29 Ekim 2024 Salı


“şubat, soyun suya bat” derdi annem. urfalı olmayan arkadaşlarım bu cümleyi anlamlandıramaz. çünkü urfa’da, yılda ancak kırk süren soğuklar, şubatla birlikte kırılır. işte, mart ayında herhangi bir mesireliğe giderseniz, mutlaka tepsi içinde minik elleri görürsünüz. yaşını iki eliyle gösterebilecek çocuklar lokum gibi çiğköfteler yoğurur.

urfalı olmayan arkadaşlarım sadece soğumuzun az oluşunu değil, şikemperverliğimizi de anlamlandıramıyor. bu konuda hoşgörülüyüm. çünkü urfa yahut civar illerde doğmayan birinin yemeği böylesine hayatının merkezine koyması zor.

nitekim urfalı olmayan birinin annesi, benimki gibi “et suyu, cennet suyu” dememiştir. yahut da sade yağı “ bunu torpağa töksey, torpağ yinir” diye güzellememiştir. babasından da kuvvetle muhtemel, “yiğidin malı karnında gerek” öğüdünü işitmemiştir.

bu örneklerden sonra bu midesine düşkünlüğü ailevi bir gelenek gibi algılayacak olanlara urfa türkülerine bakmalarını salık vereceğim.

çiğköfte başımızın tacı, ayran onun ilacıdır. tüfenk alır keklik avına çıkarız. üzüntüden kahrolursak, yağ içinde kavruluruz. kız bakmaya giderken tasa leblebi koyarız. hepsi bir yana, elinizi vicdanınıza koyup cevap verin, oturup kara üzüm habbesine müstakil bir türkü yazmak bir urfalıdan başka kimin aklına gelir?

düğünde, cenazede, nişanda, sünnette, asker uğurlamasında, esvap gecesinde, barışma törenlerinde, sıra gecesinde, arkadaş buluşmasında, gurbete gitmeden önce, sılaya vasıl olunduğunda, hacdan dönüldüğünde, dağ yatısında, gelin hamamında… şeklinde uzayıp giden vesileler hep yemekle neticelenir.

ülkenin batısında fener yapılan su kabağından yemek, meyve olarak tüketilen yeni dünyadan kebap yapmak da ancak şikemperver bir şehirden beklenen eylemlerdir. yine gün aydınlarınken tirit yemek, o esnada da öğlen ve akşam yemeğini düşlemek de hemşerilerim için vaka-i adiyedir.

size muhayyer bir lahmacun hazırlamak için, dört semt gezen akrabamızdan, henüz ortaokuldayken okulda yaptığımız söğülme partilerinden, her kıtada çiğköfte yoğurma maceralarımdan falan da bahsederdim ama yazı uzadıkça karnım acıkmaya başladı. ben iyisi mi mutfağa geçeyim…

#urfa #urfayemekleri #şanlıurfa

17 Ekim 2024 Perşembe

“hetice üşimsen? dedi annesi. hatice başını iki yana salladı. annesi yine de battaniye ile iyice sarmaladı sekiz dokuz yaşlarında görünen kızı. baba hatice’den taraf baktı, bir yandan bıyıklarını ısırırken. 

onca saat olmuş hala şoku atlamamışlardı. gece yarısı kopan gümbürtü herkesin sesini alıp götürmüş gibiydi. hatice’nin sekiz yıllık suskunluğuna bugün onlar da ortak olmuştu.

ne kadar vakit geçti bilinmez. zaten depremden sonra zaman kavramı yitirmişlerdi hepsi.

sessizliği bozan yine kadın oldu. “hesan, dilleri yedirmesagh belki şimdiye konuşmuştu hetice, o gün çoh korktı” dedi.

hasan diye seslendiği kocası duymamış gibiydi. gözlerini arabanın ön camına sabitlemiş, gece yarısı apar topar çıktıkları evlerine bakıyordu. o kurban bayramını hatırladı bir kez daha.

hatice dört yaşına gelmiş ama konuşmuyordu. konu komşu her gören bir fikir veriyordu. hasan da dayanamamış, kurban kesen herkesten hayvanların dillerini istemişti. bir leğen dolusu küçüklü büyüklü dille kapıyı çaldı. kan içindeki dilleri görünce kapıyı açtığı gibi kapattı hatice…

“çok korkmuş” demişti götürdükleri doktor, “ondan bayılmış…”

iki yıl sonra bir cuma gecesi hekim dede türbedarının sürdüğü kocaman anahtar da hatice’nin dilini açmamıştı.

hasan çok da gitmedi sonra üstüne. baba, kız kendi aralarında bir dil oluşturmuşlardı.

karısı ise hiç vazgeçmemişti. her hafta yeni bir reçete deniyordu. daha geçen cuma, aktardan topladığı otları kaynatmıştı.

“yedi gün üst üste kuşluk vakti bu suyu içir, sekizinci gün bülbül gibi şakır” demişti sultan teyze.

sabahtan bu yana alayım diyordu şişeyi. aklı orada kalmıştı.

hasan’ı düşüncelerinden uyandıran yine karısı oldu. “hesan alıp, gelim nolur. bu sefer olur belki, saati biraz geçti en azından günü geçirmeyag” dedi.

hasan karısının inadına boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anladı. “tamam zeliha get ama, gözüyü sevim, hemen al gel. girmeyin deyiler evlere…” derken, zeliha kapıyı açmıştı bile.

iki üç dakika geçmişti ki araba rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sallanmaya başladı. ardı sıra akşamkinden de beter bir sesle birlikte, az önce zeliha’nın kapısından girdiği apartman yerle bir oldu.

hasan kapıyı açtı ama adım atamadı. olduğu yere çöktü.

arabanın diğer kapısı da açıldı.

ardı sıra bir çığlık yankılandı mahşer yerine dönmüş mahallede. hem hasan hem de mahalleli bu sesi daha önce hiç duymamış olsa da, kimin bağırdığına emindi.


“anneeeeee….”

16 Ekim 2024 Çarşamba


mehmet ali kalkan ağabey’in fuları, gömleğinin üstüne bağladığı kazağı yok. edebiyat heveslisi genç kızları etkilemek için pozdan poza da girmez. şiiri basamak yapıp siyasette, devlette yükselmez. ışıltılı tabelaların asılı olduğu köhne mekanlarda dünyayı kurtarma çabasına girmez. yolu beyoğlu’ndan, tunalı’dan, kordon’dan da geçmez. o şimdilerin moda tabiriyle organiktir. sahidir, senin benim gibi. türkmen obalarındaki erler gibi…

ammavelakin şairdir, hem de ne şair. benim diyen şiir sahibine kalem bıraktıracak dizeleri vardır. köyünden derdiği kelimeler, gönlünde sivrilip tümcelere döner. nihayet dimağından akar dize olur. o dizeler ki hedef şaşmaz. okuyanı mete han ordusundaki bir batur çeri gibi tam yüreğinden vurur. yeri gelir ıssız dağ başlarında müebbet ülke hayalleri kurdurur. yeri gelir huma kuşunun kanadında tanrı katına vardırır. bazı gizli sevdaları faş eder, bazı mazinin özlemiyle gözleri yaş eder.

evvela iki şiir kitabını okuduğumuz mehmet ali ağabey, bu defa şiirini düz yazıyla birleştirmiş. sadece kendi mısralarını mı? dilaver cebeci’den yetin ozan’a, aşık reyhan’den cemal safi’ye bir seçki. kırk çiçekten bal almış, hatıralarının, düşüncelerinin arasına katmış. bir söz ziyafeti sunmuş bize. 


yunus eskişehirli mi bahsi de geçiyor ‘köyümden gönlümden’de. mehmet ali ağabey, isimleri dayanak etmiş yunus’un eskişehirli oluşuna. bence tevazu göstermiş. hiç abes olmazdı deseydi, yunus’un terinin damlası sindi ki eskişehir toprağına, asırlar sonra bencileyin şair yetiştirdi bağrında….

#mehmetalikalkan #köyümdengönlümden #eskişehir #şair #şiir #kitapşuuru #kitapönerisi #kitapkurdu 

@otukennesriyat @mehmetalikalkan26 @kitapsuuru


12 Ekim 2024 Cumartesi


ecnebilerin virtual reality, vr dediği sanal gerçeklik kavramı hayatımızda kapladığı alanı mütemadi genişletiyor. yakın gelecekte öğretimin, turizmin ve daha pek çok alanın bu teknoloji tarafından zapturapt altına alınacağını söylemek füturistik bir tahminden ziyade görünen köy kılavuz istemez kavlinden bir önerme olur.

mühendisler tarafından geliştirilen sanal gerçekliğin mazisi henüz altmış yılı bile bulmadı. lakin kurban olduğum kalem tutan eller bu tecrübeyi bize asırlardır yaşatıyor. nasıl mı? gelin uzağa gitmeyelim. çağdaş olduğumuz için ne kadar bahtiyar olsak kafi gelmeyecek mustafa kutlu’ya bakalım. yirmi birinci yüzyılın en iyi hikayecisi, her kitabında bizi farazi bir dünyada yolculuğa çıkarıyor.

kutlu, kısa bir aradan sonra güz günlerini ısıtan yeni öykü kitabı ‘başkanın adamları’ ile de önceki eserlerinde olduğu gibi okuyucuyu alıp, muhayyilesinde inşa ettiği bir mekana götürüyor. kitap öylesine iyi bir dile sahip ki, son sayfaya geldiğinde insan sanki olayların cereyan ettiği çamlıpınar’a hakim bir tepeden kutlu’nun anlatımı eşliğinde seyre dalmışım hissiyle bu sanal gerçeklikten ayılıyor.

başkanın adamları, kutlu’nun eserleriyle gergef gibi dokuduğu türk ütopyasına yeni bir pencere açıyor. yazarın kırk ikinci uzun hikayesi; anadolu’yu, taşra insanını, kısır edebiyat mahfillerini, ticareti, siyaseti, insaniyeti, geleneği, moderniteyi, ikisi arasında bitmek bilmeyen hır gürü, ve pek tabii sevdayı okumak değil bizatihi yaşamak isteyenleri çok mutlu edecek bir eser. 

@dergahyay @mustafakutlu_ #mustafakutlu #öykü #türkedebiyatı #kitap #kitapkurdu #okudumbitti #kitapönerisi #kitaptavsiyesi #başkanınadamları 

28 Eylül 2024 Cumartesi


seksenli yıllar, küçücük bir düğün salonunda yüzlerce kişi toplanmış. öteki sayıldıkları topraklarda bir geceliğine de olsa kendileri olmanın mutluluğu ile sıla hasretinin hüznünü birlikte yaşıyorlar. mekana adımını atanlar sanki duisburg ile arguvan arasında açılmış bir boyut kapısından geçiyor.

avrupa’ya boylarınca valizlerle bir başlarına geldikleri için valiz çocuklar ya da boyunlarına takılı anahtarlar sebebiyle anahtar çocuklar adı takılan minikler sahne önünde koşturuyor. gün aşırı kanake hakaretine maruz kalan büyükler ise “türken raus” hitabını en azından o gün duymayacaklarının rahatlığıyla tatlı bir sohbete dalmış.

avrupa’nın göbeğindeki düğün salonun sahnesinde ise çılgın bir gösteri var. saçı sakalına karışmış bir adam, şalvarın altına giydiği adidas ayakkabılarıyla elektro gitara basarak solo atarken aynı kıyafetlere bürünmüş davulcu, kendinden geçmiş bir şekilde ritm tutuyor. disco topunun ışığı renk değiştirirken sahnedeki acayip giysili adam elektro gitarı sırtına alıp jimi hendrix’i kıskandıracak bir performansa başlıyor. yetmiyor burnuyla da klavyede kendi gitarına eşlik ediyor. 

salondakiler, müzik tarihinin en sıradışı performansına göbek atarak eşlik ediyor. birkaç kadın ise cura, eletro gitar ve bağlamanın bir araya geldiği icracısı kadar nev’ine mahsus çalgının askısına mark iğneliyor. david lynch filmleri için bile fazla sürreal kalacak bu sahneler yaklaşık kırk yıl boyunca avrupa’nın dört bir yanında tekrarlandı. 

derdiyoklar grubunu aşk, mark ve ölüm belgeseliyle keşfettim. o günden beri, kayıtlarını izliyorum. her yeni videoda hayranlığım daha da artıyor. almanya’da iki arguvanlı’nın kurduğu grup diskofolk diye bir tür yarattı. derdiyoklar, türkülerle gömün beni, nasıl isyan etmem gibi dillere pelesenk olan şarkıların yanında, bağrından türkçe rap’ı doğuracak olan hop hop dazlaklar, liebe gabi gibi sosyal içerikli eserlere de imza attı. 

ikili deyiş, türkü, pop, rock ne söylediyse derdiyoklar gibi söyledi. ali ekber aydoğan üç yıl önce dünyaya veda etti. ihsan güvercin hala hayatta. pek çok sanatçının derdi hoş bir sada bırakmaktır. derdiyoklar ötesine geçti, gökkubbede sesleriyle birlikte akislerini de bıraktı…

#derdiyoklar

23 Eylül 2024 Pazartesi

lepiskaya leipzig, misinaya messina, fayansa faenza kenti adını vermiş efendim. çarliston abd’nin charleston şehrinin, parmesan italya’nın parma kentinin adını taşıyor. bitmedi. maroken marakeş’ten, bordo bordeux’dan, muslin musul’dan mülhem isimlendirilmiş. liste epeyce uzun. kolonya almanya’nın cologne, hamburger hamburg vilayetinin, jean de genes ilinin adıyla adlanmış.


lafı nereye getireceğimi anlamış olmalısınız. tabii ki orhay’a ya da bir başka deyişle ruha’ya bağlayacağım. hangi şehirden bahsettiğimi anlamadınız mı efendim? reha yahut edessa deyip işinizi az daha mı kolaylaştırayım yoksa aşikârane urfa mı diyeyim. tabii ki bunca kentten bahsedip sözü şehirlerin şahına getirmemek olmazdı. 

onca vilayet ismini günlük hayatımızdaki nesnelere verir de uygarlığın doğduğu urfa’mın adı haritalar ve coğrafya atlaslarıyla sınırlı kalır mı hiç? peki, bu kadim il adını neye verse yakışır. kolaycılık yapıp urfa kebap demeyin lütfen. size bir sır vereyim: urfa’da ona haşhaş kebap deniyor. biraz daha dikkatli olanlar türkülere konu olduğu için ihtimaldir ki urfa taşı diyebilir lakin aradığım cevap bu da değil efendim.

mazisi on beş bin yıla yaklaşan ve tarihi yeniden yazdıran bu müstesna belde aynı zamanda müziğin de sıfır noktasıdır deyip size bir tüyo vereyim. nevali çori’de müzikli bir dans sahnesinin resmedildiği çanak resmi, dile kolay, tam on bin yıl öncesine dayanmakta. buna benzer daha hayli buluntu var. hatta modern müziğin babası orfeus’un liriyle urfa’dan geçtiğini ve kentin adının ondan geldiği yönünde tevatürü de son ipucu olarak vereyim. 

bulamayan kaldı mı bilmiyorum ama urfa’nın adı şehrin mukadderatına uygun biçimde bir müzik makamında yaşıyor. bu makam cevabı içinde barındıran bir sarihlikle reha’ya ait anlamındaki rehavi. farabi’nin sabah ezanı için en uygun makam dediği, ibni sina’nın akıl hastalarının tedavisinde kullandığı, evliya çelebi’nin “ve bu deyrde hazret-i isâ zamanında erganûn ve nâkûsu bir güne makâm ile çaldıklarında ol makâma rehâvî dediler” diye sitayişle değindiği rehavi…

son sözü hemşehrim ve adaşım şair yusuf nabi’ye bırakayım:

“hâkümüz mevlididür hazret-i ibrâhimün / nâbiyâ râst makâmında rehâvîyüz biz”


#rehavi #urfa #reha #edessa 


22 Eylül 2024 Pazar


insan dünyaya, zaman denilen esrarengiz tünelden geçmek için verilmiş tek yön bir biletle geliyor. işi ilginç kılansa, bu yolculuğu an denilen bir kapsülün içine hapsolmuş şekilde tamamlamamız. mazi ya da ati bizim için varlığını bildiğimiz ancak dahil olma şansımız olmayan mefhumlar.

bu konu nereden icap etti diye soracak olursanız, çocuklarla geleceğe dönüş üçlemesini izledikten sonra hayretle ne kadar etkilediklerini fark ettim. dr. emmett brown, marty mcfly ve sair karakterler epeyi süre oyunlarına konuk oldu. gece yatmadan önce gelen sorular da haftalarca zaman makineliydi.

yaş problemi gibi olacak ama ikisinin yaşları toplamı benim yaşımın yarısı etmese de zaman yolculuğuna bu denli ilgi duymaları bana çok ilginç geldi. bir elin parmakları kadar yılda ne yaşadılar da mazi özlemi duyuyorlar ve mevcut çağı ne çabuk tükettiler de geleceğin merakına yenik düştüler.

kurgusal anlamda zaman yolculuğuna dair ilk eser wells tarafından yüz yirmi dokuz yıl önce yazılmış olsa da ilahi metinler ve kadim anlatılar hep zaman çizelgesinde serbest dolaşmayı merkeze alan kıssalarla dolu. demek ki anda kalmanın sınırlayacağına tepki olarak türümüz zamanı mağlup etmeyi var oluşundan beri düşlüyor.

insanoğlu zaman karşısında ilk galibiyetini mağara resimleri ile aldı. ardı sıra hiyeroglif ve yazıyla bu kısmi zaferini perçinledi. bir eser bırakarak, anın dışına taşmayı başaran insanoğlu zaman kalesinin surlarına şahi topu misali yüklenişini ise fotoğraf ve devamında sinema ile yaptı. anı dondurmayı başardıktan sonra, geleceği kurgusal da olsa inşa etmeye başladı.

beyaz perdede bu işi en iyi yapansa seksen beş ila doksan yılları arasındaki üçlemede delorean ile tüm dünyayı önce bin dokuz yüz elli beş yılına ardı sıra iki bin on beşe ve nihayet bin sekiz yüz seksen beşe götürüp sonra da zamanda serbest bırakan geleceğe dönüş serisiydi.

emmett brown ve marty mcfly’ın hikayesi öylesine bir çığır açtı ki zamanda yolculuğu bir anlamda gerçek kılmış oldu. nasıl mı? tabii ki yedi yaşında benim karnımda uçurduğu kelebekleri, iki bin yirmi dört yılında ülkü asya ve ali timur’un ve pek tabii yeryüzünün dört bir yanında milyonlarca diğer çocuğun karnında uçurmayı sürdürerek.


#backtofuture #zamanmakinesi #zamandayolculuk

6 Eylül 2024 Cuma


dönüp bakıyorum da yaş daha kırk ama ne çok sevdiğimize veda etmişiz, ismet abi gideli altı koca yıl olmuş… 

ardı sıra bunları yazmıştım…

orta sonda basketbola iyice merak salınca fanatik basket ile tanışmıştım. şimdiki gibi bilginin bir iki tık uzağında olmadığımız için basketbola dair her şeyi o gazeteden öğrenmiştim. türkiye’de basket gazetesi çıkaran don kişot ile de öylece tanışmıştım; ismet badem ile…

yıllarca her salı düzenli bir şekilde gazete bayiinin yolunu tuttum. ismet abinin fedakarlığına aynı fedakarlıkla karşılık vermeyi bir basketbolsever olarak borç bildim. üniversite’de ‘ben ismet badem’ adlı kitabını okurken, ismet abi, bilmem kaç bininci okulda söyleşi yapıyordu.

basket adam ismet badem, türkiye’de bu sporun yaygınlaşması için en çok çaba sarf eden insanların başında geldi. milli duygularının ne denli yüksek olduğuna takımlarımızın avrupa maçlarında hep birlikte tanıklık ettik. yorumculuğu bırakıp, hakeme itiraz ederek, ülkerspor’a kazandırdığı maç asla unutulmayacaktır.

yıllar geçti, aynı parkeye, haber peşinde iki meslektaş olarak çıktık. onu ilk kez basın tribününde gördüğümde büyük heyecan yaşamıştım. sonraki seferlerde de bu heyecan hiç azalmadı. onun yolunda bir basketbol muhabiri olmaktan gurur duydum. iş koşuşturmacasında hep hal-hatır sormak, saygı sunmakla yetindim.

fenerbahçe’nin ilk final four’unda aynı otelde kalınca uzun uzun sohbet etme imkanı bulmuştuk. fanatik basket ile ilgili anlattığım iki anı, ismet ağabeyi o kadar güldürdü ve mutlu etti ki, o görev sırasında ligtv ekibinden kimi görse, “yusuf anlat bak görsünler bizim gazetenin nelere kadir olduğunu” deyip, her anlatışımda da tekrar neşeleniyordu. bu resim işte o otelin lobisinde çekildi.

çocukluğumun kahramanlarından ismet ağabeyin fırtına gibi yaşamı altı yıl önce bugün bir trafik kazasıyla son buldu. basketbolun efsane ismi gitse de yüreklerdeki yeri hep var olacak…

5 Eylül 2024 Perşembe

 
annemi yedi yıl önce bugün, son kez gördüm, arkasında pek çok gizem bırakarak yumdu gözlerini. yedi yıl geçmesine rağmen çözemedim pek çok şeyi…

hala, her türlü kusuru görünmez kılan hoşgörüsünün kaynağı neydi bilemiyorum mesela. ya da hiç okula gitmemesine rağmen, bana anlattığı binbir gece masallarını, dede korkut hikayelerini ne zaman ezberlediğini de…

peki, yaşadığı coğrafyada bile artık kullanılmayan öztürkçe sözcükler, deyimler asya’nın içlerinden nasıl olup geldi onun ağzına? 

yine islamlığımızın üzerinden bin yılı aşkın süre geçmesine rağmen, bir kam ana gibi şifacılığı kimden öğrendi acaba? bir yanda  üzerlik yakar, kurşun dökerken, göğerden gök çadırlı hazretleri diye andığı yaratıcıyla ilişkisini sürdürüp diğer yanıyla ahmed rufai, abdülkadir geylani’yi nasıl benimsedi de mezcetti düşünce dünyasında? her hücresiyle nasıl inanmayı başardı şeksiz şüphesiz?

vatan olgusunu hangi kitabı okuyarak böylesine benimsedi. hangi doktrin ona katıksız bir türklük bilinci aşıladı da, pazarda türkçe konuşulmadığını gördüğü gün oturup ağladı yitip giden şehrine? 

ekonomi dersini nerede okudu bilmiyorum ama şahidim ki kıt kaynaklarla sofrasını hep açık tuttu sekiz çocuğun her ihtiyacını tastamam karşıladı, yetimi öksüzü gözetti.

belki kadim bilgilerin yazılı olduğu bir tılsımlı kitaba sahipti. gece el ayak çekilince oturup başına, kırklarla birlikte okurdu onu. ya da çok sevdiğim yeşilçam’da dendiği gibi benim annem bir melekti. kuvvetle muhtemeldir ki bizim biçare halimize acıyıp tanrı teala yolladı onu üstümüze. lakin çok dayanamadı da hasretine aldı yanına yedi yıl önce…

22 Ağustos 2024 Perşembe


“çağına fazla gelen, deha sahibi her ince ruhlu insan gibi; akif’in hayatının tek kelimelik özeti de yalnızlıktı. münzevi hayatının ilk safhasında, kalabalıklar içinde tek başına, ikinci döneminde ise kalabalıklardan uzak yalnız yaşadı ve öyle öldü…”

istiklal şairimizi anmak için yazdığım bir yazıya bu cümlelerle başlamıştım. murat bardakçı’nın kaleminden çıkan “makbule” isimi kitabı okurken aklıma sık sık bu tanım geldi.

bebek yaşta vefat eden kardeşleri ve erken kaybettiği ebeveynini göz önüne alırsak; makbule hanım, gazi mustafa kemal atatürk’ün hayattaki yegane yakın akrabasıydı. ancak gerek dönem şartlarında kadının içtimai rolü gerekse de makbule hanımın fıtraten saf yaradılışlı oluşu sebebiyle, biricik hemşiresi gazi’nin kalabalık içindeki yalnızlığına çare olamadı. bilakis büyük dâhinin hayattaki yüklerinden biri oldu demek acımazsızca olmaz kanımca.

makbule kitabı, muntazam tutulan dönem kayıtları ve murat bardakçı’nın titiz çalışması sayesinde harika bir referans eser olmuş. bardakçı, resmi dokümanlarla yetinmeyerek, özel arşivlerden, birebir görüşmelere ilave kaynaklarla kitabı zenginleştirmiş.

eser, makbule hanım’ın hayatını merkeze alsa da, atatürk’ün hususi yaşamına, aile ilişkilerine ve günlük hayat alışkanlıklarına dair pek çok kıymetli anekdot içeriyor. 

benim için hatıraların en ilgi çeken yanı, atatürk’ün sarkazmı ne denli sık kullandığına tanıklık etmek fırsatı oldu. tabiri caizse ortamı manipüle edip, sonra geri çekilerek bıyık altından gülüşle muhatapları izlemesi sanırım atatürk’ün kalabalıklar içindeki münzevi hayatının en önemli rengiydi. 

bu da aklıma bir başka yalnız adam atsız’ı getirdi ister istemez. rıza nur’un terekesinden çıkan havsala aletiyle, gelenlerin kafatasını ölçer gibi yapıp, türklükleri konusunda onları şüpheye düşüren ve reaksiyonlarını izleyen atsız beğ ile, makbule hanım’a restoranın içinde ateş ettirip, gözaltına alınmasını talep eden atatürk, dâhilerin yalnızlıkla başa çıkma yolunun aynı olduğunu hatırlattı.

“makbule” üzerine bir değil, bir dizi yazılsa bile kitabın hakkını vermeye yetmez. o yüzden içeriğe pek girmedim. meraklıları alıp okuyunca abartmadığımı anlayacaktır.


#makbule #makbuleatadan

10 Temmuz 2024 Çarşamba


seksen ihtilalini takip eden günlerde, cunta yönetimince türk halkının üzerine yabancı diziler boca edildi. o yapımlar arasında beyaz gölge, elli dört bölümle muadillerine nazaran ömrü kısa olsa da en çok iz bırakanlardan biri olmuştu. peki, türkiye’ye basketbolu sevdiren dizi olarak kayıtlara geçen beyaz gölge’ye biraz yalçın küçük kuruntuculuğuyla bakarsak ne görürüz?

afroamerikalı ve toplumla uyumlanmakta zorlanan bireylerden müteşekkil bir lise takımının başına ıslah edici olarak gelen koç revees, anarşi ortamını yok etmek için ülkenin başına gelen ve denge için bir sağdan bir soldan kara yağız gençleri asan kenan evren misali bir kurtarıcıdır. netekim evren’in meşum portresi her duvarda kendine yer bulmuşken, revees de “her zaman ve her yerde, adeta beyaz bir gölge gibi çocukların arkalarındadır”

beyaz gölge’nin dönüştürücü etkisiyle mahalle aralarında daha önce kahrolsun afişleri asılan ağaçların gövdelerine, telden yapılma derme çatma çemberler takılmaya başlanır. zaten darbe sonrası ilk yayına giren dizinin beyaz gölge olması tesadüf değildir. çünkü tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi evrenland’de de tahripkâr davranışlardan arınmış uslu bireyler yetişmesi için spor şarttır. 

koç revees, sorunlu bireylerden bir takım yaratırken türkiye de şef evren eliyle bir dönüşüm geçirmekteydi. mamak’tan, diyarbakır’a cezaevlerinde gençlerin gördüğü muamelenin sesini bastırmak ancak sporun ve eğlencenin dozunu artırmakla mümkündü. bu yüzden beyaz gölge ile başlayan furya, köle isaura, virginia, küçük hanım ve zenginler de ağlar… şeklinde devam etti.

neyse efendim. kemal tahir’in eserinden halit refiğ’in sinemaya uyarladığı yorgun savaşçı filminin sakıncalı bulunup kopyalarının dahi törenle yakıldığı ve tüm ülkenin bir koyu bir sansür tabakası altında olduğu dönemde beyaz gölge’nin ve ardıllarının kendine böyle rahat yer bulması belki de sadece basit bir tesadüftür ve tüm bu çıkarımlar benim hüsnükuruntumdur.

18 Haziran 2024 Salı

kendimi tanımlamak için, nüfus cüzdanı isim hanesinde yusuf yazan, savaş soy isimli aile bireyleriyle kan bağı olan dersem zekamdan şüphe edersiniz değil mi efendim. “şuna, yusuf savaş’ım demek varken niye böyle aptalca bir tanımlamaya ihtiyaç duydun?” diye haklı olarak sorarsınız. 

işte ben de türk dememek için türk’ün adını verdiği ve bin yıldır türkiye ismiyle maruf bu topraklar üzerinden “türkiyeli” garabetini kullanan birini görünce aynı şaşkınlığı yaşıyorum. türkiye malum türkün yaşadığı yer demek. türkiyeli de türkün yaşadığı yerli gibi salak bir paradoks.

aidiyet elbette bireysel bir seçim konusu olabilir lakin mensubiyet varlığımızla var olan bir netlik. bir türk aidiyet duymadığı kimliğini kullanmak istemeyebilir ama bu onun türklüğe mensubiyet bağını değiştirmez. hele hele bizim türklüğümüz üzerinde bir inkara gitmek sadece alıklıkla açıklanamaz. bu düpedüz nefret suçudur.

ben türklüğün tarihteki varlığıyla da, bugünkü medeniyeti ve kültürüyle de, mükemmel diliyle de hasılı türk’e ait her özellikle iftihar ediyorum. tanrı’ya beni türk yarattığı için müteşekkirim. aynı duyguları paylaşıp paylaşmamak sizin seçiminizdir ammavelakin türk’ü yok saymak yani türk dememek için türkiyeli demek kimsenin haddi değildir.

24 Mayıs 2024 Cuma


meşhur iranlı yönetmen abbas kiyarüstemi hastanede ölüm döşeğindeyken, solmaz neraghi bağlaması ve kadife sesiyle, büyük şair sadi şirazi’nin “bir ömür daha lazım, bu hayattan sonra / çünkü bu ömrümüz sadece umut etmekle geçti” mısralarının yer aldığı mahnıyı seslendirir. bu hüzünlü anların kaydı sosyal medyada önünüze düşmüştür mutlaka. denk gelmediyseniz de lütfen bulup izleyin…

giovanni drago, bu harika mısraları bilse, yorgun bedeni bir daha almayacağı o nihai soluğu verirken, bu dünyaya dair duyduğu son sesin nobahari olmasını isterdi. elbette, dino buzatti’nin ölümsüz eseri tatar çölü’ndeki subay drago’dan bahsediyorum. bastiani kalesi’nde gençliği solarken umutları taze kalan lakin beklediğine kavuşamadan ömrü tükenen subay drago.

buzatti, tatar çölü’nde giovanni drago’nun bekleyişini merkeze alarak bastiani kalesi’ndeki bir avuç askerin, çölden bir gün tatar baskını gelecek diye geçen ömrünü; ya da doğru bir deyişle yaşamı ummakla geçenlerin hikâyesini anlatıyor. italyan yazar, insanoğlunun hayatına anlam katma çabasının zaman karşısında yenilgiye uğramasının kaçınılmazlığını gaddarca yüzümüze vuruyor.

buzatti’nin anlatısı acımasız olduğu gibi kitabın kendini okuyucuya açışı en az kitap kadar insafsız. tatar çölü, hayatının baharında ömrü tükenmez bir hazine zanneden genç bir okuyucu için anlamlandırması zor bir metin. benim gibi hayatının iyimser tahminle ikinci yarısında zamana karşı yarışı kaybetmekte olduğunu anlamış okurlar içinse ancak pişmanlıkları derinleştiriyor. 

ve kitabın kapağını kapatırken istemsizce mırıldanıyorum: “bir ömür daha lazım, bu hayattan sonra / çünkü bu ömrümüz sadece umut etmekle geçti”


#ildesertodeitartari #tatarçölü #tartardesert #buzatti #dinobuzatti #sadişirazi #nobahari #solmazneragi #kitap #edebiyat #drawing #çizim #okudumbitti

23 Nisan 2024 Salı


mustafa çalışkan amca vefat etmiş. mekanı cennet olsun. seksen sonrası ülkücü teşkilatların ayağa kalkması için cansiperane mücadele eden isimsiz kahramanlardandı. ballı, nallı partilerde ikbal arandığı dönemde çileye talip olmak her babayiğidin harcı değildi. o dönem urfa’da milliyetçi hareket deyince akla gelen isimlerden üçü mustafa amca, halil öztop amca ve babamdı.

elbette pek çok kıymetli şahıslar vardı. bu üç ismi aynı parantez içine alma sebebim ise ülküdaşlıklarının yanında ömürleri boyunca kumaşla haşır neşir olmalarıydı.

bence, hekimler için söylenen “tıbbiyeden her şey çıkar, arada bir de doktor çıkar” sözü pek ala, kumaş erbabı için de kullanılabilir. emin olun bu kez mübalağa etmiyorum. yerel başlayayım genele geleceğim.

urfa’da milliyetçi camianın manifaturacı ve terzilerini söyledim zaten. ünü urfa sınırları dışına çıkan halk partili mustafa dişli amca da terzidir. hatta uzun yıllar terziler derneği başkanlığını yapmıştır. dişli amca’dan sonraki başkan numan tuğbay amca ise milli görüş hareketi içinde epeyi mesai yaptı. yine bir terzi mehmet yeşilnacar ise nurcuların en önde gelen isimlerindendi.

peki urfa’da durum böyleyken ulusal çapta durum farklı mı?

necip fazıl deyince hemen akla gelen nev’i şahsına münhasır münevver said çekmegil de tabii ki bir terzidir. yüksük ve iğne ile fikir üretmek sağ cenahla sınırlı değil. fatsa’nın belediye başkanı sosyalist hareketin mihenk taşlarından meşhur terzi fikri’yi bu listeye eklemeden olmaz. kürtçülerin de terzisi var tabii ki. sonraları eşi leyla zana ondan şöhretli olsa da mehdi zana’nın kariyeri terzilikten belediye başkanlığına gitmişti. türkiye için durum böyleyken dünya’da da pek farklı değil. fransa’da feminizm ve sosyalizm hareketlerinin erken dönemine damga vuran isimlerden jeanne deroin bir terziydi.

idris aleyhiselam’ın piri olduğu bu meslek nasıl olup da içtimai hareketlere yön verdi? bu başka bir yazı konusu olabilir. en iyisi şimdilik gülten akın’ın şiiriyle noktalamak

“terzinin hasıydı bizi teyelleyen/ tirşe denizlerden kurşun dağlara/ geçmiş gecelerden gelecek güne/ öyle özgür, öyle özgürlüğe sevdalı/ istese dağları eritirdi soluğuyla/ kıyamet dudağının iki ucundaydı/ mapusta öldü”

20 Nisan 2024 Cumartesi


vicdanlara ateş düşüren bir ölümdü sinan ateş’inki… gazi çocuğu, dava adamı, akademisyen, yazar, baba, eş, evlat gibi pek çok unvanı taşıyan sinan ateş, başkentte sokak ortasında güpegündüz katledildi. olayın adli yönü aydınlatılmayı beklerken, sinan ateş’in sevenleri onun hatırasını kelimeler döküp, sıcağı sıcağına bir kitapla ölümsüzleştirdi.

kitap, ateş’in akrabaları, öğrencileri, öğretmenleri, teşkilattan arkadaşlarının onunla ilgili yazdıklarının bir araya gelmesiyle vücut bulmuş. “sinan ateş yaşar hatıralarla” belki edebi yönü çok kuvvetli bir eser değil. lakin ateş’i tanıyanların ağzından anlatılanların duygu yoğunluğu eserin anlatımındaki eksikleri tahkim ediyor. okuyucu ateş’in yaşamına dair pek çok anekdotu bir arada bulma imkanı buluyor.

ateş’in ailesi, ömrü kitaplarla geçmesine yakışır biçimde, sinan ateş’in hatırasını bir kitapla yaşatmış ve hem bu cinayetin gündemden düşmesinin önüne geçmiş hem de tarihe not düşmüş. bu değerli çaba kitapseverler tarafından da ödüllendirildi. türkiye’nin en büyük kitap satış sitesi, kitapyurdu’nda yapılan oylamada eser, yılın en iyi hatıra kitabı ödülüne layık görüldü.

sinan ateş’in yaşamını merak edenler için iyi bir kaynak olan eserin hemen her sayfasında adalet beklentisi tekrar ediliyor ben de esere dair yazıyı bitirirken aynı temennilerde bulunayım. umuyorum ki bu vahşi cinayet en kısa sürede aydınlanır. zira doğruların ortaya çıkması hem ateş’in ruhunun ızdırabını dindirecek hem de bu cinayeti fırsat bilip nifak tohumları ekenlerin önüne set çekecektir.

#sinanateş #sinanateşyaşarhatıralarla

16 Nisan 2024 Salı


vatkalı ceketler, oksijenli suyla sarartılmış saçlar, gün aşırı piyasaya çıkan yeni popçular, kuponla dağıtılan envaı çeşit eşya, mahallenin muhtarları ve bizimkiler, galatasaray’ın avrupa’yı dize getirmesi, tetrisler, atari salonları… şeklinde uzatılabilecek bir liste doksanlar deyince bir çırpıda aklıma gelenler…

doksanlara dair kötü hatıra mı? tabii ki var: arap bacı ile kardeşi. boş yere anımsamaya çalışmayın. bir televizyon dizisi yahut romandan bahsetmiyorum. halamların evinin girişindeki duvarda asılı iki  heykelcikti onlar. tabii, böyle deyince masum iki obje gibi gelmesin size.

hayvan mezarlığı, elm sokağı kabusu hatta sadettin teksoy değil de bu ikisi benim çocukluğumun kabusuydu. halamlara her gidişimde kapının açılmasıyla bu iki heykelcikle göz göze gelirdim. 

annemin anlattığı bir dudağı yerde bir dudağı gökteki dev karılarının başrolde olduğu masalların etkisi midir bilmem, arap kardeşler halamın bir boşluğuna denk getirip duvardan indikleri gibi beni yanlarına katacak ve uçan halılarıyla çöle götürecekler gibi gelirdi. gündüz korktuğum kafi değilmiş gibi gece de gözlerimi kapamamla birlikte arap kardeşler kovalar ben kaçardım.

bir gün yine aynı korkularla halamlara gittim. lakin kapının aralanması ile birlikte arapların yerinde olmadığını gördüm. devamı ağzım kulaklarımda geçen ziyaretimin sonunda halam bana bir de “al bu benden hediye”deyip, elime ayakkabı kutusunu tutuşturdu. arap kardeşler gitmekle kalmamış. bahtım da açılmıştı.

apartmandan çıkar çıkmaz yeni esemsporlarımı görmek için hemen kutuyu açtım. ama ne göreyim, içinde ayakkabı yerine buruşmuş gazete sayfaları vardı. hani halam benim gibi gayriciddi biri olsa kötü bir espriyle karşı karşıyayım diyecektim.

elimle kutuyu şöyle bir yokladım ve gördüm ki benim arap kardeşler gazeteye sarılı biçimde elimde duruyordu. evvela bir irkilsem de uzun sürmedi. duvardan inince bütün güçlerini kaybetmiş gibi elimde sadece porselenden yapılma iki minik heykelcik vardı. hatta zamanla sevdim ve oyunlarımıza bile girdi bu ikisi.

halam sonraları söyledi. ben her geldiğimde arap kardeşlerden gözümü alamayınca o da çok seviyorum diye düşünüp bana hediye etmeye karar vermiş :)

#doksanlar #arapbacı

6 Nisan 2024 Cumartesi


ninja kaplumbağalar var her gün televizyonda. en sevdiğim kaplumbağa mikelanjelo. ançüezli pizza yiyor. ançüez ne bilmiyorum. bizim ana beslenme maddeleri balcan, isot, frenk. ama mikelanjelo başta olmak üzere ninja kaplumbağaların resimlerini çok güzel çiziyorum. tuvalim yok. kışın soğuk geçirmesin diye halının altına serilen buzdolabı kutularını kullanıyorum.

aşağıda top oynarken ninja kaplumbağaları kaçıracağım diye ödüm patlıyor. ablama sıkı sıkı tembihliyorum. başlayınca balkondan seslen bana, diye. demesine diyorum ama aklımdan hiç çıkmadığı için onun seslenmesine mahal vermeden tam vaktinde evde oluyorum her seferinde.

merdivenleri koşar adım çıkarken beşinci katta mutlaka duruyorum. on numaradan bir ud sesi geliyor her seferinde. ibrahim amca ud çalıyor. daha doğrusu çalmak değil onunki. sanki ruhundan üflemiş uda, sonra da canlanan çalgı ile oturmuş hasbihal ediyor dersiniz, iki dakika kulak verseniz. sadece ud değil. ibrahim amcanın mevlevi kardeşi mercan amca da var. ev ud, bendir, ney… bilumum yürek yakan alet dolu…

o gün de tam saatinde ninja kaplumbağalar için evdeyim. annemler damda isot çıkarıyor. kazınan karnım için dolabı açıyorum. pespembe drajeler çarpıyor gözüme. bir tane atıyorum ağzıma. emiyorum biraz lakin tadı tipi kadar güzel değil. yine de art arda birkaç tane yutuveriyorum. 

çok geçmeden ninja kaplumbağaların ortasına doğru gözlerim kapanıyor. başka zaman olsa fark edilmez ama damdan inen ablam hayra yormuyor. mikalenjelo maceradan maceraya koşarken uyumamı…

beş dakika içinde teyakkuz haline geçiyor bütün ev. annem koşup reşide teyzeye rica ediyor. yusuf ölüyor, ibrahim beğ hastaneye yetiştirsin diye. ibrahim amca udunu bırakıp sarı mersedesiyle beni acile götürüyor. midem yıkanıyor. annemin ilaçlarını direkt yuttuğum için kana karışmamış. evvel allah sonra ibrahim amca sayesinde yedi yaşın sonrasını da görmek nasip oluyor.

yıllar geçiyor ben mikalenjelo ile değil ama yakın dostu eprıl ile meslektaş oluyorum. ibrahim amcanın kapı arkasından dinlediğim ezgileri ise eprıl’dan da mikalenjelo’dan da ünlü oluyor: “kınıfır bed renk olur, aşka düşen deng olur…”

#ibrahimözkan #teenagemutantninjaturtles #ninjakaplumbağalar #drawing

29 Mart 2024 Cuma

doksan altı yazı, gazeteler her zamanki işgüzarlıklarıyla, ülkeye yıldız yağdırıyor. yazarken gül gül öldüklerini düşündüğüm haberlerde kimler yok ki. düşünsenize hagi bile yazıyor adamlar. çok değil iki yıl önce, abd’deki dünya kupası’nda aklımızı başımızdan alan gheorge hagi; namı diğer karpatların maradonası.

bir mucize gerçekleşiyor ve rumen yıldız barcelona’dan gelip, imzayı atıyor. ertesi gün gazetede faruk süren ile ergun gürsoy’un arasında hagi’nin en az onlarınki kadar kötü bir takım elbise ile fotoğrafını gördüğümde bile inanamıyorum.

şans bu ya, o zamana kadar en azından bir kısmı açık kanaldaki maçlar, cine beş tarafından şifreye geçiriliyor. bir de hagi ilk çıktığı vansspor maçında iki gol birden atmasın mı…

cimbom ikinci haftada da trabzonspor ile oynuyor. ben dükkanda kurdeşen döküyorum. 

pasajımızın altındaki altmış üç bilardoda cine beş yayını var. ama efes’in tombul şişelerinin ve merit royal’ı aratmayan bir kumar döngüsünün olduğu bu mekana girmek için, on üç yaşındaki benim, babamdan izin almam hagi’nin transferinden bile sürreal bir vaka…

daha fazla dayanamayıp sürahiyi kapıyorum, “baba ben bi su getireyim” deyip cevabı beklemeden çıkıyorum. salondaki su sebiline sürahiyi koyup, televizyonu kolluyorum. maçta on yedi dakika geride kalmış. çok geçmeden galatasaray serbest vuruş kazanıyor. topun başında da hagi var. rumen yıldız hafif gerilip, otuz altı numara ayağıyla topu doksana lamba gibi asıyor.

bütün gücümle bağırıyorum, “gooooool”

maçın heyecanından beni görmemiş olanlar bu vesileyle fark ediyor hemen. on sekiz yaşından küçüklerin girmesi yasak malum mekanda… salonun sahibi paşa amcanın öfkeli bakışı karşısında ezilirken, bir terliğin suya basışını ve ensemdeki şaplağın sesini senkronize bir şekilde duyuyorum.

paşa amcanın oğlu kaya abi, ayakları ıslak, “oğlum ne yapıysan, her yeri su etmişsen” diyor.

öylelikle fark ediyorum, muhtemelen sürahinin daha serbest vuruş kazanılmadan dolduğunu ve devamında akan su ile salonun zemininde ufak çaplı bir göl oluştuğunu…

acı olansa ne şamarı yiyen ben, ne de kaya abinin hagi’yi kıskandıran vuruşunu izleyen salon ahalisi bu müthiş golün tekrarını görebiliyoruz...


#hagi #gheorgehagi


 

17 Mart 2024 Pazar

mevlevi mi komünist mi? faşist mi hümanist mi? hasan âli yücel yakın tarihin pek çok siması gibi bu yaftaların hepsinin birden yapıştırıldığı bir figür. osmanlı’nın yıkılışına, yeni devletin kuruluşuna, cumhuriyet aydınlanmasına, tek parti devrine, demokrasiye geçiş sancılarına kısaca türk tarihinin en iniş çıkışlı dönemine denk gelen hayatı ve bu süreçlerin hemen hepsinde rol alması sebebiyle hasan âli yücel’in hem sevgi hem nefret objesi olması anlaşılabilir bir durum.

benim kişisel tarihim açısından, yücel adını ilk kez duyuşum, atsız’ın açık mektupları ve devamındaki kırk dört yargılamaları vesilesiyledir. ardından serdengeçti’nin mahkûmiyetine sebep verecek “yüksek makamın, alçak vekiline” mektubuyla zihnimdeki hasan âli yücel imajının ilk taşlarının nasıl döşendiğini az çok tahmin edebilirsiniz. lakin hakkında bilgi sahibi oldukça, kırk dört yargılamalarındaki payını hiç affetmesem de âli yücel’in bu denli tek yönlü bir değerlendirmeyi hak etmediğini fark ettim.

bu saikle iş kültür yayınları’nın uzun süredir kesintiye uğrayan nehir söyleşi serisinden arda kukul’un gülümser yücel sohbetinden doğan ‘babam hasan âli yücel’ kitabının çıktığını görünce hiç düşünmeden aldım. eser gerçekten hasan âli yücel hakkında etraflı bir portre sunuyor okuyucuya. üstelik ikincil kaynaklar yerine direkt evinin içinden, kızının ağzından. bu durum beraberinde hiçbir yerde bulunmayacak bilgileri getirirken bir yandan da kuşkusuz oto sansüre sebebiyet veriyor.

ancak hakkını teslim etmek gerekiyor. gülümser yücel’in berrak hafızası ve anlatımındaki duruluk her sayfada hayranlık uyandırıyor. bir büyük tebrik de arda kukul’a. bir söyleşiye nasıl hazırlanır, muhatapla mesafe nasıl olmalıdır, doğru soru nasıl sorulur gibi konularda ders kitabı olarak okunabilecek bir eser meydana getirmiş. öyle ki gülümser hanım’ın anımsayamadığı yerlerde devreye giren kukul, konuya hakimiyetini her satırda okura hissettiriyor.

bu eser benim için yeni bir yol haritasının başlangıç noktası da oldu. erken cumhuriyet dönemi, köy enstitülüleri, çeviri faaliyetleri, mevlevilik, tek parti dönemi… hakkında yeni okumalara kapı açan bu kitabı ilgililerin baskısı tükenmeden edinmesinde fayda var…

son bir not da magazinseverlere… hasan âli yücel, fuad köprülü ve çocuk yuvası sahibi samiha hanım arasındaki aşk üçgenine dair de ipuçları kitapta okurları bekliyor… 

10 Mart 2024 Pazar


merhaba sevgili günlük (sana böyle seslenebilirim değil mi? filmlerde hep böyle diyorlar çünkü) bugün yedi temmuz, bin dokuz yüz doksan. hep küçük harfle dolduracağım seni. emire öğretmen görse çok kızardı ama okulun açılmasına daha var. yengem, verdi seni bana. adana’dan getirmiş. sadece seni değil, bütün çocuklarını ve yeğeni ile kardeşini de getirdi. bugün hep beraber emine halamların bağına gittik. (adana’dan gelen kuzenlerim buna piknik diyor.)

harika bir gün geçirdim. o kadar çok güldük ki, akşam karnım ağrıdı. (annem bana inanmadı, bağda yediğim incirlerden olduğunu söyleyip durdu.) turgut, mahmut, mustafa ve ben yaşıt sayılırız. mustafa ile ben urfa’da yaşıyoruz. kuzenim turgut ve kuzeni mahmut ise adana’da. gün boyu çok komik şeyler yaşadık. bazen bizim bir kelimemiz onları yere sermeye yetti bazen de biz adana şivesine güldük.

ali amcamın toros’unda gün boyu, hülya ablanın adana’dan getirdiği sezen aksu kaseti dönüp durdu. ablamlar, halamın ve amcamın kızları duygusal şarkılarda dalıp gitti. büyükler bağda gezerken, bir ara sigara da içtiler ama tabii ki bunu sadece sana söyledim. biz çocuklarsa şinanay çıktığında top oynamayı bırakıp eşlik ettik her defasında. topum sarı kırmızı. galatasaray sezonu dördüncü tamamladı. turgutlar, üzülme, adana demirspor da küme düştü, dedi.

yarın akşam dünya kupası finali var. arjantin ile almanya oynayacak. bence maradona en az üç gol atar, dedim. mahmut ile turgut almanya kazanır diyor. çok acayip, maradona yenilmez ki. amcamın kızları da almanya’yı tutuyor. klinsman çok yakışıklıymış. urfa’da kızlar futbol sevmiyor. o yüzden şaşırdım. aslında adana çok uzak değil ama pek çok fark var aramızda. neyse, iyi ki geldiler, okul açılınca anlatacak çok şeyim olacak. 

turgut ve mahmut, mustafa ile beni adana’ya davet etti. atarileri varmış evde. oynarız diyorlar. yedi yaşında olmasam kesin giderdim. çok merak ettim adana’yı. adidas ayakkabıları var mahmut’un, maradona gibi. orada mağazası var dedi. akşam halamlarda kalacaklar. yarın finali birlikte izleyeceğiz. annem lahmacun yapalım dedi. umarım karnımın ağrısı geçer. şimdi uyumalıyım. balkonun ışığını kapatacak annem. yedi yaşında olmak çok zor. evde kararları hep başkası veriyor.

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...