yitik bir şehre ağıt…
bir
cenaze çıkıyor yusuf paşa camii’nden, ellerden bir denizde dalgalanan
sal misali, yalpalıyor tabut. gençler ağır havayı mümkün olduğu kadar az
solumak için, koşar adım, son durağa götürüyor cenazeyi.
arkadansa; gözleri nemli, belleri bükük, adımları düzensiz ak sakallılar geliyor. şehir onları birbirine benzetmiş. yıllardır güneşin kavurduğu kahverengi tene, dertlerin ağarttığı beyaz saçlara sahip yaşlılar. kadim kentin kültürünü omuzlarında taşıyormuşçasına yorgun düşmüş son urfalılar.
bej
rengi pantolonlarının altında örgü deriden kösele ayakkabıları var.
daracık sokaklarda doğmuş, tetirbelerde oynamış, kabaltılardan geçmiş,
büyüklerin meclisinde edep erkan; ustaların rahle-i tedrisinde zanaat
öğrenmiş ihtiyarlar.
beyhude çabalıyor, yetişip omuzlamaya
tabutu. bir ömür hemhal oldukları güneş, artık düşman olmuş onlara.
gömleklerinin yakasıyla enseleri arasına sıkıştırdıkları mendil,
sırılsıklam olmuş daha camiden çıkmadan. kendini zorlayıp yetişen olsa
bile, ne mazide övgüyle bahsedilen yüreği, ne de geçmişte bükülmeyen
bileği müsaade ediyor, son görevi ifaya.
son urfalılar bunlar;
yeri geldiğinde haksızlığa dur demek için, yeri geldiğindeyse dağ
gezilerinde arkadaşlarına kebap yapmak için cebinde çakıyla gezen; ilim
erbabına, sanatkâra, yaşlıya, ataya, babaya hürmet eden, yolda gördüğü
çocuğa cebinden çıkarıp şeker veren, hayatın zorluklarına karşı çelik
gibi dik duran ama naif ruhunu hiç kaybetmeyen, en az birkaç makamda
kafasını gözünü yarmadan türküleri terennüm edebilen, koca çınarlar;
yürüyorlar, tabutun ardı sıra…
türküsü, anadili, örfü, ananesi,
atasözü, sevdası, derdi… özbeöz türkçe olan amma velakin imparatorluk
bakiyesi olmanın inceliğiyle, ola ki zülfü yâre dokunur diye; kendine
türk, türkmen yerine, şehrin yerlisi diyen bir nesil; bin yıllık yurda
veda ediyor. kabristana doğru aheste yürürken, ezeli nasıl benzerse
kerkük ile ahvali de benzer kentlerine ağlıyor onlar.
sadece tabuttaki
merhumeye değil, doğup büyüdükleri şehre veda ediyorlar. müteveffayla
birlikte, bir şehrin kültürü de gömülecek az sonra toprağa. son
konuşanıyla birlikte yitip gitmiş iptidai bir dil gibi, unutulup
gidilecek, bir şehrin örfü, ananesi…
son hoyratlar okunacak, uzun
havalara zılgıtlar karışacak. sıra gecesinin toplandığı odalar
kaybedilmiş müdavimlerin yasına sahne olacak. çiğköftelerin yoğrulduğu
mağaralar ceylanlara kalacak. mübalağanın yeşerdiği topraklar, alışmadık
sessiz bir vedaya tanıklık edecek. bu son nesille birlikte, bir şehir
de gidecek. taşı toprağı değil elbet; ruhu yitecek…
#urfa #urfakültürü #şanlıurfa
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder