efendim, ne aya ayak basılması ne de berlin duvarının yıkılması mozaik pastanın keşfi kadar ehemmiyetlidir.
abartılı gelmiş olabilir ama insanlık tarihi için olmasa da benim kişisel tarihim için bu hüküm su götürmez.
amma abartın ha! diyecekler için m. p. ö. (mozaik pastadan önce) dönemleri anlatmakta fayda var.
şöyle izah edeyim. kapıların kuş ötüşüyle çaldığı, girişte arap bacı ile arap çocuk rölyefinin asılı olduğu, güneş perdeleri kahverengi çiçek desenleriyle bezeli, ahşap kasalı televizyonların dantelle örtülü olduğu evlerin bir diğer demirbaşı kek tenceresiydi.
bu tencereye ekseriyetle dolabın en ücra köşesinde yahut da mutfak raflarının tavanla buluştuğu kısımda beklerdi. - şimdi düşününce tencerenin bu dışlanmışlığının, bizim keklerin mukadderatına menfi tesir etmiş olabileceği fikri, çok da mantıksız gelmiyor-
işbu tencere, benim çocukluğumun en önemli korku ögelerinden biridir.
gerçi tencereye çok da haksızlık etmeyeyim. doksanlarda doğum gününün kendisi başlı başına bir gerilim filmiydi…
üç beş okul arkadaşı, saçları kolonya ile ıslatılmış halde kapıyı çalar, sonra kuzenler, yeğenler ve sair akrabaların arasında sıkışırlardı.
kolonya kokulu tonton teyzeler günün anlam ve önemini düşünmez, ailenin yeni gelinini çekiştirirken, ablam elinde kırık bir kekin olduğu tepsiyle kapıdan görünürdü…
bizim tencere yine tencereliğini yaptığından, doğum günü kekini çokça kez kaşıkla yemek zorunda kalırdık. teyzelerin gıybeti sadece bir dakikalığına durur, mumun üflenmesiyle, spotlar yine benim üzerimden, bir teyzenin gülerken hoplayan göbeğine kayardı.
ben çokça kahverengi çorap, kullanılmış uçlu kalem, ne alaka olduğunu kavrayamadığım borcam tepsi gibi hediyelerimi açar, karbonat kokulu kekimi acıma katık ederdim…
işte bu distopik ortam, ne zaman kırıldı biliyor musunuz?
o melun tencereye ihtiyacımızın kalmamasını sağlayan mozaik pasta mutfaklarımıza girince…
hoş, onu da ne mozaiği ulan! diyen başbuğun korkusundan adamakıllı yiyemedik ya, neyse…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder