mustafa amca, hatibi hatta her şeyi olduğu cumhuriyet halk partisi’nden sırf ağa olduğu için milletvekili olan necati aksoy bey’den bahsederken, bu şiiri irticalen söylemiş ve hem yüreğini soğutmuş hem de literatürde tava üzerine ilk şiirin müellifi olmuştur.

tavayı aracı kılınca eleştirisine, muarızları bir şey diyememiş… sözün gücü o zamanlar granitten sert, söz sahibinin karizması döküm tavadan muhkemmiş…

#urfa #mustafadişli #tava #hiciv #çizim

 


galatasaray’ın sarı kırmızı formasının şişman yanko adlı manifaturacının dükkanında doğduğunu bilmeyen yoktur. peki, bizim sınıfın ilk formasının kalaboynu’ndaki medine pasajında meydana geldiğini biliyor muydunuz?

şanlıurfa anadolu lisesi’nde yıl sonunda geleneksel sınıflar arası futbol turnuvası yapılır, biz de en az bi o kadar geleneksel biçimde ilk turda elenirdik.

bu başarısızlık bizden kaynaklanamayacağına göre, eksik parçayı bulmak gerekiyordu…

düşündüm, taşındım ve nihayet cevabı buldum. bizim formamız yoktu!

hababam taburu misali herkes beden dersi eşofmanlarıyla geliyor, bu darmadağın görüntü skora da yansıyordu.

o gece tarihi kararı verdim; forma yaptıracaktık.

forma yaptırma fikri harikaydı tabii de tek bir sıkıntı vardı. doksan altının urfa’sındaydık.

yılmadım, formayı ben yapacaktım. lakin girişimci iş adamı pozum yeterince ikna edici olmamış ki sadece dört arkadaş tamam dedi…

o haftasonu rahmetlik annemi evin küçüğü olmanın da avantajıyla kandırdım ve yollara düştük.

kalaboynu denen, yaşanılan urfa’nın en yüksek noktasına ulaştık. ancak forma yapacak kumaş bulmak mümkün değildi. hele de avucumda mükellef bir öğle yemeğine dahi yetmeyecek para varken.

nihayet annemin, “kadife olsun muhkem olur” diye beni, “bu kumaşlar parça kalmış, ucuz ver uşağh sevinsin” diye de satıcı ikna etmesiyle elimizde kumaşlarla eve döndük.

urfa’da bir tabir vardır: delinin değirmenini yel çevirir.
halamın kızı o ara tekstil atölyesinde çalışıyordu. benim çizimlerime göre bilabedel parçalı formalarımızı dikti.

kumaşın biri fitilli kadife olmasa bayağı bayağı forma da olmuştu.

geriye tek bir şey kalmıştı, isim ve numara. mevcut kırtasiyeleri turlayıp ancak bir kahve fincanı büyüklüğünde kumaş boyası bulabildim.

herkesin formasına tuttuğu takımdan bir oyuncunun adını yazacaktık. ama boya sınırlı olunca, oyuncu isimlerini kişilerin seçimine göre değil de harf sayısına göre belirledim.

ilie, moşe, kona ve kalede olmama rağmen friedel yazacak kadar boya olmadığı için benim arkamda da hagi yazıyordu.

muhtemelen yeni formalarımızla çıktığımız turnuvanın sonucunu da merak ediyorsunuz.

şu kadar diyeyim: sorun formalarda değilmiş 🙂

14 Temmuz 2022 Perşembe

 

kurumuş kuyunun suyu/ incirin sütü çoktan çekilmiş/

bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi/ ayrık otları, dikenler bürümüş. – a. erhan


çok düşündüm, bayramın sesi olsaydı nasıl olurdu diye... 

“emine hele uşahlara sırfa kurun…” halamın kocası ali amcanın heyecanla beklediğimiz bu cümlesi tek başına bayramın sesi olabilirdi. 

bu sesle birlikte, gün boyunca gelen onlarca misafire nasıl özenle sunuluyorsa bayram yemekleri, bize de öyle ihtimam gösterilirdi. 

üç kuzen, yaşlarımızın toplamı bile reşit olmaya yetmiyorken dahi…

ya da arefe gecesinde evin en küçüğü olmamama rağmen adamdan sayılıp elime verilen çatalı, her külünçeye vurduğumda, masaya değerken çıkardığı ses de pekala bayramın sesi olabilirdi.

çünkü cemreler nasıl habercisiyse baharın, külünçe de öyle muştuluyordu yaşanacak bayram coşkusunu…

belki de, sair zamanda top oynadığımız araziye, kurulan tahta salıncak ve atlı karıncalarla, lunapark eğlencelerinin yer aldığı bayram yerinden taşan kahkahalara karışmış ahşap gıcırtısıdır bayramın sesi.

hatta belki süresi dolduğu için gözleri dolan çocuğa, “bi tur da benden olsun” deyip indirmeye kıyamayan atlıkarıncacının merhametinin sesidir…

yahut, onlarca ayakkabının yan yana dizildiği evde; hiç bitmeyen, tabak, kaşık sesleriyle çocuk ağlamalarının, ergen fısıldaşmalarıyla bulaşıklar için hiç kapanmayan musluğun, memleket kurtarma heveslisi büyüklerin gündem değerlendirmeleri ile kadınların birbirine sesini duyurmak için bağıra bağıra kurduğu cümlelerin, erkek çocuklarının ilk kez giydiği takım elbisesinin belinden çıkardığı altıpatlarının sesiyle, bayram harçlıklarıyla alınmış abur cuburların ambalaj sesinden müteşekkil o ses olabilir miydi?

bunlardan hangisiydi bilemiyorum…

ama şuna eminim ki bayramın sesi, biz büyüklerin kulaklarına artık asla gelmeyecek ve ancak masum çocukların duyabileceği tılsımlı bir ses…


#bayram #eskibayramlar #doksanlar #urfa #nostalji #bayramlar

14 Haziran 2022 Salı

 


her şeye yabancı olmak…

üstad erkan oğur’un imzasının yer aldığı eşkıya filminin müziklerini yıllardır dinlerim. o albümden kısacık bir parça ise hem tınısıyla hem de ismiyle gelip, yüreğime dokunur her seferinde: her şeye yabancı olmak…

yirmi altı yıl önce verilen bu isim en az beste kadar çarpıcıdır bence. henüz naylon çağın, insanları her şeye yabancılaştırmadığı bir dönemde, bu adla bir beste yapmak, bir dehanın yansıması kabul edilmelidir.

kafamın içinde dönüp duran, bu eseri, zihnime mıh gibi çakılmış bir başka görüntü ile birleştirdim nihayet. her şeye yabancı olmak, çocukluğunun geçtiği evlerden birine, yıllar sonra bir kayıp vesilesiyle, mütereddit adımlarla girmektir.

adını bilmediğin komşular sana merhametle bakarak, aradığın şeyin yerini söylediği zaman anlarsın her şeye yabancı olduğunu. yıllarca yakalanma korkusuyla nice paketi buruşturup attığın balkonda, çektiğin duman burun deliklerinden çıkarken fark edersin yabancılaşmayı…

sıvadaki tanıdık döküklüğe, duvardaki bir lekeye, buzdolabı üstünde sararmaya yüz tutmuş bir resme yahut eve sinmiş olan o bildik kokuya dalıp gitmişken, tanıdık bir zil sesi ile kendine gelirsin. ama kapıdan tanımadığın biri girer.

eksik ya da fazla gurbete giden herkesin öyküsüdür bu.

sıladaki ev bir derin dondurucu gibi muhafaza eder anıları. saat işlemez pek orada… lakin küser bırakıp gidene bir müddet sonra… oraya aitken çıkılan uzun yolculuk, her şeye yabancı olarak nihayet bulur.

hikaye kopmuştur bir kere, başkalarının öyküsünde şöyle bir görünüp, çıkabilirsin ancak.

ölünce geldiği yere, toprağa döner insan, sıladan bir kez ayrılınca ise, artık her şeye yabancı olduğu bir yere…

belki de bu yüzden, ayrılık ağırdır ölümden…

#sıla #gurbet #herşeyeyabancı #memleket #diaspora #erkanoğur

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...