10 Temmuz 2024 Çarşamba


seksen ihtilalini takip eden günlerde, cunta yönetimince türk halkının üzerine yabancı diziler boca edildi. o yapımlar arasında beyaz gölge, elli dört bölümle muadillerine nazaran ömrü kısa olsa da en çok iz bırakanlardan biri olmuştu. peki, türkiye’ye basketbolu sevdiren dizi olarak kayıtlara geçen beyaz gölge’ye biraz yalçın küçük kuruntuculuğuyla bakarsak ne görürüz?

afroamerikalı ve toplumla uyumlanmakta zorlanan bireylerden müteşekkil bir lise takımının başına ıslah edici olarak gelen koç revees, anarşi ortamını yok etmek için ülkenin başına gelen ve denge için bir sağdan bir soldan kara yağız gençleri asan kenan evren misali bir kurtarıcıdır. netekim evren’in meşum portresi her duvarda kendine yer bulmuşken, revees de “her zaman ve her yerde, adeta beyaz bir gölge gibi çocukların arkalarındadır”

beyaz gölge’nin dönüştürücü etkisiyle mahalle aralarında daha önce kahrolsun afişleri asılan ağaçların gövdelerine, telden yapılma derme çatma çemberler takılmaya başlanır. zaten darbe sonrası ilk yayına giren dizinin beyaz gölge olması tesadüf değildir. çünkü tüm totaliter rejimlerde olduğu gibi evrenland’de de tahripkâr davranışlardan arınmış uslu bireyler yetişmesi için spor şarttır. 

koç revees, sorunlu bireylerden bir takım yaratırken türkiye de şef evren eliyle bir dönüşüm geçirmekteydi. mamak’tan, diyarbakır’a cezaevlerinde gençlerin gördüğü muamelenin sesini bastırmak ancak sporun ve eğlencenin dozunu artırmakla mümkündü. bu yüzden beyaz gölge ile başlayan furya, köle isaura, virginia, küçük hanım ve zenginler de ağlar… şeklinde devam etti.

neyse efendim. kemal tahir’in eserinden halit refiğ’in sinemaya uyarladığı yorgun savaşçı filminin sakıncalı bulunup kopyalarının dahi törenle yakıldığı ve tüm ülkenin bir koyu bir sansür tabakası altında olduğu dönemde beyaz gölge’nin ve ardıllarının kendine böyle rahat yer bulması belki de sadece basit bir tesadüftür ve tüm bu çıkarımlar benim hüsnükuruntumdur.

18 Haziran 2024 Salı

kendimi tanımlamak için, nüfus cüzdanı isim hanesinde yusuf yazan, savaş soy isimli aile bireyleriyle kan bağı olan dersem zekamdan şüphe edersiniz değil mi efendim. “şuna, yusuf savaş’ım demek varken niye böyle aptalca bir tanımlamaya ihtiyaç duydun?” diye haklı olarak sorarsınız. 

işte ben de türk dememek için türk’ün adını verdiği ve bin yıldır türkiye ismiyle maruf bu topraklar üzerinden “türkiyeli” garabetini kullanan birini görünce aynı şaşkınlığı yaşıyorum. türkiye malum türkün yaşadığı yer demek. türkiyeli de türkün yaşadığı yerli gibi salak bir paradoks.

aidiyet elbette bireysel bir seçim konusu olabilir lakin mensubiyet varlığımızla var olan bir netlik. bir türk aidiyet duymadığı kimliğini kullanmak istemeyebilir ama bu onun türklüğe mensubiyet bağını değiştirmez. hele hele bizim türklüğümüz üzerinde bir inkara gitmek sadece alıklıkla açıklanamaz. bu düpedüz nefret suçudur.

ben türklüğün tarihteki varlığıyla da, bugünkü medeniyeti ve kültürüyle de, mükemmel diliyle de hasılı türk’e ait her özellikle iftihar ediyorum. tanrı’ya beni türk yarattığı için müteşekkirim. aynı duyguları paylaşıp paylaşmamak sizin seçiminizdir ammavelakin türk’ü yok saymak yani türk dememek için türkiyeli demek kimsenin haddi değildir.

24 Mayıs 2024 Cuma


meşhur iranlı yönetmen abbas kiyarüstemi hastanede ölüm döşeğindeyken, solmaz neraghi bağlaması ve kadife sesiyle, büyük şair sadi şirazi’nin “bir ömür daha lazım, bu hayattan sonra / çünkü bu ömrümüz sadece umut etmekle geçti” mısralarının yer aldığı mahnıyı seslendirir. bu hüzünlü anların kaydı sosyal medyada önünüze düşmüştür mutlaka. denk gelmediyseniz de lütfen bulup izleyin…

giovanni drago, bu harika mısraları bilse, yorgun bedeni bir daha almayacağı o nihai soluğu verirken, bu dünyaya dair duyduğu son sesin nobahari olmasını isterdi. elbette, dino buzatti’nin ölümsüz eseri tatar çölü’ndeki subay drago’dan bahsediyorum. bastiani kalesi’nde gençliği solarken umutları taze kalan lakin beklediğine kavuşamadan ömrü tükenen subay drago.

buzatti, tatar çölü’nde giovanni drago’nun bekleyişini merkeze alarak bastiani kalesi’ndeki bir avuç askerin, çölden bir gün tatar baskını gelecek diye geçen ömrünü; ya da doğru bir deyişle yaşamı ummakla geçenlerin hikâyesini anlatıyor. italyan yazar, insanoğlunun hayatına anlam katma çabasının zaman karşısında yenilgiye uğramasının kaçınılmazlığını gaddarca yüzümüze vuruyor.

buzatti’nin anlatısı acımasız olduğu gibi kitabın kendini okuyucuya açışı en az kitap kadar insafsız. tatar çölü, hayatının baharında ömrü tükenmez bir hazine zanneden genç bir okuyucu için anlamlandırması zor bir metin. benim gibi hayatının iyimser tahminle ikinci yarısında zamana karşı yarışı kaybetmekte olduğunu anlamış okurlar içinse ancak pişmanlıkları derinleştiriyor. 

ve kitabın kapağını kapatırken istemsizce mırıldanıyorum: “bir ömür daha lazım, bu hayattan sonra / çünkü bu ömrümüz sadece umut etmekle geçti”


#ildesertodeitartari #tatarçölü #tartardesert #buzatti #dinobuzatti #sadişirazi #nobahari #solmazneragi #kitap #edebiyat #drawing #çizim #okudumbitti

23 Nisan 2024 Salı


mustafa çalışkan amca vefat etmiş. mekanı cennet olsun. seksen sonrası ülkücü teşkilatların ayağa kalkması için cansiperane mücadele eden isimsiz kahramanlardandı. ballı, nallı partilerde ikbal arandığı dönemde çileye talip olmak her babayiğidin harcı değildi. o dönem urfa’da milliyetçi hareket deyince akla gelen isimlerden üçü mustafa amca, halil öztop amca ve babamdı.

elbette pek çok kıymetli şahıslar vardı. bu üç ismi aynı parantez içine alma sebebim ise ülküdaşlıklarının yanında ömürleri boyunca kumaşla haşır neşir olmalarıydı.

bence, hekimler için söylenen “tıbbiyeden her şey çıkar, arada bir de doktor çıkar” sözü pek ala, kumaş erbabı için de kullanılabilir. emin olun bu kez mübalağa etmiyorum. yerel başlayayım genele geleceğim.

urfa’da milliyetçi camianın manifaturacı ve terzilerini söyledim zaten. ünü urfa sınırları dışına çıkan halk partili mustafa dişli amca da terzidir. hatta uzun yıllar terziler derneği başkanlığını yapmıştır. dişli amca’dan sonraki başkan numan tuğbay amca ise milli görüş hareketi içinde epeyi mesai yaptı. yine bir terzi mehmet yeşilnacar ise nurcuların en önde gelen isimlerindendi.

peki urfa’da durum böyleyken ulusal çapta durum farklı mı?

necip fazıl deyince hemen akla gelen nev’i şahsına münhasır münevver said çekmegil de tabii ki bir terzidir. yüksük ve iğne ile fikir üretmek sağ cenahla sınırlı değil. fatsa’nın belediye başkanı sosyalist hareketin mihenk taşlarından meşhur terzi fikri’yi bu listeye eklemeden olmaz. kürtçülerin de terzisi var tabii ki. sonraları eşi leyla zana ondan şöhretli olsa da mehdi zana’nın kariyeri terzilikten belediye başkanlığına gitmişti. türkiye için durum böyleyken dünya’da da pek farklı değil. fransa’da feminizm ve sosyalizm hareketlerinin erken dönemine damga vuran isimlerden jeanne deroin bir terziydi.

idris aleyhiselam’ın piri olduğu bu meslek nasıl olup da içtimai hareketlere yön verdi? bu başka bir yazı konusu olabilir. en iyisi şimdilik gülten akın’ın şiiriyle noktalamak

“terzinin hasıydı bizi teyelleyen/ tirşe denizlerden kurşun dağlara/ geçmiş gecelerden gelecek güne/ öyle özgür, öyle özgürlüğe sevdalı/ istese dağları eritirdi soluğuyla/ kıyamet dudağının iki ucundaydı/ mapusta öldü”

20 Nisan 2024 Cumartesi


vicdanlara ateş düşüren bir ölümdü sinan ateş’inki… gazi çocuğu, dava adamı, akademisyen, yazar, baba, eş, evlat gibi pek çok unvanı taşıyan sinan ateş, başkentte sokak ortasında güpegündüz katledildi. olayın adli yönü aydınlatılmayı beklerken, sinan ateş’in sevenleri onun hatırasını kelimeler döküp, sıcağı sıcağına bir kitapla ölümsüzleştirdi.

kitap, ateş’in akrabaları, öğrencileri, öğretmenleri, teşkilattan arkadaşlarının onunla ilgili yazdıklarının bir araya gelmesiyle vücut bulmuş. “sinan ateş yaşar hatıralarla” belki edebi yönü çok kuvvetli bir eser değil. lakin ateş’i tanıyanların ağzından anlatılanların duygu yoğunluğu eserin anlatımındaki eksikleri tahkim ediyor. okuyucu ateş’in yaşamına dair pek çok anekdotu bir arada bulma imkanı buluyor.

ateş’in ailesi, ömrü kitaplarla geçmesine yakışır biçimde, sinan ateş’in hatırasını bir kitapla yaşatmış ve hem bu cinayetin gündemden düşmesinin önüne geçmiş hem de tarihe not düşmüş. bu değerli çaba kitapseverler tarafından da ödüllendirildi. türkiye’nin en büyük kitap satış sitesi, kitapyurdu’nda yapılan oylamada eser, yılın en iyi hatıra kitabı ödülüne layık görüldü.

sinan ateş’in yaşamını merak edenler için iyi bir kaynak olan eserin hemen her sayfasında adalet beklentisi tekrar ediliyor ben de esere dair yazıyı bitirirken aynı temennilerde bulunayım. umuyorum ki bu vahşi cinayet en kısa sürede aydınlanır. zira doğruların ortaya çıkması hem ateş’in ruhunun ızdırabını dindirecek hem de bu cinayeti fırsat bilip nifak tohumları ekenlerin önüne set çekecektir.

#sinanateş #sinanateşyaşarhatıralarla

16 Nisan 2024 Salı


vatkalı ceketler, oksijenli suyla sarartılmış saçlar, gün aşırı piyasaya çıkan yeni popçular, kuponla dağıtılan envaı çeşit eşya, mahallenin muhtarları ve bizimkiler, galatasaray’ın avrupa’yı dize getirmesi, tetrisler, atari salonları… şeklinde uzatılabilecek bir liste doksanlar deyince bir çırpıda aklıma gelenler…

doksanlara dair kötü hatıra mı? tabii ki var: arap bacı ile kardeşi. boş yere anımsamaya çalışmayın. bir televizyon dizisi yahut romandan bahsetmiyorum. halamların evinin girişindeki duvarda asılı iki  heykelcikti onlar. tabii, böyle deyince masum iki obje gibi gelmesin size.

hayvan mezarlığı, elm sokağı kabusu hatta sadettin teksoy değil de bu ikisi benim çocukluğumun kabusuydu. halamlara her gidişimde kapının açılmasıyla bu iki heykelcikle göz göze gelirdim. 

annemin anlattığı bir dudağı yerde bir dudağı gökteki dev karılarının başrolde olduğu masalların etkisi midir bilmem, arap kardeşler halamın bir boşluğuna denk getirip duvardan indikleri gibi beni yanlarına katacak ve uçan halılarıyla çöle götürecekler gibi gelirdi. gündüz korktuğum kafi değilmiş gibi gece de gözlerimi kapamamla birlikte arap kardeşler kovalar ben kaçardım.

bir gün yine aynı korkularla halamlara gittim. lakin kapının aralanması ile birlikte arapların yerinde olmadığını gördüm. devamı ağzım kulaklarımda geçen ziyaretimin sonunda halam bana bir de “al bu benden hediye”deyip, elime ayakkabı kutusunu tutuşturdu. arap kardeşler gitmekle kalmamış. bahtım da açılmıştı.

apartmandan çıkar çıkmaz yeni esemsporlarımı görmek için hemen kutuyu açtım. ama ne göreyim, içinde ayakkabı yerine buruşmuş gazete sayfaları vardı. hani halam benim gibi gayriciddi biri olsa kötü bir espriyle karşı karşıyayım diyecektim.

elimle kutuyu şöyle bir yokladım ve gördüm ki benim arap kardeşler gazeteye sarılı biçimde elimde duruyordu. evvela bir irkilsem de uzun sürmedi. duvardan inince bütün güçlerini kaybetmiş gibi elimde sadece porselenden yapılma iki minik heykelcik vardı. hatta zamanla sevdim ve oyunlarımıza bile girdi bu ikisi.

halam sonraları söyledi. ben her geldiğimde arap kardeşlerden gözümü alamayınca o da çok seviyorum diye düşünüp bana hediye etmeye karar vermiş :)

#doksanlar #arapbacı

6 Nisan 2024 Cumartesi


ninja kaplumbağalar var her gün televizyonda. en sevdiğim kaplumbağa mikelanjelo. ançüezli pizza yiyor. ançüez ne bilmiyorum. bizim ana beslenme maddeleri balcan, isot, frenk. ama mikelanjelo başta olmak üzere ninja kaplumbağaların resimlerini çok güzel çiziyorum. tuvalim yok. kışın soğuk geçirmesin diye halının altına serilen buzdolabı kutularını kullanıyorum.

aşağıda top oynarken ninja kaplumbağaları kaçıracağım diye ödüm patlıyor. ablama sıkı sıkı tembihliyorum. başlayınca balkondan seslen bana, diye. demesine diyorum ama aklımdan hiç çıkmadığı için onun seslenmesine mahal vermeden tam vaktinde evde oluyorum her seferinde.

merdivenleri koşar adım çıkarken beşinci katta mutlaka duruyorum. on numaradan bir ud sesi geliyor her seferinde. ibrahim amca ud çalıyor. daha doğrusu çalmak değil onunki. sanki ruhundan üflemiş uda, sonra da canlanan çalgı ile oturmuş hasbihal ediyor dersiniz, iki dakika kulak verseniz. sadece ud değil. ibrahim amcanın mevlevi kardeşi mercan amca da var. ev ud, bendir, ney… bilumum yürek yakan alet dolu…

o gün de tam saatinde ninja kaplumbağalar için evdeyim. annemler damda isot çıkarıyor. kazınan karnım için dolabı açıyorum. pespembe drajeler çarpıyor gözüme. bir tane atıyorum ağzıma. emiyorum biraz lakin tadı tipi kadar güzel değil. yine de art arda birkaç tane yutuveriyorum. 

çok geçmeden ninja kaplumbağaların ortasına doğru gözlerim kapanıyor. başka zaman olsa fark edilmez ama damdan inen ablam hayra yormuyor. mikalenjelo maceradan maceraya koşarken uyumamı…

beş dakika içinde teyakkuz haline geçiyor bütün ev. annem koşup reşide teyzeye rica ediyor. yusuf ölüyor, ibrahim beğ hastaneye yetiştirsin diye. ibrahim amca udunu bırakıp sarı mersedesiyle beni acile götürüyor. midem yıkanıyor. annemin ilaçlarını direkt yuttuğum için kana karışmamış. evvel allah sonra ibrahim amca sayesinde yedi yaşın sonrasını da görmek nasip oluyor.

yıllar geçiyor ben mikalenjelo ile değil ama yakın dostu eprıl ile meslektaş oluyorum. ibrahim amcanın kapı arkasından dinlediğim ezgileri ise eprıl’dan da mikalenjelo’dan da ünlü oluyor: “kınıfır bed renk olur, aşka düşen deng olur…”

#ibrahimözkan #teenagemutantninjaturtles #ninjakaplumbağalar #drawing

29 Mart 2024 Cuma

doksan altı yazı, gazeteler her zamanki işgüzarlıklarıyla, ülkeye yıldız yağdırıyor. yazarken gül gül öldüklerini düşündüğüm haberlerde kimler yok ki. düşünsenize hagi bile yazıyor adamlar. çok değil iki yıl önce, abd’deki dünya kupası’nda aklımızı başımızdan alan gheorge hagi; namı diğer karpatların maradonası.

bir mucize gerçekleşiyor ve rumen yıldız barcelona’dan gelip, imzayı atıyor. ertesi gün gazetede faruk süren ile ergun gürsoy’un arasında hagi’nin en az onlarınki kadar kötü bir takım elbise ile fotoğrafını gördüğümde bile inanamıyorum.

şans bu ya, o zamana kadar en azından bir kısmı açık kanaldaki maçlar, cine beş tarafından şifreye geçiriliyor. bir de hagi ilk çıktığı vansspor maçında iki gol birden atmasın mı…

cimbom ikinci haftada da trabzonspor ile oynuyor. ben dükkanda kurdeşen döküyorum. 

pasajımızın altındaki altmış üç bilardoda cine beş yayını var. ama efes’in tombul şişelerinin ve merit royal’ı aratmayan bir kumar döngüsünün olduğu bu mekana girmek için, on üç yaşındaki benim, babamdan izin almam hagi’nin transferinden bile sürreal bir vaka…

daha fazla dayanamayıp sürahiyi kapıyorum, “baba ben bi su getireyim” deyip cevabı beklemeden çıkıyorum. salondaki su sebiline sürahiyi koyup, televizyonu kolluyorum. maçta on yedi dakika geride kalmış. çok geçmeden galatasaray serbest vuruş kazanıyor. topun başında da hagi var. rumen yıldız hafif gerilip, otuz altı numara ayağıyla topu doksana lamba gibi asıyor.

bütün gücümle bağırıyorum, “gooooool”

maçın heyecanından beni görmemiş olanlar bu vesileyle fark ediyor hemen. on sekiz yaşından küçüklerin girmesi yasak malum mekanda… salonun sahibi paşa amcanın öfkeli bakışı karşısında ezilirken, bir terliğin suya basışını ve ensemdeki şaplağın sesini senkronize bir şekilde duyuyorum.

paşa amcanın oğlu kaya abi, ayakları ıslak, “oğlum ne yapıysan, her yeri su etmişsen” diyor.

öylelikle fark ediyorum, muhtemelen sürahinin daha serbest vuruş kazanılmadan dolduğunu ve devamında akan su ile salonun zemininde ufak çaplı bir göl oluştuğunu…

acı olansa ne şamarı yiyen ben, ne de kaya abinin hagi’yi kıskandıran vuruşunu izleyen salon ahalisi bu müthiş golün tekrarını görebiliyoruz...


#hagi #gheorgehagi


 

17 Mart 2024 Pazar

mevlevi mi komünist mi? faşist mi hümanist mi? hasan âli yücel yakın tarihin pek çok siması gibi bu yaftaların hepsinin birden yapıştırıldığı bir figür. osmanlı’nın yıkılışına, yeni devletin kuruluşuna, cumhuriyet aydınlanmasına, tek parti devrine, demokrasiye geçiş sancılarına kısaca türk tarihinin en iniş çıkışlı dönemine denk gelen hayatı ve bu süreçlerin hemen hepsinde rol alması sebebiyle hasan âli yücel’in hem sevgi hem nefret objesi olması anlaşılabilir bir durum.

benim kişisel tarihim açısından, yücel adını ilk kez duyuşum, atsız’ın açık mektupları ve devamındaki kırk dört yargılamaları vesilesiyledir. ardından serdengeçti’nin mahkûmiyetine sebep verecek “yüksek makamın, alçak vekiline” mektubuyla zihnimdeki hasan âli yücel imajının ilk taşlarının nasıl döşendiğini az çok tahmin edebilirsiniz. lakin hakkında bilgi sahibi oldukça, kırk dört yargılamalarındaki payını hiç affetmesem de âli yücel’in bu denli tek yönlü bir değerlendirmeyi hak etmediğini fark ettim.

bu saikle iş kültür yayınları’nın uzun süredir kesintiye uğrayan nehir söyleşi serisinden arda kukul’un gülümser yücel sohbetinden doğan ‘babam hasan âli yücel’ kitabının çıktığını görünce hiç düşünmeden aldım. eser gerçekten hasan âli yücel hakkında etraflı bir portre sunuyor okuyucuya. üstelik ikincil kaynaklar yerine direkt evinin içinden, kızının ağzından. bu durum beraberinde hiçbir yerde bulunmayacak bilgileri getirirken bir yandan da kuşkusuz oto sansüre sebebiyet veriyor.

ancak hakkını teslim etmek gerekiyor. gülümser yücel’in berrak hafızası ve anlatımındaki duruluk her sayfada hayranlık uyandırıyor. bir büyük tebrik de arda kukul’a. bir söyleşiye nasıl hazırlanır, muhatapla mesafe nasıl olmalıdır, doğru soru nasıl sorulur gibi konularda ders kitabı olarak okunabilecek bir eser meydana getirmiş. öyle ki gülümser hanım’ın anımsayamadığı yerlerde devreye giren kukul, konuya hakimiyetini her satırda okura hissettiriyor.

bu eser benim için yeni bir yol haritasının başlangıç noktası da oldu. erken cumhuriyet dönemi, köy enstitülüleri, çeviri faaliyetleri, mevlevilik, tek parti dönemi… hakkında yeni okumalara kapı açan bu kitabı ilgililerin baskısı tükenmeden edinmesinde fayda var…

son bir not da magazinseverlere… hasan âli yücel, fuad köprülü ve çocuk yuvası sahibi samiha hanım arasındaki aşk üçgenine dair de ipuçları kitapta okurları bekliyor… 

10 Mart 2024 Pazar


merhaba sevgili günlük (sana böyle seslenebilirim değil mi? filmlerde hep böyle diyorlar çünkü) bugün yedi temmuz, bin dokuz yüz doksan. hep küçük harfle dolduracağım seni. emire öğretmen görse çok kızardı ama okulun açılmasına daha var. yengem, verdi seni bana. adana’dan getirmiş. sadece seni değil, bütün çocuklarını ve yeğeni ile kardeşini de getirdi. bugün hep beraber emine halamların bağına gittik. (adana’dan gelen kuzenlerim buna piknik diyor.)

harika bir gün geçirdim. o kadar çok güldük ki, akşam karnım ağrıdı. (annem bana inanmadı, bağda yediğim incirlerden olduğunu söyleyip durdu.) turgut, mahmut, mustafa ve ben yaşıt sayılırız. mustafa ile ben urfa’da yaşıyoruz. kuzenim turgut ve kuzeni mahmut ise adana’da. gün boyu çok komik şeyler yaşadık. bazen bizim bir kelimemiz onları yere sermeye yetti bazen de biz adana şivesine güldük.

ali amcamın toros’unda gün boyu, hülya ablanın adana’dan getirdiği sezen aksu kaseti dönüp durdu. ablamlar, halamın ve amcamın kızları duygusal şarkılarda dalıp gitti. büyükler bağda gezerken, bir ara sigara da içtiler ama tabii ki bunu sadece sana söyledim. biz çocuklarsa şinanay çıktığında top oynamayı bırakıp eşlik ettik her defasında. topum sarı kırmızı. galatasaray sezonu dördüncü tamamladı. turgutlar, üzülme, adana demirspor da küme düştü, dedi.

yarın akşam dünya kupası finali var. arjantin ile almanya oynayacak. bence maradona en az üç gol atar, dedim. mahmut ile turgut almanya kazanır diyor. çok acayip, maradona yenilmez ki. amcamın kızları da almanya’yı tutuyor. klinsman çok yakışıklıymış. urfa’da kızlar futbol sevmiyor. o yüzden şaşırdım. aslında adana çok uzak değil ama pek çok fark var aramızda. neyse, iyi ki geldiler, okul açılınca anlatacak çok şeyim olacak. 

turgut ve mahmut, mustafa ile beni adana’ya davet etti. atarileri varmış evde. oynarız diyorlar. yedi yaşında olmasam kesin giderdim. çok merak ettim adana’yı. adidas ayakkabıları var mahmut’un, maradona gibi. orada mağazası var dedi. akşam halamlarda kalacaklar. yarın finali birlikte izleyeceğiz. annem lahmacun yapalım dedi. umarım karnımın ağrısı geçer. şimdi uyumalıyım. balkonun ışığını kapatacak annem. yedi yaşında olmak çok zor. evde kararları hep başkası veriyor.

6 Mart 2024 Çarşamba


mahir ünsal eriş heyecanla takip ettiğim bir yazar. zira hiç yitirmediği bir edebi tecessüsle yılmadan deniyor. konfor alanında kalmak yerine bilinmedik sulara yelken açıyor. onun bu meydan okuyan tavrı ilham perilerinin hoşuna gidiyor olacak ki “ya nasip” diyerek çıktığı seferlerden, her defasında okuyucusunu memnun edecek eserlerle dönmeyi başarıyor.

‘acaip’  her ne kadar bir önceki romanı ‘gaip’in devamı niteliğinde olsa da anlatım tekniği bakımından bana göre eriş’in bugüne kadarki en sıra dışı işi. zira kitap başkarakterimiz samim’in ağzından uzun bir mektup formatında yazılmış. yüz seksen iki sayfalık bir mektup fikri okuyucunun gözünü korkutsa da mahir ünsal eriş, hem kurgu ve dili kullanmada adına müsavi mahirliğiyle hem de semavi kitaplar ile klasik edebiyattan alışık olduğumuz, kıssalarla anlatıyı zenginleştirme metoduyla bu zorlu denemeden de alnının akıyla çıkmayı başarmış.

storytel için tefrika roman tekniğiyle kaleme alınan ‘acaip’ aynı serinin ilk kitabında yaşamlarına konuk olduğumuz salih bey ve ailesinin gizemli hayatının en karanlık noktasına tutulmuş bir fener hüviyetinde. eriş, bu kez derin devletin ağır abisi salih bey’in herkesten gizlediği gayrımeşru çocuğu samim’in öyküsüne ortak ediyor bizi. bu sayede onu yakından tanıyıp, güzin ile tutkulu aşkına tanıklık ediyoruz. 

acaip harika bir aşk romanı olmasının yanında tam bir ankara kitabı. başkent anlatıya mekan olmanın ötesinde bir karakter kadar belirgin romanda. öyle ki kitabı parkanızın cebine koyup, kızılay’a doğru inecek olsanız, oracıkta bir yerde samim ile güzin’e kendi icat ettikleri kelime oyunlarından birini oynarken denk gelecekmiş hissi kaplıyor içinizi.

son bir not, sadık okurlarının bileceği gibi mahir ünsal eriş için ilk romanı ‘dünya bu kadar’ın yeri ayrıdır. “kapağında kayısı resmi olan romanın” gaip’ten sonra acaip’te de, kendi filminde bir sahnede görünen yönetmen misali kurguya dahil edilmesi hoş bir sürpriz olmuş.

#acaip #mahirünsaleriş #kitap #okudumbitti #kitapönerisi #türkedebiyatı #bookstagram #books #kitapkurdu #edebiyat #turkishlitareture @mahirunsaleris @canyayinlari

28 Şubat 2024 Çarşamba

malazgirt’ten ocak dışı kalmaya uluma bahsi...

efendim; trafik stresi, kredi kartı borcu, işyerinde mobbing, çocuğun okul taksiti, final – bütünleme dönemleri… yirmi birinci yüzyılda, içtimai hayattaki her birey bu listedeki dertlerden en az birinden mustariptir. şimdi koltuğunuza yaslanın ve tüm bu dertlere elveda demeye hazırlanın. size çözümü söylüyorum: çok zorlandığınızda bir kurt gibi uluyun. göreceksiniz ki ne dert kalacak ne tasa…

gülüp geçmeyin ne olur. anadolu’ya atalarımız uluyarak girmiş. rivayet odur ki, malazgirt savaşında bizans ordusunu görünce ulumaya başlayan türk askerleri sayesinde karşı taraftaki türkopol soydaşlarımız peçenekler durumun ayırdına varıp uluma ile karşılık vermiş ve saf değiştirmiştir. yani bugün anadolu türkiye olduysa, uluyan ecdada borçluyuz.

efendim tarihe girmişken doksan beş yılıydı sanırım. bir akşam tüm televizyon kanallarında mhp etkinliğini görünce gözlerime inanamıştım. zira o dönemde ana akım medya için mhp, belalı bir uzaktan akraba gibiydi. varlığı bilinen ama görmezden gelinen. kongresinde kavga falan çıkmadıkça haber bülteninde görmek zordu.

güney azerbaycanlı sanatçı araz elses atlar albümünü yapmış. aşık veysel’in eseri ‘türküz türkü çığırırız’ı yorumlarken de bir uluma katmıştı. bozkurt selamının da yeni yeni yayıldığı teşkilatta araz’ın uluması eklenince bir anda türkiye’de gündem oldu. konserde o ulurken, seyirciden de mahcup da olsa katılanlar olmuştu. bu gelenek artarak iki binli yıllarda erciyes zafer kurultaylarında doruğa ulaştı.

bu satırların yazarı da tekir yaylası’nda bolca uluduğu gibi, basket sahalarında da ulumuştur. halen de evde zaman zaman araz elses dinleyip, xanax, lustral niyetine uluyarak stres atmaktadır. yok efendim niye ayıp olsun. koca koca adamlar stadyumda elli bin kişi bir olup anlamsız sesler çıkarıyor, rock konserinde kafa sallıyor hasılı türlü uğraşılar adına şekilde şekle giriyor siz uluyunca mı ayıp olacak.

bu kadar ulumaktan bahsedip, türklük aşkıyla vecde gelip bir an uluduğu için ocak dışı kalan abimizi anmamak olmaz. üzülme sakın, her zaman öncüler horlanır. bir gün dolunay ile birlikte balkonlardan, teraslardan uluma sesleri semayı kapladığında kıymetin anlaşılacak…

26 Şubat 2024 Pazartesi


eric darbre fransız bir gazeteci. ömrünün yarısını doğu türkistan’da yaşanan zulmü dünyaya duyurmaya ayırmış. bu uğurda defalarca türkiye’ye, kazakistan’a, afganistan’a ve işgal altındaki uygur topraklarına gitmiş. hatırı sayılır sayıda belge ve bilgiyi toplamış. dünyanın pek çok parlamentosunda çin hakkında verilen aleyhte kararlarda onun canı pahasına elde ettiği görsel kanıtlar önemli rol oynamış. 

darbre, doğu türkistan’da yaşanan dramı yakından görünce, bu konudaki çalışmaları mesleki bir hevesin ötesine geçip, insani bir sorumluluğa dönüşmüş. muhtelif gazetelerdeki makaleleri ve uluslararası festivallerde gösterime giren belgesellerinin yanında bir de çizgi romana imza atmış fransız gazeteci: uygur türkleri, ölüme kafa tutan bir halk.

eser, doğu türkistan’da çin’in dünyanın gözlerinin içine bakarak uzun yıllardır uyguladığı sistematik soykırımı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. darbre, otobiyografik bir anlatı ile uygur türklerinin -kendi deyimiyle- bir milyon yıldır yaşadığı topraklarda, maruz kaldığı mezalimi ve asimilasyona karşı direnişlerini okuyucuya sunuyor; tabii en çok da yalnızlıklarını…

eric darbre, sadece yaşananları değil, dünya kamuoyunun çin pazarını kaybetmemek ve kan donduran durumlara dahi insani hassasiyetler yerine ülke çıkarları doğrultusunda yaklaşmasını da konu alıyor. özetle fransız yazar, hepimizin gözleri önünde işlenen soykırımı ve insanlığın bu vahşet karşısındaki üç maymunu oynayışını bu kitapla yüzümüze çarpıyor.

eric darbre’nin kelimelerinin şiddeti eliot franques’in harika çizimleriyle daha da artmış. öyle ki çizginin gücüyle, diyalog olmayan sayfalar bile boğazda bir yumruya dönüşüyor. bu noktada çizgi romanın on üç yaş altı çocuklar için uygun olmayabileceğini belirtmekte fayda var. son olarak eseri türkçeye kazandıran karakarga yayınları’nın cesur tutumuna en iyi desteğin kitabı daha fazla insanla buluşturmak olacağı kanısındayım.

#kitap #çizgiroman #uygur #uygurtürkleri #doğutürkistan #şincan #éricdarbré #bookstagram #eliotfranques #lesouïghours #kitapönerisi #doğutürkistan #livre #esirtürklerehürriyet 

23 Şubat 2024 Cuma


z kuşağı sadece ismen tanısa da, x ve y kuşaklarının hayatının tam merkezindeydi süleyman demirel. baba nam politikacının bu konumu elde etmesinde yarım asrı aşkın süre türk siyasetinin her kademesinde görev yapması kadar kendisiyle özdeşleşmiş şapkası, kullandığı birbirinden ilginç deyimler, kocaman kafası ve gerdanıyla nev’i şahsına münhasır vücudu hasılı her hal ve tavrıyla fenomen oluşu da etkiliydi.

peki hangi demirel? barajlar kralı ve hür teşebbüsün kalesi demirel mi, sıkı devletçi demirle mi? yeni asyacıların “nurlu süleymanı mı yoksa yirmi sekiz şubat’ta laisizmin yılmaz savunucusu mu? turgut özal’ın yegane hasmı mı, özal’ı siyasete kazandıran mı? milliyetçiler birleşin diye kitap yazan, azerbaycan’da adına bozkurt süleyman diye şiir yazılan türkçü demirel mi yoksa elçibey’in hal’inden sorumlu morrison demirel mi? bu sorular o kadar çok artırılabilir ki…

aslında demirel hem bunların hepsi hem de hiçbiri… zira bir kısmı muarızlarının pire deve yapmasından kaynaklı bir kısmı ise elli yıldan uzun süre siyaset denen kaygan zeminde ayakta kalmak için yaptığı türlü manevraların sonuçları. işte, yıllardır türk sağı üzerine çalışan tanıl bora da demirel’in tüm bu serzügeştini derlemiş, toplamış ve meraklısının istifadesine sunmuş.

eser için titiz bir çalışma demek gerçekten çok az kalır. tanıl bora, mübalağasız iğne ile kuyu kazmış. sadece demirel ile ilgili yazılmış ya da onun kaleme aldığı eserlerle yetinmeyen bora, döneme dair hatıratlardan ses kayıtlarına, kenarda kıyıda kalmış demirel’e bütün malumatı toplamış ve bunları yeri geldikçe bazen bir tamlama yahut cümle olarak metnine yedirmiş.

tanıl bora popüler kültürü de ihmal etmemiş. karikatürlerden propaganda plaklarına, demirel’in izini her mecrada sürmüş. tüm bu emeğin karşılığı olarak da demirel’i merkeze alan son altmış yıla dair harika bir yapıt ortaya çıkmış. gayet hacimli olmasına rağmen dil zenginliği ve özgün anlatımıyla okuyucuyu içine çeken eser bir biyografi nasıl yazılır sorusuna verilmiş bir cevap aynı zamanda…


#demirel #süleymandemirel #tanılbora #biyografi #kitap #okumakiptiladır

17 Şubat 2024 Cumartesi


“ne efsunkâr imişsin âh, ey didar-ı hürriyet” bin sekiz yüz yetmiş altıda, magusa zindanında nâmık kemal’in kaleminden dökülen bu mısralar yetmiş altı yıl sonra nikos kazancakis’in kalemiyle ete kemiğe bürünüp, alexis zorba’ya dönüşmüş. evet, hürriyeti ve santurundan başka bir şeyi olmayan bir adam, yetmiş küsur yıldır, dünyanın dört bir yanında insanları derinden sarsıyor...

müdanasız, rindmeşrep ve hayyamî bir portre zorba. aklıyla değil hisleriyle hareket eden,  dünü ve yarını değil sadece bugünü düşünen, gerçeklikle bağı zayıf, normal kabul edeni görmezden gelen, hakim düzeni sadece hareket alanı olarak kullanan lakin tüm bunları yaparken, tanrı meskenidir diye kalp kırmayan diğerkâm bir karakter…

zorba çağın ölçütlerine göre bir kahraman değil aslında... eğitimli, para sahibi, iyi giyinen, her daim kontrollü ve yakışıklı patron kahraman kıstaslarının tümüne tik attırmasına rağmen antikahraman zorbanın o kadar gölgesinde kalıyor ki kazancakis ona bir ad koyma ihtiyacı dahi hissetmemiş. zorba kitabı bir antikahramanın, kahramana böylesi mutlak üstünlük kurduğu nadir eserlerden biri.

peki, zorba’yı bu kadar çarpıcı kılan nedir? 

zorba, çağın dişlileri arasında sıkışmış; hatta o dişlilerin kendisi olmuş, yaşamı gta’da verilen görevler misali, başkalarının dayattığı yolu hiç sapmadan adım adım yürümek bilen, öteki olmayı göze alamayan, hislerini, içinden gelenleri, akıl - din - toplum üçgeninin içine hapsetmiş bizlerin ukdeleri toplamı…

#zorba #alexiszorbas #nikoskazancakis #okumakiptiladır #draw #bookstagram #çizim #kitap #kitapönerisi #okudumbitti #kitap #book

13 Şubat 2024 Salı


arif şirin’in soyadını pek kimse bilmez. çünkü o, dostunun da düşmanının da belleğinde ozan arif’tir. ozan arif, türk töresinin ozana tanıdığı tanrısal imtiyazları sonuna kadar kullanmış, arkasındaki ilahi gücün hakkını verip her dönem otoriteye karşı dimdik durduğu için de ozan unvanı isimleşmiş ve soyadını dahi unutturmuştur.

ozan, halkın kalbindeki saza ve söze dökendir. merhum arif ağabey de dümdüz, halkın dilinden konuşmuştur. tokmak ve davul üzerinden yaptığı alegorilerle erotizmin sınırlarını zorladığı “nerden aldın bu parayı” parçası tarihin iyi hicivlerinden biridir. öyle ki türkçe rap’in patlaması bu parçanın sample olarak kullanıldığı cartel grubunun aynı isimli şarkısıyla olmuştur.

yine mamak zulmünü sansürsüz biçimde anlattığı nice parçasıyla on iki eylül cuntasının günah galerisini tarihe not düşmüştür. evren için yaptığı “bir it vardı” türküsü de aynı şekilde tarihi bir hesaplaşma görevi ifa etmiştir. ozan arif, “denge için” gençleri asan köpeğin içtimai hafızaya namıyla geçmesini sağlamıştır.

üzerinde durulması gereken bir yan da güneydoğu’daki terör meselesine salt güvenlikçi bakış açısıyla değil bölgenin meselelerine hâkim şekilde bakmasıdır. bölgedeki yoksulluk, geri kalmışlık ve merkezi idareye uzaklığın getirdiği zorluklar üzerinden getirdiği eleştiriler mahallesinde ancak ozan cesaretiyle yapılabilirdi. 

hasılı ozan arif ülkücü dünya görüşünün bağrında yetişse de her daim türk milletinin duygularına tercüman olmuş. bu yüzden muktedirler değişse de ozan arif’in adresi onuncu köyde sabit kalmıştır. merhum ozan; köroğlu, nesimi, gökalp… silsilesinin yirmi birinci yüzyıldaki altın halkasıdır.

bundan sebeptir ki, beş yıldır samsun’da bir kabri olsa da ozan arif türk milletinin maşeri vicdanında kurduğu otağında sazıyla, sözüyle dipdiridir. atsız’dan mülhem: ozan arif ölmüş, fakat sazı elinden düşmemiştir. ölmüş, fakat yenilmemiştir.

#ozanarif #ozanarifşirin #arifşirin #türk #ozanlık 

5 Şubat 2024 Pazartesi


hafızamız bir suretler galerisi. bireysel yaşamımızda olduğu kadar toplumsal hayatta iz bırakan isimler de simalarıyla birlikte belleğimize kazınıyor. tabii ki o eşkalle ilişkilendirdiğimiz olaylar ve sözler de zihnimizin aynı kompartmanında yer alıyor. işte, ibrahim halil çelik deyince benim aklıma öncelikle haleplibahçe’deki beyaz köşk ve oradaki kebap ziyafetleri geliyor. tabii ki bir de yirmi sekiz şubat sürecinin operasyonel medyasının sündüre sündüre kullandığı nutukları. -bunların en ünlüsü: “kan akar, şeriat gelir, fıstık gibi olur”- 

çelik, yerel başladığı siyaseti bu keskin tavrı sayesinde üst düzeye taşımış, bilinirliği artıkça söylemleri de daha fazla sertleşmişti. kuşkusuz bunda yukarıda sözünü ettiğim dönemin ikliminin de etkisi vardı. o denli büyük bir etkinin beraberinde kuvvetli bir tepkiyi doğurmaması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. işte hem türkiye cumhuriyeti tarihinin en garip dönemeçlerinden birinde siyasetin göbeğinde yer alması hem de hemşehrim olması sebebiyle, çelik’in ismail sert ile yaptığı ve hece yayınları’ndan çıkan nehir söyleşini görünce hemen sipariş ettim. 

iyi ki de etmişim çünkü bu kitap zihnimde birkaç eylemi ve söylemi dışında malumat bulunmayan halil ibrahim çelik’in dünyasına doğrudan girme şansı verdi. ibrahim halil çelik’in ağzından, hem şanlıurfa’nın hem de türkiye’nin son kırk yılına tanıklık etme ve hafıza tazeleme imkanı buldum. ideolojik olarak farklı noktalarda dursak da, çelik’in, benim gibi çokça ülkede çiğköfte yoğurduğunu ve yanında isot olmadan seyahate çıkmadığını öğrendim. yine iflah olmaz bir kitap müptelası oluşu da onunla zihni yakınlık kurmamı sağladı.

bir kere tüm urfalılara kesinlikle tavsiye ediyorum. zira konu ne kadar dallanıp budaklansa da bir şekilde urfa’ya urfalılığa geliyor. yine yakın tarihe ilgi duyanlar için de bulunmaz anekdotlarla dolu muhteva yönünden hayli muhkem bir eser. söyleşi gerçekleştiren ismail sert’i de ayrıca tebrik ederim. ibrahim halil çelik her ne kadar hatipliği ile bilinse de, konuşmayı yönlendirmesi gayet başarılı….

#ibrahimhalilçelik #halilçelik #urfa #şanlıurfa #urfatarihi #refahpartisi #ismailsert #heceyayınları #islamcılık #yirmisekizşubat

8 Ocak 2024 Pazartesi


neşeli günler’in tutunamayanı ziya’nın kurbanının yüzünde derin kesikler oluştururken art arda sıraladığı ve türk milletinin hafızasına kazıdığı, o isimlerden biri daha gitti, alman futbol efsanesi franz beckenbauer. tek kanallı dönemin tüm figürleri gibi anılarımızdan bir parçayı da beraberinde götürdü.

kayzer lakaplı yıldız, başarılarla dolu kariyerine karşın kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan çok cruyff’un öyküsünün antikahramanı olarak kazındı hafızamıza. yetmiş dört dünya kupası’nda hollanda’nın peri masalı, kupa beckenbauer’in ellerinde yükseldiğinde son bulmuştu.

lakin ister kahraman olsun ister antikahraman bu suretler bizim için çocukluk dediğimiz o büyülü çağın birer imgesi. yani parliement pazar gecesi sineması, vezüv soba, arap sabunu kokusu, cenk koray, bizimkiler yahut vita tenekesinde açmış çiçekler nerede duruyorsa kaybeden cruyff ile kazanan beckenbauer da orada birlikteler…

belki de bundan sebep, kayzer’in ölüm haberini alan pek çok akranım gibi ben de arka planda bir alman ezgisi yerine, sezen aksu’nun tükeneceğiz’i duydum...


#franzbeckenbauer #kaiser #tükeneceğiz #yetmişler #seksenler #seventies #eighties #çizim #drawing #germanfootball #nostalgia #nostalji

4 Ocak 2024 Perşembe


 “zor zamanlar güçlü insanları; güçlü insanlar iyi zamanları; iyi zamanlar zayıf insanları; zayıf insanlar da zor zamanları yaratır!”

ilk bakışta klişe bir sosyal medya aforizması gibi duran bu cümle birleşik amerikalı yazar michael hopf’a ait. önermenin ne denli haklı olduğunu anlamak içinse osmanlı’nın son dönemi ve cumhuriyetin ilk yarısında yetişen aydınlarla ikinci yarıdan itibaren giderek artan çürümeyi mukayese etmek kafi…

şair, yazar, gazeteci, senarist, eleştirmen, televizyon programcısı mütefekkir, dava ve kavga adamı attila ilhan dönemdaşı pek çok münevver gibi mahpusluk, ömür boyu süren takibat, zorunlu yurt dışı macerası, işsiz kalma gibi tekinin modern çağ insanını intihara yöneltecek belalı bir yaşamı, konformizm bataklığında planlarını öteleyerek yaşamını tüketen bizlere nazire yaparcasına üretken geçirmiş. bu sebeple kaptan’ın selim ileri ile nehir söyleşini okurken sık sık on ömürlük serencamı seksen yıla sığdırmasının şaşkınlığını yaşadım.

attila ilhan kendi deyimiyle toplumcu bir aydın. lakin ilhan, türkiye solunun tarih sahnesine çıkışından bugüne bir türlü özümseyemediği türklük bilincine fazlasıyla sahip. nehir söyleşi boyunca sık sık türk soluna getirdiği eleştiriler pekala türkiye’de toplumcu bir hareketin manifestosu olabilecek zenginlikte bir fikri altyapıya sahip.

eserin odağında elbette attila ilhan’ın yaşamı tüm merhaleleriyle yer alıyor. lakin eser biyografik olmanın ötesinde türk düşünce ve kültür sanat hayatı için de bir almanak hüviyetinde. atsız’dan nazım hikmet’e, sadri alışık’tan doğan avcıoğlu’na nice eşhas. varlık dergisinden şiir matinelerine, yerel gazetelerden trt’ye pek çok kurum ve olaya dair anılar eserde okuyucuyu bekliyor. diğer nehir söyleşilerde rastlamadığım biçimde küçük bir seçkinin eserin son kısmına eklenmesi de okuyucu için hoş bir sürpriz olmuş…

en iyisi sözü attila ilhan’a bırakayım:

“…şairler dolaşır saf saf

tenhalarında şiirler söyleyerek

kim duysa / korkudan ölür

-tahrip gücü yüksek-

saatli bir bombadır zaman

an gelir

attila ilhan ölür.”


#attilailhan #selimileri #kitap #nehirsöyleşi

1 Ocak 2024 Pazartesi


seneye hemşehricilik yaparak başlayayım. on parmağında on marifet urfalı sanatçı sedat anar’ın öykü kitabı ‘paganini dinleyen inekler’i yılın son iki gününde okudum. dokuz hikayeden oluşan eser, anar’ın kaleme aldığı ikinci kurgu eser ve ilk öykü kitabı olma niteliğini taşıyor. daha önce anı-otobiyografi, inceleme ve roman türünde yapıtlar veren başarılı müzisyen bu kez içindekileri öykülere dökmüş.

aslında eseri öykülerden oluşması sebebiyle kurgu sınıflandırmasına tabii tutsak da, kitabı bitirdiğimizde yine anar’ın anlatısını otobiyografik unsurların üzerine inşa ettiğini görüyoruz. öyküler mekan, olay ve çatışma anlamında sedat anar’ın yaşantısından derin izler taşıyor. hatta bazılarında yazarımız doğrudan başrolde yer alıyor.

geleneksel – yenilikçi tenakuzu, büyükşehire gelen taşralının yaşadığı psikolojik zorluklar, türkiye’de sanatçı olmanın getirdiği toplumsal baskı, gelir adaletsizliğinden nasibi alan kesimler anar’ın kitabında referans noktaları olmuş. sular altında kalan eski halfeti, techir sebebiyle boşaltılan ermeni köyleri de sedat anar’ın yaşamından izler olarak karşımıza çıkıyor.

paganini dinleyen ineklerde dert ve keder, “bizi insan yapan hüzündür, çünkü sadece hüzünle en saklı yanımız ortaya çıkar: insan yanımız.” mısraının hakkını verircesine hemen her öyküye sirayet etmiş. öyle ki mizahi bölümlerde bile yazarın bir kahramanından bahsederken kullandığı, “gülüşünde bile bir hüzün saklıydı” cümlesinin hakkını verircesine duygusallık hâkim.

eserde aksayan yönler yok mu diye soracak olursanız, elbette anar’ın ilk öykü kitabı olmasından kaynaklı zaman zaman eksikler göze çarpıyor. bu bazen bir kelime seçiminde bazen de kullanılan bağlaç yahut edatın fazlalığıyla kendini gösteriyor. ancak kullanılan dilin ve kurgunun sahiciliği bu kusurları örtmeyi başarıyor.

#sedatanar #paganinidinleyeninekler #iletişimyayınları #okumakiptiladır #kitap #kitapkurdu #kitaptavsiyesi #öykü #öykükitabı #kitapönerisi #okudumbitti #bookstagram

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...