14 Haziran 2022 Salı

 


her şeye yabancı olmak…

üstad erkan oğur’un imzasının yer aldığı eşkıya filminin müziklerini yıllardır dinlerim. o albümden kısacık bir parça ise hem tınısıyla hem de ismiyle gelip, yüreğime dokunur her seferinde: her şeye yabancı olmak…

yirmi altı yıl önce verilen bu isim en az beste kadar çarpıcıdır bence. henüz naylon çağın, insanları her şeye yabancılaştırmadığı bir dönemde, bu adla bir beste yapmak, bir dehanın yansıması kabul edilmelidir.

kafamın içinde dönüp duran, bu eseri, zihnime mıh gibi çakılmış bir başka görüntü ile birleştirdim nihayet. her şeye yabancı olmak, çocukluğunun geçtiği evlerden birine, yıllar sonra bir kayıp vesilesiyle, mütereddit adımlarla girmektir.

adını bilmediğin komşular sana merhametle bakarak, aradığın şeyin yerini söylediği zaman anlarsın her şeye yabancı olduğunu. yıllarca yakalanma korkusuyla nice paketi buruşturup attığın balkonda, çektiğin duman burun deliklerinden çıkarken fark edersin yabancılaşmayı…

sıvadaki tanıdık döküklüğe, duvardaki bir lekeye, buzdolabı üstünde sararmaya yüz tutmuş bir resme yahut eve sinmiş olan o bildik kokuya dalıp gitmişken, tanıdık bir zil sesi ile kendine gelirsin. ama kapıdan tanımadığın biri girer.

eksik ya da fazla gurbete giden herkesin öyküsüdür bu.

sıladaki ev bir derin dondurucu gibi muhafaza eder anıları. saat işlemez pek orada… lakin küser bırakıp gidene bir müddet sonra… oraya aitken çıkılan uzun yolculuk, her şeye yabancı olarak nihayet bulur.

hikaye kopmuştur bir kere, başkalarının öyküsünde şöyle bir görünüp, çıkabilirsin ancak.

ölünce geldiği yere, toprağa döner insan, sıladan bir kez ayrılınca ise, artık her şeye yabancı olduğu bir yere…

belki de bu yüzden, ayrılık ağırdır ölümden…

#sıla #gurbet #herşeyeyabancı #memleket #diaspora #erkanoğur

3 Nisan 2022 Pazar

 

podariko yunanca ilk adım anlamına geliyormuş ama herhangi bir ilk adım değil. bir iş ya da yeni başlangıç sırasında o mekana atılan ilk adım. zorba’nın çevirisini yapan ahmet angın bunun türkçede tam karşılığının olmadığını belirtmiş. sözlüklerde bu tabiri karşılayan bir kelime ya da söz dizin olmadığı konusunda ahmet bey haklı ancak bu inanış, adı konmamış olsa da anadolu’da hüküm sürmeye devam ediyor.

annemler, kadirşinas komşularıyla ellerinde bıçak, biber dağlarının arkasına geçtiklerinde ya da oklava, ahtar ağaçları silinip, sacın altı yakıldığı vakit bir anda kıymete binerdim. televizyonun bana kalmasının verdiği mutlulukla, tarkan gümüş madalyonun karşısında yayılıyorken, tünel açılışı için hababam sınıfının aradığı inek şaban gibi bir anda taşra hazirunun beklediği şehirli büyük adam pozunda ağır adımlarla arzı endam ederdim…

buraya bir parantez açayım da konu güme gitmesin. rıfat ılgaz’ın kaleme aldığı hababam sınıfında, inek şaban kayserili bir tüccarın mütedeyyin çocuğu, saf anadolu delikanlısıdır. her gün sabah namazına kalkan inek şaban’ın filmde bu kimliği nötrlenmiş ancak tünel açılışında abdestli birine ihtiyaç duyulması gibi birkaç sahnede izleri kalmıştır. kapa parantez 🙂

işte televizyonun başından kalkan ben önce kapıdan çıkar, ardından yıldırım süratiyle koşarak, “bitti mi bitti mi bitti mi?” diye üç kez sorardım, annemler büyük bir ciddiyetle “bitti, bitti, bitti” diye mukabele ederdi. eğer muzırlığım üstümdeyse ve yavaş yavaş gelip “bittttiiiiiii miiiiii?” şeklinde ağzımı yaya yaya sorduysam. büyük bir kusur işlemişim gibi kimse benden yana bile bakılmaz. “hele düzgün yap!” diye hiddetle söylenirlerdi…

hülasa kelam, yunanlılarda bir iş oluş sırasında kapıdan giren kişinin iyi ya da kötülüğünün o işe menfi ya da müspet tesirinin olacağı inancı, yunanistan’a bin kilometre uzakta devam ediyor. tabii bu adet şamanizmden miras da yunanlara mı ihraç yoksa eski yunanın terekesinden bizim payımıza düşen mi bu düğümü çözecek eşhas toplumbilimcilerden başkası değil. neyse ki başlarken, klavyede kedimiz baybars bey gezdi de podarikomun masumiyeti sayesinde, yazı çabucak bitti… 🙂

#hatıra #urfa #urfakültürü #ekmek #podariko #bittimi #çocukluk #childhood

27 Mart 2022 Pazar


 

vecihi hürkuş’un hikayesi artık herkesin malumu. ilk yerli otomobil devrim’in başına gelenleri de bilmeyen kalmadı sanırım. peki, doksanlarda atılgan isimli yerli otomobil için didinen iki delikanlının sergüzeştini biliyor musunuz? kuvvetle muhtemel, ne projenin ismi ne de bahse konu yıllardaki bu girişime dair en ufak bir şey canlanmıyor hafızanızda. o halde, gelin pazar gününüze biraz hüzün biraz neşe katacak bu hikayeyi benden dinleyin.

henüz passat’ın esamesinin okunmadığı ve ülkenin sokaklarının manyas kuş cennetini aratmadığı yıllardı. caddelerde şahin, serçe, doğan, kartal model otomobiller arzı endam ederdi… listeye bakıp hemen burun kıvırmayın. o arabalara ulaşmak dahi çok zordu. nitekim kartal slx’i olanlar mahallede, kraliçe tarafından sör unvanı verilmiş havasıyla dolaşırdı. haliyle, otomobiller pek çok aile için, bugün olduğu bir arzu nesnesinden öteye geçmiyordu. 

öyle ki her mahallede çoluk, çocuk evinin önündeki asfalt yola kale kurar, sabahtan akşama top teperdi. bu akşam ezanıyla biten maçlar, yoldan geçen otomobiller yüzünden ancak iki ya da üç kez dururdu. mahallenin artık göbek bağlamış, kulağı kesik abileri bile, yoldan otomobilden çok geçer, “at bakayım topu” deyip, maçları daha fazla inkıtaa uğratırdı.

neyse konuyu dağıtmayalım, iki delikanlı işte böyle bir çağda, yalnız ama güzel ülkemizin makus talihini sonsuza kadar değiştirecek bir proje ortaya koydu. kendi kendine giden araba! yok, gençlerin dışarıdan enerjiye ihtiyaç duymayan sistemi, bugün bile niye öyle bir işe girişildiğini anlayamadığım “erke dönergeci” gibi muallak bir mantığa dayanmıyordu.

herşey ahmet amca’nın avukatlık bürosunda çırak olarak çalışan hasan abim, ataç ve toplu iğneleri bir arada tutsun diye şömiz takımına eklenmiş halka şeklindeki mıknatısla oynayınca başladı. mıknatısın içine bir kalem geçirmiş tekerlek yapmıştık. sonra dükkandaki zarf açacağını yaklaştırmayı akıl ettik. işte o an, insanlık tarihini tamamen değiştirecek büyülü bir şey olmuştu. mıknatıs, zarf açacağının çekim kuvvetine dayanamayarak peşi sıra yuvarlanmaya başladı…

hasan abimle birbirimizin gözlerine bakarken, ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu. inovasyon aşaması tamamdı artık pazarlama aşamasına geçilmeliydi. hemen mahalledeki çocuklara müthiş buluşumuzu açtık. kendi kendine giden tahta araba otuz bin, demir araba elli bin liraydı. ön talepleri hemencecik toplamıştık. tasarım aşamasındaki ürünlerimizi satarken, tahtayı az çok tahmin ediyordum, ama demir arabayı nasıl yapacağımızı ben de bilmiyordum…

hasan abim, dama atılmış eski banyo kazanından ilk arabayı üreteceğimizi sonra da mahalledeki eskicilerle anlaşıp, eskiyen kazanları otomotiv sektörüne kazandıracağımızı söyleyince, içimden tek bir cümle geçti: ailemizin akıl küpü! tahta arabalarımızı ise hal pazarının önüne atılmış sandıklardan yapacaktık elbette. arabanın alameti farikası mıknatısların kaynağını da siz tahmin etmişsinizdir artık. tabii ki, yaşasın buzdolabı tamircileri…

tedarik sürecini de başarıyla halledince! bir pazar sabahı üretim safhasına giriştik. evden, dükkandan bulduğumuz alet, edevat elimizde dama çıktık. lakin daha kazanda bir gedik açamamıştı ki, komşular damda bitmeye başladı. yok bizi tebrik etmek için gelmemişlerdi. gürültüden dolayı, sövmek ve pılımızı pırtımızı toplayıp, damdan inmemiz için uyarıyorlardı…

indik. biz bilim insanıydık. kavga gürültüyle işimiz olmazdı. atölyemizi yirmi dakika sonra bahçeye kurmuştuk bile. bu kez de giriş katta yaşayan komünün en iri kıyım mensubu, buraya yazamayacağım ifadelerle nazikçe uyardı bizi. diretmek imkansızdı. belli ki bu memleket kendi kendine giden arabaya henüz hazır değildi. canımıza minnet, siz benzin parası vermeye devam edin o halde deyip, malzemeleri bıraktık. ve yoldaki maç yapanlara “her birimiz bi takıma girelim mi?” diye seslendik…

#urfa #doksanlar #mahalle #araba #yerliotomobil

26 Mart 2022 Cumartesi

 

“…eskiden çok eskiden/ ben daha çok küçükken/ henüz kapalı / iğreti bir avm olmamışken…”

evet, tahmin ettiğiniz gibi girişteki dizeleri, fazlı teoman yakupoğlu’dan ya da bilinen adıyla teoman’dan ödünç aldım. bana göre en içe işleyen şarkılarından biri, istasyon insanları’ndan… o kendi kaybettiklerine hayıflanıp, cennet plajını yazmış, bense kendi yitiğimle özdeşleştirdim…

urfa’nın iklimsel ve kültürel kuraklığında tabeladaki adıyla kapalı spor salonu (bizim dilimizdeki ismiyle kapalı) gençler için bir sığınaktı. bünyesinde bir olimpik yüzme havuzu, on iki tek pota basket sahası ve çok amaçlı salonla bu hemen her gencin bir kez ayak bastığı, büyük kısmınınsa müdavimi olduğu bir yerleşkeydi…

salon çok amaçlı olduğundan, konserlerden parti kongrelerine… şehrin tüm spor harici aktiviteleri için de yegane merkezdi. benim de ilk ayak basışım spor vesilesiyle değil, ocak’ın gecelerinden birinde olmuştu. sonra basketbol denen büyüye kendimi kaptırınca, ikinci evim haline gelmişti.

alelade bir basket sahası için ne yazısı şimdi bu diyecekler çıkacaktır. mekânların ruhu olduğuna inanmasam ben de benzer bir görüş serdederdim amma orada kurulan dostluklarımın hemen hepsini muhafaza ediyor oluşum bile başlı başına kapalı’nın hayatlarımızdaki yeri üzerine çok şey söylüyor. kapalı’nın pek çok yer gibi yazılı olmayan kuralları mevcuttu. büyüğe saygı, küçüğe sevgi, nesiller arası aktarımın anahtarıydı…

sadece spor yapmaya gelen çocuklar değil, ahşap arabalarıyla, -urfa’da eskimo dediğimiz- meybuz satıcıları ve sırtlandıkları koca şerbetlikleriyle –yanbalı- meyankökü şerbeti satıcıları ve simitçiler de mekanın demirbaşları arasındaydı… hatta bunlar arasından hayatına basketbolcu olarak devam edenler de çıktı…

urfa’nın her yaz asfaltta yumurta pişirme gibi habercilik klişelerine konu olan sıcağı sebebiyle tan yeri ağarırken buluşup antrenman yaptığımız da oldu, sakatlık yaşayıp, terli arkadaşlarımızın kucağında, üç beş kişinin topladığı para sayesinde taksiyle hastaneye gittiğimiz de…

önce üniversite sonra iş için urfa’dan kopup gidince bile bağım kesilmedi. bir zamanlar çaylak olarak gittiğim kapalıya bu kez veteran olarak uğramayı sürdürdüm… ta ki bir görev için urfa’ya gittiğimde, yıkım sonrası molozlarını görünce… sekarat vaktine yetişemediğim bir yakınımın naaşı başındaymışçasına oturup, ağladım molozların önünde…

şimdi, anılarımızın, alın terimizin hatta kan damlalarımızın üzerinde, şehrin ruhuyla uzaktan yakından alakası olmayan iğreti bir avm duruyor. o yüzden teoman’ın cennet plajı için yaktığı ağıdı dinlerken benim gözlerim hep kapalı için doluyor…

#urfa #basketbol #teoman


 

zar zor elimize geçmiş futbol topu patlayınca, üstündeki sekizgen derilerden birini söker, şamyelini çıkarır, içine havasını indirdiğimiz plastik topu koyar, tekrar şişirdik. bunu herkes yapamazdı marifet isteyen bir işti ama neyse ki kubilay vardı. 

komşumuz vedat’ın amcasının oğluydu kubilay aşağı mahallede otursalar da, bizim mahallenin forvetiydi… 

kısacık boyuyla, yüzü jiletle tanışmış ergen irisi rakiplere bile bodoslama dalan, asfaltta rövaşata atmaktan çekinmeyen, “papen mustafa”mızdı bizim…

maç biter bitmez, yüzümüzdeki ter ile kirin karışımından mürekkep sıvıyı, elimizin tersiyle siler, bakkala koşardık. birleştirdiğimiz para ile aldığımız fresh gazozları, kafaya dikerdik. 

kubilay ise “oğlum yavaş içecaghsız, dadı ele çıkar” der, maç kritiği bitinceye kadar şişeyi elinden bırakmazdı.

hele bir de bayram falansa sarı ya da siyah gazoz almışsak, değmeyin kubilay’ın keyfine, bir sevgili nasıl kıyamazsa öpmeye sevdiğini, kubilay öyle götürürdü ağzına şişeyi. çok dikkatli bakmadıkça anlamazdınız içip içmediğini…

bir gün maç sırasında düştü kubilay. hep düşerdi aldırmadık. ama bu öyle değilmiş. durumun ciddiyetini bizi izleyen taksici abi anladı. onu kucakladığı gibi toros ile hastanenin yolunu tuttu. o yol bizim de yolumuz oldu sonraki bir hafta. kan ter içinde yokuşu çıkarken, yanımızda her seferinde siyah gazoz götürdük hastaneye kubilay için...

pazar günü gittiğimizde vedat hastane duvarına yaslanmış ağlıyordu.. epeyi sonra konuşabildi: kubilay'ın beynindeki ur için çok geçmiş…

büyümüştü sanki vedat bir haftada. tereddüt ederek sarıldım ona...

elimdeki fresh şişesi yere düştü. “kubilay olsa çok üzülürdü” dedim, akıp giden kabarcıklı siyah sıvıya bakarken…

#urfa #freshgazoz #doksanlar #şanlıurfa #yerelgazoz

24 Mart 2022 Perşembe


yitik bir şehre ağıt…

bir cenaze çıkıyor yusuf paşa camii’nden, ellerden bir denizde dalgalanan sal misali, yalpalıyor tabut. gençler ağır havayı mümkün olduğu kadar az solumak için, koşar adım, son durağa götürüyor cenazeyi. 

arkadansa; gözleri nemli, belleri bükük, adımları düzensiz ak sakallılar geliyor. şehir onları birbirine benzetmiş. yıllardır güneşin kavurduğu kahverengi tene, dertlerin ağarttığı beyaz saçlara sahip yaşlılar. kadim kentin kültürünü omuzlarında taşıyormuşçasına yorgun düşmüş son urfalılar.

bej rengi pantolonlarının altında örgü deriden kösele ayakkabıları var. daracık sokaklarda doğmuş, tetirbelerde oynamış, kabaltılardan geçmiş, büyüklerin meclisinde edep erkan; ustaların rahle-i tedrisinde zanaat öğrenmiş ihtiyarlar.

beyhude çabalıyor, yetişip omuzlamaya tabutu. bir ömür hemhal oldukları güneş, artık düşman olmuş onlara. gömleklerinin yakasıyla enseleri arasına sıkıştırdıkları mendil, sırılsıklam olmuş daha camiden çıkmadan. kendini zorlayıp yetişen olsa bile, ne mazide övgüyle bahsedilen yüreği, ne de geçmişte bükülmeyen bileği müsaade ediyor, son görevi ifaya.

son urfalılar bunlar; yeri geldiğinde haksızlığa dur demek için, yeri geldiğindeyse dağ gezilerinde arkadaşlarına kebap yapmak için cebinde çakıyla gezen; ilim erbabına, sanatkâra, yaşlıya, ataya, babaya hürmet eden, yolda gördüğü çocuğa cebinden çıkarıp şeker veren, hayatın zorluklarına karşı çelik gibi dik duran ama naif ruhunu hiç kaybetmeyen, en az birkaç makamda kafasını gözünü yarmadan türküleri terennüm edebilen, koca çınarlar; yürüyorlar, tabutun ardı sıra…

türküsü, anadili, örfü, ananesi, atasözü, sevdası, derdi… özbeöz türkçe olan amma velakin imparatorluk bakiyesi olmanın inceliğiyle, ola ki zülfü yâre dokunur diye; kendine türk, türkmen yerine, şehrin yerlisi diyen bir nesil; bin yıllık yurda veda ediyor. kabristana doğru aheste yürürken, ezeli nasıl benzerse kerkük ile ahvali de benzer kentlerine ağlıyor onlar.

sadece tabuttaki merhumeye değil, doğup büyüdükleri şehre veda ediyorlar. müteveffayla birlikte, bir şehrin kültürü de gömülecek az sonra toprağa. son konuşanıyla birlikte yitip gitmiş iptidai bir dil gibi, unutulup gidilecek, bir şehrin örfü, ananesi…

son hoyratlar okunacak, uzun havalara zılgıtlar karışacak. sıra gecesinin toplandığı odalar kaybedilmiş müdavimlerin yasına sahne olacak. çiğköftelerin yoğrulduğu mağaralar ceylanlara kalacak. mübalağanın yeşerdiği topraklar, alışmadık sessiz bir vedaya tanıklık edecek. bu son nesille birlikte, bir şehir de gidecek. taşı toprağı değil elbet; ruhu yitecek…

#urfa #urfakültürü #şanlıurfa

 

ercan kesal, sadece bir sahnede oynayacağı ilk filmi için nuri bilge ceylan’ın yanına, elinde on farklı takım elbise ile gider. kesal’ın “hangisini giyeyim?” sorusuna, nuri bilge net bir cevap verir: üzerindeki iyi… hayatta hiçbir şey gerçeklik kadar çarpıcı değildir çünkü…

ahmet uluçay’ın ‘sinema için bunca acıya değer mi?’ adlı güncesi de yukarıdaki önermenin en büyük kanıtı. hayatımda okuduğum tüm kurmaca metinleri üst üste koysam, uluçay’ın anlatısının etki gücüne ulaşması imkansız. kitabı, karın ağrıları çekerek bitirebildim.

tutkusu uğruna her şeyden vazgeçen bir sinema aşığının, sosyal darwinizmin laboratuvarı olan taşrada çektiği acıya yıllar sonra dahi tanık olmak okura kendini suçlu hissettiriyor. onu ve onun gibileri öğütüp, yok eden toplumun bir parçası olduğu için nedamet duyuyor insan…

uluçay, “yoksulluk utanç da getirir. hele bizim buralarda, sosyal yarışı kaybettiğin an, dışlanırsın. insanlar ahlaksızlığı bağışlayabiliyor ama acizliği asla. çal, soy, yeter ki yoksul kalma…” cümleleriyle yüzümüze çarpıyor, “bizim dünyamıza” uyum sağlayamayışının sebebini…

"ben resimleri seviyordum, masalları seviyordum, renkleri seviyordum. farklıydım, farklı olmak suçtu.” dedirten bir iklimi ellerimizle hazırlayıp, ona bu dünyada cehennemi yaşattığımız için, en onun çektiği kadar acı duyduğumuz gün, yeni uluçaylar yeşerecek bu topraklarda…

‘sinema için bunca acıya değer mi?’ kitabını yüreği dayanacak herkesin okuması gerekiyor. çünkü eser; nepotizmin, gelir adaletsizliğinin, fırsat eşitsizliğinin, taşra geri kalmışlığının, farklı olana hayatı cehenneme çeviren bakışın çiğneyip tükürdüğü bir ruhun gri gökyüzünde asılı kalmış çığlığı…

#ahmetuluçay #sinemaiçinbuncaacıyadeğermi #karpuzkabuğundangemileryapmak #tepecik #günce #küreyayınları #türksineması #turkishcinema #ahmetulucay #bozkırdadenizkabuğu
#kitapönerisi #bookstagram #kitap

22 Mart 2022 Salı

 


aşk iki kişi arasında bile yeterince giriftken, bu denklem üç bilinmeyenliye çıkarsa ne olur?

tabii ki acı, daha fazla acı...

wolfgang goethe, genç werther’in ıstırabına batırdığı fırçasıyla okuyuculara acının resmini çizerken, aşk üçgeninin, bermuda şeytan üçgeninden bile daha tehlikeli olduğunu gösteriyor.

kitabı okurken istemsizce şunu düşündüm: goethe’nin eseri ölmekte…

zira werther’in platonik aşkını içselleştirecek son nesille yani biz, y kuşağıyla birlikte, roman bütün çarpıcılığını yitirecek.

aşkın kavram olarak, haz odaklı kısa ilişkileri karşılayacağı yeni dünyada,  alman yazarın anlatısı, sümer tabletleri kadar küf kokulu gelecek.

ayrıca, aşkın imkansızlığı nispetinde değer kazandığı doğu kültüründen derin izler taşıyan bu eserin ülkemizde barış bıçakçı’nın bizim büyük çaresizliğimiz ve orhan pamuk imzasını taşıyan masumiyet müzesi’ne, ve şüphesiz ibrahim erkal’ın sevme’sine kılavuz olduğunu söylemek için metin bilimci olmaya gerek yok.

youtube’da gördüğüm “müslüm dinliyorsan bir umut vardır, azer dinliyorsan her şeyi kaybetmişsin demektir” yorumu uyarlayarak bitireyim: 

 platonik aşk yaşıyorsan bir umut vardır, aşk üçgeninde acı çekiyorsan her şeyi kaybetmişsin demektir…

acın acımızdır werther…

#gençwerther #werther #jungenwerther #youngwerther #canyayınları #goethe #aşk #aşkacısı #platonik #kitap #çizim #bookstagram #drawing #kitapönerisi #okudumbitti

21 Mart 2022 Pazartesi

 


nevruz, noel, nardugan, mekke, annem ve urfa...

yurdum insanı, yıllardır her konuda asgari müşterekte buluştuğu için bir konuda da ayrı düşelim bakalım ne olacak merakıyla olsa gerek, on bir ocak'taki mekke’nin fethi ile yirmi altı aralık’taki noel yortusunu, otuz bir aralık’ta buluşturup, sonra da onun üzerinden birbirini tekfir ediyor. bu hal epeydir sürerken, bizim camia da duruma kayıtsız kalamadı ve "nardugan’dır o noel olsa duramazsınız" diyerek, ayaz ata eşliğinde mevzuya afili bir giriş yaptı…

yılbaşı arifesinde ortalık toz duman diye yazmadım lakin nardugan bizim ailede kutlanırdı ammavelakin yirmi bir ya da otuz bir aralık’ta değil, yirmi bir mart’ta. ailenin kam anası olarak annem, sultan navruz dediği bugün için güzden özenle nar saklar, bizlere o gün mutlaka beyaz giydirir kendisi de beyaz giyerdi. eğer özel mani yoksa bugünü doğada geçirmek için de urfa deyimiyle, dağa (pikniğe) giderdik. nar dağda kırılır, herkes şifa niyetine kısmeti kadar nasiplenirdi…

şimdi, diyeceksiniz ki bu bildiğimiz nevruz bayramı… hayır efendim, burada anlatılan adetler, bering boğazının yanında nardugan olarak kutlanan bayramın anadolu içlerine ulaşırken, iklimsel koşullar sebebiyle, adetlerinin korunarak, tarihinin mantıklı bir değişime uğramasıdır. hatta bir başka deyişle iki kadim bayramın, cem edilmesidir. nardugan adetlerini nevruza taşıyan annemin kamlığı bununla mı sınırlıydı peki? elbette ki hayır..

o, kayınvalidesinden aldığı el sayesinde eski türklerdeki şifacılık özelliklerine sahipti. ben gece yarısı çok bebeğin, iki büklüm ağlayarak evimize gelip, gülücükler atarak ayrıldığına şahit olmuşumdur. onun taklit yerine yansılamak, tanrı misafiri yerine tengri mısafırı dediğini, bize beğribörekten, beğliboz’un he’keti diye anlattığının aslında dede korkut’un bamsı beyrek’i olduğunu, çocuğu olmayanlar için “göğerden görklü gök çadırlı hazretlerinin yanında çok, bi tene de onlara nasip eder inşallah” diye dua edişini, çok sonra anladım. türk mitolojisi üzerine okudukça da şaşırmaya devam ediyorum. 

neyse konudan uzaklaşmayalım, evvela kökü mazide, dalları atide bir millet olarak, anadolu’ya gelirken nardugan’ı tuva türklerine bırakmadık, onu da atımızın heybesinde getirdik. ayrıca benim ilkokul sırası görmemiş annemden, bir çırpıda bu kadar şey çıkardığıma göre, halk bilimcilerimizin hiç fakülte binasına girmeden anadolu’yu karış karış gezip, kadim kültürümüzü kayıt altına alması gerekiyor…

#nardugan #nar #urfa #türkmitolojisi


19 Mart 2022 Cumartesi



eşyaların da ruhu vardır. ânı paylaştığımız insanlar nasıl iz bırakıyorsa belleğimizde, eşyalar da nakış nakış işlenir hafızamıza ve en olmadık anda hatıraların sisli dünyasından çıkıp geliverirler. 


bu romantik girişin ardından bir müzik kutusu ya da dolma kalemden bahsedeceğimi bekliyorsunuzdur lakin benim hatıratımda en müstesna eşya: bakır sıtıldır.


urfa’da sıtıl dediğimiz şey bildiğiniz kova. 


“e peki, sıtıl, kova demek, anladık da nasıl bir duygusal bağı olur insanın kova ile?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim... 


vallahi, bal gibi de olur. benim o kova diye küçümsediğiniz sıtılla, rock konserine gitmişliğim bile var. 


inanmadınız değil mi? müsaade edin de anlatayım nasıl olduğunu ve siz karar verin aramızdaki yakınlığa.


efendim, evvela böyle hazır yemek pek yok idi. rahmetlik annem her gün öğlenden önce kısmette ne varsa pişirir, sonra da sulu yemeği bir bakır kovaya, pilav gibi kuru olanları da leğene koyar elime tutuştururdu. 


yani, ben her gün dükkan ile ev arasını, öğlen dolu, akşam boş; bakır kova ile gider gelirdim. 


sıtıl meselesi böyle, gelelim birlikte rock konserine gidişimize 🙂


bir akşam yine elimde boş kaplar olduğu halde eve doğru yola çıktım. bir kaç yüz metre ilerlemiştim ki topçu meydanından -evet, topçu meydanı; tarihin verdiği isimler keyfe keder değişmezler- tanıdık melodilerin yükseldiğini duydum. 


merakıma yenik düşüp o tarafa doğru seğirttim. arama noktasındaki memur ağabey, sıtılım ile ilgili tereddüt yaşasa da bana yol verdi.


miting alanında kurulan sahnenin etrafında kırk kişi ancak vardı. onlar da kerhen gelmiş olacak ki covid’den yıllarca önce sosyal mesafe örneği sergiliyorlardı. 


yirmi sekiz şubat sürecinin ürünü demokratik türkiye partisi’nin mitinginde, o dönem borçları sebebiyle çok da iş seçme şansı olmayan haluk levent, kırk kişiye özel konser veriyordu. 


tabii bir de ben ve bakır sıtılıma… 


bir süre sonra dtp genel başkanı sema küçüksöz de kafa sallamaya başlayınca ortam absürt komedi filmlerini kıskandıracak bir hal almıştı… 


bir rock yıldızı, headbang yapan bir genel başkan ve onların bir metre önünde kirli bakır sıtılıyla tempo tutan ben... 


soruyorum şimdi size, ben nasıl unutayım bakır sıtılımı?


 



fotoğrafa derkenar

yaşam, zaman denilen esrarengiz tünelden geçmek için verilmiş bir tek yön bilet. 

anı donduran ve fotoğraf dediğimiz mucizevi buluş ise, o yolculuk sırasında tünelde bıraktığımız çentikler gibi.

 mucizevi dedim zira fotoğraf makinaları, objektifine sığanları dondurmakla kalmaz, bir sinopsis misali yaşam periyodumuzun bir kısmını da, usta bir yazarın satır aralarına yerleştirdiği metinleri kıskandıracak biçimde, fotoğraf karesinin pikselleri arasına saklar. 

öyle ki dijital teknoloji geliştiricilerinin bugün hala emekleme aşamasındaki, görüntüye tat ve koku ekleme çabaları, fotoğrafların zaten varoluşu itibariyle haiz olduğu özelliklerdendir…

işte size, hayatımın en anlamlı pasajlarından biri olan pasaj günlerimden bir kare fotoğraf. 

urfa’daki  terzi dükkanımızın kapısında, arkam bulvar pasajının ortak alanına dönük poz vermişim.

 tek bakışta yaşam yolculuğunu tamamlamış nice pasaj esnafının sesi ve görüntüsü sökün ediyor hatıraların sisli aleminden. 

üzerimdeki kıyafetlerin her birinin alınış hikayeleri, pazarlık safhalarına varıncaya dek hatırlatıyor kendini. doksanlarda çocuk olmanın, yeşilçam’ın meşhur repliğiyle fakir ama gururlu günlerin hazzı buruk bir gülümse olarak yansıyor yüzüme. 

esnaf çocuklarının çabuk büyüdüğünü, milli eğitimin tedrisatıyla eşzamanlı hayat okulunda da okudukları gerçeğini hatırlıyorum.

belki de bu sebeplerle, “bir anda uzun yıllar aşar hâtıralarla; / insan ona derler ki yaşar hâtıralarla…” mısralarının atsız beğ’in muhayyilesinde, bir fotoğraf albümünün sararmış yapraklarına dikkat kesilmişken şekillendiğini düşünürüm hep… 

#doksanlar #urfa #mazi #çocukluk #childhood #nineties #ninetiesfashion


 

bir elimde poşete güzelce oturtulmuş bakır leğen, diğer elimde bakır kova var. dükkana yemek götürüyorum.  tam hükumet binasının karşısına gelince adımlarım seyreliyor. gazete bayisinin önünde çakılıp kalıyorum.

vitrinin büyük kısmında sadece adları görünen siyah poşete sarılı muzır neşriyat var. sağda dar bir yerde ise sezgin burak’ın şaheseri tarkan ile suat yalaz’ın efsanesi karaoğlan var. 

o köşeden gözümü alamıyorum. kapaktaki her detayı hıfzedene kadar inceliyorum. bayinin asabi sahibi ters ters bakmaya başlıyor da öyle çekiyorum arabamı dükkânın önünden…

bir fırça da dükkana gelince yiyorum. yine niye sallana sallana geldim diye. yemekler buz gibi olmuş, hep benim yüzümden, zaten dünya adam olsa ben olmayacağım. böyle zamanlarda en iyisi bir eksik icat edip, yavaştan tüymek. aa ekmek az koymuş annem deyip, kirişi kırıyorum.

geldiğimde aşayiş berkemal vaziyette… hüseyin abime usulca sokuluyorum. “abi abi karaoğlan’ın yeni macerası çıkmış, duydun mu?” diye… abim gülüyor. babamı kolaçan edip, çekmeceden ucunu gösteriyor “bu mu?” diye... gözlerim faltaşı gibi açılıyor. 

çizgi roman okuyan adam hayta olur. işsiz güçsüz tiplerin işi. babam çok kızıyor bu yüzden de o dükkandayken, karaoğlan genel ahlaka mugayir neşriyat nev’inden değerlendiriliyor. 

abim iyice okuyacak, zevkini alacak ki bize versin. kritik bekleme süreci böylece başlıyor. bütün şartlar birden yerine gelecek. çaresiz, drima iplik kutularının arkasına karaoğlan’ın başka hiçbir yerde yayınlanmayacak maceralarını çizip bekliyorum…

böyle kıymetliydi işte karaoğlan. milliyetçi, yakışıklı, savaşçı, esprili, seküler, çapkın ve kıvrak zekalı… bir yeniyetme için daha iyi bir rol modeli olur mu? her sayfasını ezbere bilir yine dönüp dönüp tekrar okurdum…

eski ve güzel günlere dair ne varsa, yavaş yavaş gömülüyor zaman denilen karanlık okyanusa… karaoğlan’ı hayatımıza katan suat yalaz da iki yıl önce bugün girdi, o derin sulara…

#karaoğlan #suatyalaz




bazı kişilerin hayatınıza ne zaman girdiğini tam olarak kestiremezsiniz. hafızanızı ne kadar zorlarsanız zorlayın, ilk tanışmaya dair bir ipucu bulma şansınız yoktur. sanki, söz konusu eşhasın varlığı hayatınızda sizinkinden bile daha geriye dayanıyordur. benim de kolombo ali amcaya dair ilk anılarım oldukça muğlak. onu ilk görüşümü, hakkındaki ilk intibaımı anımsamam mümkün değil.

dükkanımıza envaı çeşit divane, meczup, deli gelip giderdi. bunları, çeşitli davranışları, hastalık sebepleri vb. özellikleriyle bir şekilde sınıflandırmak mümkündü. fakat bu tanıma uymayan tek profil kolombo amcaydı. aslına bakılırsa şahsına özgü tutum ve davranışlarıyla kolombo amca, akli muvazenesi yerinde olmasına rağmen meczuplara tanınan tüm imtiyazlardan yararlanan biriydi.

kolombo ali amca bir koala kadar tembeldi. iliştiği iskemlede akşama kadar hiçbir hayat belirtisi göstermeden oturabilirdi. ama bu üşengeçliği doğuştan gelen bir hususiyet değil, kolombo amcanın doğrudan kendi seçimiydi. zira yıllar sonra biz urfadan ayrılınca kolombo amca, gidip kasapta yemek yaptırmaktan, fatura yatırmaya babamın eli ayağı olmuştu.

serkeş görüntüsü ve pasaklı elbiseleri sebebiyle mi seksenlerin meşhur komiser columbo’sunun adı verildi ona yoksa komiser gibi bilinçli bir vurdumduymazlık halini seçip aslında gayet akılllı olması sebebiyle mi bilemiyorum. lakin bu lakabın cuk diye oturduğu gerçekti. kolombo amca hiçbir hayat belirtisi göstermeden uyuklarken, ehemmiyetli bir konu geçince, bir anda isabetli bir tespit yapardı…

bir de muhalifti kolombo amca, muktedirlere karşı doğal bir öfke barındırıyordu. alarm kurmuş gibi saat başında uyanır, “yeğen radyoyu aç” derdi. haberleri dinlerken, evren’den başlayarak, özal’a, demirel’e, tansu çiller’e… hasılı kişilerden bağımsız, erk sahibine öfkesini gün yüzü görmemiş cümlelerle söylerdi. kolombo bu haliyle dünyanın ilk pasif anarşizm akımını başlatabilirdi ama hulghu yoktu… 

rahmet olsun…  

(*hulgh: bir şeyi yapmaya karşı ruhsal ve fiziksel eşgüdüm sahibi olma hali -urfa ağzı-)

18 Mart 2022 Cuma

 

bizim araba da bencileyin modern çağa ayak direttiği için, cd, usb vb. teknolojik imkanlardan mahrum. bu sebeple hala düzenli bir radyo dinleyicisiyim. düzenli dedim çünkü radyo ile teşriki mesaimiz çok eskilere dayanıyor. henüz okuma yazma bilmezken evdeki transistörlü radyonun düğmelerini gelişigüzel çevirir, hiç bilmediğim kelimeler duyunca da bu büyülü cihaza hayranlığım bin kat daha artardı. akşamsa trt’nin dalgasını değiştirdiğim için bi ton fırça yer, ablam trt’yi bulana kadar divanda dertop olur büzüştükçe büzüşürdüm…

sadece evde değil, bakkalda, fırında, babamın dükkanında, halamın evinde, çay ocağında, minibüslerde… hasılı kelam hayatımızın arka fonunda hep radyo vardı doksanlarda. yanılmıyorsam doksanların ikinci yarısında özel radyo furyası başladı. babam ve onun akranları devletin sesi olan o ciddi aletten, zırzop zırzop konuşulmasına kızsa da, biz gençler mutluyduk. hele hele aramızda cesur olup, istek parçasının ardına sevdiceğinin ismini ekleyebilenler, ertesi gün okula; dağa son kazmayı az önce vurmuş ferhat’ın mutluluğuyla gelirdi…

sonra bizim çocuk aklımızla bilemediğimiz sebeplerden dolayı özel radyolar kapatıldı. lakin o sihirli aletin sesini kısmak her babayiğidin harcı değildi. bir anda bu durumu prosteto etmenin alamet-i farikası siyah kurdeleler, pıtrak gibi çoğaldı. yakalarda başlayan kurdele nümayişi çok sürmeden, arabaların antenleri, evlerin balkonları… yayılarak bir içtimai harekete dönüştü. şimdiki z kuşağının protest tavrının altyapısında ne var bilemem ama bizim x ve y kuşaklarının kalbinde filizlenen anarşizm tohumlarını bu radyo protestolarının suladığına kalıbımı basabilirim.

radyo biraz da kaşık gibi… nasıl üretildiyse öyle kalan, alternatifi yapılamayan, evrensel kabul görmüş, basit, kolay erişilebilir, kullanışlı… belki de üstüne çullanan onca, teknolojik teçhizatı her seferinde bir şekilde alt edip, kendi alanını korumasının arkasındaki tılsım, bu sade yapısında mündemiçtir. düşündeşinize, plaklar, walkmanlar, discmanlar, empeüç çalarlar, teypler, cdler, dvdler, bluraylar hepsi gitti; radyo, doğu perinçek gibi hep burada…


efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...