9 Mayıs 2025 Cuma


dükkanda tarkan var, evde ise he-man. hüseyin abim sezgin burak’ın şaheserinin hiçbir sayısını kaçırmıyor. maryo’nun kuşları, gümüş eğer, mars’ın kılıcı… ben de tarkanları okuyup, eve koşuyorum, he-man’in yeni bölümünü kaçırmayayım diye. he-man aslında eternia prensi adam. bunu biliyorum ama tabii ki ne iskeletor’a ne de yardakçılarına çaktırıyorum. tıpkı tarkan tebdili kıyafet roma imparatorluğuna girdiğinde olduğu gibi çok ketumum.

he-man gücünü gölgelerden alıyor. tarkan ulusların en büyüğüne mensup oluşundan. he-man’in en sadık adamı orko fakat faydasından çok zararı olan türden. tarkan’ın kulke’si var. o da safderun elbette. tarkan’ın sırtına yük. he-man’e destek gelirse teela’dan geliyor. tarkan’a bige’den. hayvanat aleminde de denklik var. he-man mütemmim cüzü atılgan, tarkan’ın en az kendisi kadar şöhretli yoldaşı ise kurt; nam-ı diğer “atıl kurt”

iskeletor he-man’i alt etmek için çeşit çeşit dalavere çeviriyor da tarkan’ın hasımlarının eli armut mu topluyor zannettiniz. hain kostok’u tanısaydınız iskeletor’un ancak cürmü kadar yer yakabileceğini o zaman anlardınız. iskeletor’un destekçileri de var biliyorum elbette. şeytan lyn ile büyücü goşa yarışmaz mı peki? hordak çok mendebur da horasius umre parası biriktiren amca mı yani? he-man envai çeşit yaratıkla mücadele ediyor tamam peki tarkan; az bir şey mi ahtapotla boğuşmak?

hasılı tarkan nasıl janti bir abimizse he-man de aryan görünümlü ve eternialı olsa da yiğitlik bakımından türk gibi güçlüdür. ee birini okuyup, diğerini izleyen ben iflah olur muyum? elbette hayır. ikinci kattan inşaat kumuna mı atlamak dersin, briket inceliğindeki duvarda koşmak mı? kolaysa yapma. he-man imajın bir anda prens adam’a döner mahallede. tarkan’lıktan tenzili rütbe ile kulke oluversin o saat…

iskeletor’u alt edemedik belki roma içlerine de giremedik ama urfa devlet hastanesini ve karakörü’deki kırık çıkıkçıyı mesken tuttuk. bugün hala saçımı üç numara yapamam kafamda he-man’likten ve tarkan’lıktan kalma yarık izlerinden mütevellit. resimde de ayağımda he-man’li çizmemle poz veriyorum, yine bir badireyi ölmeden atlattım diye kesilecek adak kurbanın başında. birazdan koyuna, ‘hadi atılgan’ ya da ‘atıl kurt’ diyeceğim.


#urfa #he-man #tarkan #çizgiroman

1 Mayıs 2025 Perşembe


emek deyince bir öğretmen çocuğunun aklına nasıl faranjitli annesi geliyorsa, bir berber çocuğu emeğin anlamını babasının siyatikli bacağında buluyorsa benim için emek bir ihtiyar beli misali bükülmüş parmak demektir.

bizim terzilik macerası çok gerilere gidiyor. idris peygambere dayandığına emin olduğum mesleki şeceremizin kayıtlı kısmı bin sekiz yüzlerin sonunda iyi bir terzi olan zeliha nineme dayanıyor. iğne-iplikle ilişki kadınlarda alt soyda da devam etmiş üç büyük halamızın ikisi, annem, halam, annemin amcası kızları, dayısı kızı… kadınlarımız parmaklarına daha yüzük takmadan yüksük takmış…

kadınlar böyle de erkekler farklı mı? elbette değil. babamın meslekte yetmişinci yılı geride kalıyor. dayım uzun süre terzilik yapmış. amcam da inşaat işine girmeden önce terzilik olmasa şapkacılıkta iğne iplikle mesai yapmış. abimlerin ve benim de epeyi yılımız terzi dükkânında geçti…

terzi dükkanına adım atan çırak evvela yüksük –urfa deyimiyle üsküf- kullanmayı öğrenir. bunun için nesiller boyu kullanılan yöntem devreye girer. yüksük takılacak parmak, bir kumaş parçası bağlanarak, avuç içine doğru bükülüp sabitlenir. on günlük süreç sonunda açılan bağın ardından parmak, artık bir terzi parmağına dönüşmüştür. o bükük parmak bir daha dümdüz olmaz.

terzi parmağı deyince de aklıma urfa terzilerinin medarı iftiharı mustafa dişli gelir. bir urfaperver olan mustafa dişli amca, dernek başkanlığının yanında aktif siyaset de yapar yıllarca. kaç darbe, muhtıra atlatır mustafa amca. ancak on iki eylül cuntası onu ömrünün son deminde yakalar.

mustafa amcanın yorgun bedeni insanlık dışı muameleye dayanamaz. belki de elimizde ölmesin korkusuyla salarlar. dışarı çıkınca babamın yanına gelir. babam moral olsun diye, “eyisen mustafa abi şükür” der. mustafa amca dolu gözlerle, “ne eyisi urfalı, anamızı s…” der. babam bu anı her anlatışında, ağlayarak yüksük parmağını kaldırır, mustafa amcanın ahvalini tasvir için bükük parmağıyla, “beli ha bele olmuştu…” derdi.

benim bir mayısım, iğne ile maişetini kazananların bükük parmakları, bükük belleridir.


#urfa #mustafadişli #birmayıs #emek #yüksük #terzilik

28 Nisan 2025 Pazartesi


çocukluğumda pikniğe gidiyoruz yerine, dağa gidiyoruz derdik. ovanın bunaltıcı sıcağından kaçıp mağaraların serinliğine sığınma ihtiyacı, zamanla dile bu şekilde girmişti. urfalı erkekler dağa yatılı gider, bu süre zarfında yemeklerini kendilerini pişirirdi. gecenin sessizliğinde dağdan yayılan nağmeler kentin üstüne inerdi. babam kırklı yıllarda dedemle dağa gittiğini, bir dönem fatih terim’in mütemmim cüzü olan hemşehrimiz müfit erkasap’ın amcası durak erkasap’ın da onlara kazanla helva yaptığını anlatırdı.

benim dağa gitme maceramsa urfa’da “şıh maksut” adı verilen, ahmed yesevi’nin anadolu’nun islamlaşması için yolladığı alperenlerden şeyh mesut’un metfun bulunduğu selçukî tarzdaki türbesinin çevresinde yaptığımız pikniklerden ibaret. hafızamı zorladığımda türbe çevresinin bitki örtüsüyle kaplı olmadığını hatırlıyorum. fakat dilek tutup içinden geçilen delikli taş başta olmak üzere mistik atmosfer, urfa kadınları ve onların eteklerinden tutan biz çocukları kendine çekmeye yetiyordu.

şıh maksut çevresi anneler tarafından pek tekin görülmez, çocuklar bu hususta sıkı sıkı tembihlenirdi. bu kanının altında bölgenin sosyoekonomik geri kalmışlığı kadar adının hafızalarda bıraktığı iz de çok etkiliydi. türbenin yanı başındaki “kötüler” isimli mahalle şüphesiz, annelerin koruma içgüdülerinin fazla mesai yapmasına yetip artıyordu. aslında mahalenin adı, bölgeye ilk yerleşen “kutiler” isimli azerbaycan kökenli aşiretten gelse de zaman içerisinde halk dilinde kötüler’e evrilmişti.

kötüler mahallesi, urfa’nın sur dışındaki ilk yerleşim noktası. merkezden uzaklık, mahalleyi uzun yıllar kaçakçılığın merkezi yapmış. işte, o mahallede doğan gazeteci yazar mehmet faraç da, aynı ismi verdiği kitapta muhitin en şaşaalı dönemi anlatmış. kitap öykü türüne sınıflandırılsa da faraç’ın anlatısı hem içerdiği dönemsel tahliller hem de bireysel tanıklığıyla tarihi bir vesika niteliği taşıyor.bu cümleler sizde didaktik bir metinle karşılaşacağım hissi uyandırmasın. bilakis faraç, kalemiyle öylesine duygu yüklü bir atmosfer yaratıyor ki okuyucuyu kötüler mahallesine dahil ediyor. hele dağ yatılarını anlattığı bir bölüm var ki pek az metin bana bu denli zevk vermiştir.

#urfa

27 Nisan 2025 Pazar

 


sosyal medyada bazen çok hoşuma giden yorumlar oluyor. birini daha önce paylaşmıştım. “urfa diye bir yer olmasa bile sen urfalı olurdun” demişti arkadaş. yirmi üç nisan vesilesiyle paylaştığım fotoğrafıma da ilginç bir yorum geldi. “duruşu hiç çocuğa benzemiyor” demiş bir arkadaş. sonra o gözle fotoğrafa bir daha baktım ve yorumu yapan arkadaşa hak verdim.

peki, beni o çağların çocuklarını erken olgunlaştıran şey neydi? yok, öyle büyülü bir formül falan vermeyeceğim. hatta karpuzun olgunlaşma süreci ile aynı deyip, iyice basite indirgeyebilirim. beklemek. evet günümüzde çocuğun gelip ailenin tam merkezine oturmasıyla lügatimizde gitgide silikleşen sabır mefhumu bizim hayatımızın özetiydi. benim kuşağım “seneye” diyerek geçirdi çocukluk ve yeniyetmeliğini…

o nahif şarkıdaki gibi ankara’dan abim geldiğinde valiz açılır, siparişlerimiz yoksa, “seneye” derdi annem. bayramlık alırken, beğendiğimiz esemsport değil de gündelikte de kullanacağımız kundura alınır, “seneye” diyerek dindirilirdi gözyaşlarımız. doğum günlerinde yaş pasta hayallerimiz evde karbonat kokulu kekle birlikte yıkılırken, o sihirli kelime avuturdu bizi: “seneye”

bırak alışverişi, balkanlardan gelen soğuk hava dalgası bile urfa’ya bir türlü uğramaz, kardan adam yapma hayallerimiz bile müflis tüccarın borç defteri gibi mütemadiyen “seneye” devrederdi. ilkokula başladığımda annem “seneye” de giyerim diye önlüğümü o kadar büyük dikmişti ki, sınıftaki yeşil gözlü subay kızı neslihan’ın eteğinden bir iki parmak daha uzundu. 

hasılı “seneye” atlı oldu biz yayan, kızılelması her fetihten sonra uzaklaşan türk ordusu gibi koştuk peşince. “seneye” merdanesiyle yoğrulmuş çocukların gözleri de haliyle anlık heyecanlarla kıpır kıpır değil, “seneye” bakışıyla mütevekkil ve sabır doluydu…

(fotoğraf notu: ben, yeğenim ilknur ve “seneye” büyüyüp binmek istediğimiz bisikletimiz: bozkurt…)


#urfa #doksanlar #nineties #nostalji #albumdenyansiyanlar #urfatarihi

21 Nisan 2025 Pazartesi


efendim, urfa ve fırın bahsi umduğumun üzerinde dönüş aldı. anladım ki fırın deyince akan sular duruyor. o halde külünçeyi ele almanın tam zamanı. öncelikle külünçe urfa’ya ait tescilli bir lezzet. bilmeyenler için açmak gerekirse aylarca bayatlamadan kalabilen tuzlu ya da şekerli bir çörek türü.

urfalı olmayan arkadaşlar, “ee bu bizim falanca işte…” diyecektir. pek haksız sayılmazlar. külünçe, muhtevası, yuvarlak şekli ve bin küsür senelik bilinen tarihçesiyle urfa adına tescillenmiş olsa da hemen her bölgede türevlerine rastlamak mümkün. hatta dünyanın dört bir yanında da üretim ve tüketim gerekçeleri benzer çörekler mevcut.

evet, bu lezzetli katık yüzyıllardır urfa’da yapılmaya devam ediliyor. (yok abartmadım. dördüncü asırda urfa’da savaşçılar için külünçe yapıldığına dair yazılı kaynaklar var.) ister kız olsun ister erkek hemen her urfalı çocuk da mutlaka külünçe yapımının bir yerinde rol almıştır. misal ben yıllarca külünçelere fırına götürmeden önce bizim eve özgü nakışı basmak ve iyi pişmelerini sağlamak üzere onları çatallamakla yükümlüydüm.

külünçeyi urfa’nın yerlileri yani türkmenler genelde ramazan öncesinde, aşayır dediğimiz kürt ve arap komşularımız ise bayram için yapardı. her ev kendine has ufak değişiklikler yapsa da külünçe için mahlep, ekşi maya, yumurta sarısı ve attarların bir araya getirdiği baharat karışımı (külünçe dermeni) olmazsa olmazdır. 

külünçe kelimesinin etimolojisi için fikir birliği yok. türkçe gülinçe diyen de, ermenice ‘klice’ye de dayandıran, farsça külçe kelimesini köken belleyen de var. ertuğrul çağbayır ise kelimenin yunancadan geldiğini not düşmüş sözlüğüne. neyse ki urfa işi sağlama almış. çok eski yerleşim yerlerinden birinin adının külünçe oluşu kadim kent için bu lezzetin tapusu niteliğinde.

bilgi yükü fazla oldu. renk katsın diye doksanlardan bir notla bitireyim. terörün azgın dönemlerinde bir ara mekap ayakkabı ile birlikte külünçe de sakıncalı listesine girmişti. sivil polislerin fırında normalden fazla külünçe yapımını takip ettikleri söylence olarak şehirde epeyi dolaştı. aslı astarı var mıydı bilmiyorum. lakin bu da toplumsal tarihten bir külünçe anekdotu olsun

📷 @burhanakar63

17 Nisan 2025 Perşembe


efendim, urfa’da fırın akademisi eğitimi yaklaşık yedi sekiz yıl sürer. hoş, benim gibi tekne kazıntısıysanız bu süre uzadıkça uzar ama bu akademide pek çok şey öğrenilir.

evvela hiyerarşi fırın akademisinin olmazsa olmazıdır. lakin fırın önü sınıflandırması ne askeriyedeki gibi rütbeye bağlıdır ne de çalışma hayatındaki gibi idari pozisyonlar etrafında şekillenir. tamamen yazılı olmayan kurallar geçerlidir.

misal, yaşlı teyzelerin fırında önceliği tartışılmaz. onlar az ötede durup, çağırdıkları bir çocuğa para verdiği an, fırın önündeki kalabalıkta bir dalgalanma olur. emanetçi sabi kendine açılan koridordan teyzenin ekmeği alıp hemencecik dayzeye teslim eder.

yine janti abilerin, yıllarca sıra bekledikleri fırına, olur da yirmi ila otuzlu yaşlarda gelmeleri gerekirse, mahallenin çocukları, blujinli, briyantinli saçlı abilere hayranlıkla yol açmayı kendine vazife bilir.

bir de elli yaş üzeri midesine düşkün amcalar vardır ki onların forsu paşa da yoktur. ellerinde tepsiyle belirdikleri an, “abey sen zahmet etmeseydiy” diyerek çırak ona koşturulur. bir yandan yemeği fırının en prestijli yeri olan “koltuk”a atılır, bir yandan da “çıktı mı eve yollarız” abi diyerek, gönlü hoş edilir.

fırınların önü uygunsa çocuklar yemeği pişene kadar hemencecik bir oyun kurar. böyle durumda bir göz şatır adı verilen ve sıcağın önünde durmasından mütevellit sürekli öfkeli olan abinin küreğinde olmalıdır. zira, yemek çıktığı an fırının önünde bitilmezse, tepsinin içindekilerden önce fırça yemesi mukadderdir.

fırın akademisinin en acemisi urfalıların “kerib” dediği bu kutsal kentte doğmayanlardır. bir heves patlıcan biberini alan ekseriyeti memur bu şahıslar, bomba imha uzmanı titizliğinde işe girişseler de pek mesafe kat edemezler. nihayet oradaki çocuklardan biri “abey yardım ediyim” deyip şişi kapar ve yabancının şaşkın bakışları arasında bir dakika içinde sebzeler fırına atılmış olur.

buraya kadar iyiydi gel gör ki deplasman fırını kabusuna henüz değinmedim. bir mahalledeki üç ya da dört fırın pazar günleri sırayla çalışır. böylelikle ayda en az üç kez huyunu suyunu bilmediğin bir fırına gider, orada ayrı bir eğitime tabii tutulursun işte o fırın akademisinin erasmus’udur…

5 Nisan 2025 Cumartesi


dayım henüz beşikteyken anasını kaybetmiş. hayata onu koruyup kollayacak biri olmadan başlamış yani. tırnaklarıyla kazıyarak denir ya hani, sahiden öyle elde etmiş her şeyi. belki de bu sebeple hayatta tanıdığım en müdanasız adamdı. hiç kimseye eyvallahı yoktu. 


yiğitliğin raconunu bilirdi. gençliğinde gerektiğinde bileğine davranırmış ama ben kendimi bildiğimde daha sakinleşmişti. buna rağmen açılım sürecinin en patırtılı zamanında örgüt sempatizanı bir genci parkta elinden zor almışlardı. 


piç kurusu, dağda ölenlerin gömüldüğü yere “şehitlik” tabirini kullanınca camiden çıkmış parkta hava alan dayım, “şehit, bayrak namus uğruna ölenlere denir. sizinkiler bok yoluna geberdi. onların mezarına ancak bir değil, iki değil üç bulgur kazanı pislik yakışır” deyip boğazına sarılmıştı. 


bu olay yaşandığında dayım altmışı geride bırakmıştı. esasen dayım siyasete ve siyasilere inanmazdı. lakin yalın kılıç çıktığı hayat yolculuğunda uğruna kan dökülecek kutsalları vardı. vatan mefhumu da onlar arasındaydı.


cömertti. ama bugünün dünyasında anlamlandırabileceğimiz bir verme iştiyakı değildi bu. oturduğu ev ve etrafındakiler değişse de salonda upuzun bir sofra hep baki kaldı. o sofra çocukları, torunları, yeğenleri büyüttü. bir başına çıktığı hayat yolunda etrafına kocaman bir kalabalık topladı. 


ailemizde ilk araba alan da oydu. siyah steyşın toros’u her acı günde her hayırlı işte çeyrek asır boyunca başroldeydi.daha pek çok şey var yazılacak. fakat şu kesin ki biz bırak yerini doldurmayı tırnağı bile olamayız. koca yüreğinde yiğitlikle merhametin, cömertlikle adaletin yarış halinde olduğu bir aslanı kaybettik. mekanı cennet olsun ki inşallah öyledir…

2 Nisan 2025 Çarşamba


kutsal kitaba göre insanın ham maddesi: toprak. bundan dolayıdır ki yeryüzündeki pek çok topluluk ve inanç grubu ölülerini devrini tamamlamak üzere toprağa veriyor. ondan geldik dönüş yine onadır ayeti, soyut anlamda tanrı’yı işaret ettiği kadar somut biçimde toprak gerçekliğini vurguluyor.

bana kalırsa toprağın insanla münasebeti sadece başlangıç ve bitişle ilgili de değil. hayat yolculuğu sırasında insan toprak tarafından bir mürebbiye gibi şekillendiriliyor. bunu ilk urfa’da tüm yaşlıların hem huy hem suretçe birbirine benzediğini fark ettiğimde anlamıştım. 

o günden sonra toprağın dönüştürücü gücünü her gittiğim yerde gözlemlemeye devam ettim. öyle ki bir şehrin insanı fikir, inanç vs. olarak kendi şehrinde yaşayan zıt taraftaki insana, sair bir yerde yaşayan fikirdaşı, yoldaşı, mezheptaşından daha yakın oluyor.

şimdiye dek bu konuya kafa yormadıysanız, gâvur mahallesi kitabını okuyunca gerçekliğin ayırdına daha iyi varacaksınız. mıgırdıç margosyan kitapta gerçek hayattan öykülerle, kırklı ve ellili yıllardaki diyarbakır’ın ermeni cemaatini anlatıyor.

lakin karakterler, mekanlar ve olaylar o kadar tanıdık ki sadece isimleri değiştirseniz hikayeler pekala anadolu’nun bir başka bölgesinde geçiyor diye de okuyabilirsiniz. her öyküde, toprağa saldıkları kökün oradaki ermenileri, ortak değerler çerçevesinde nasıl beslediğini ve ‘biz’e nasıl dahil ettiğini görmek mümkün…


#gavurmahallesi #mıgırdiçmargosyan #kitap #okudumbitti #kitapönerisi #bookstagram #diyarbakır #ermeni #öykü #books

24 Mart 2025 Pazartesi

insan ömrü çok kısa. her mükemmel kitabı bitirirken bunun ayırdına daha iyi varıyorum. başımı kaldırmadan okusam dahi harikulade kitapların binde birinin kapağını açamadan ömrümü tüketeceğim. elbette diğer yanda, bu kısacık hayat serüveninde muazzam bir kitaba denk gelmek gibi bahtiyarlık yok.

urfa ziyaretimde, rızvaniye sahaf’a uğradım ve abdürrahim ağabey bu kitabı çok seversin diye önerdi, canlarına değsin’i. fakat yanıldı, çok sevmedim; aşık oldum.

mehmet saraç’ın kaleminden çıkan canlarına değsin, bir hatırat. hemşehrim, altmışlardan seksenlere uzanan üç farklı on yılda özyaşam öyküsünü ve şüphesiz bununla paralel biçimde urfa’yı anlatıyor. elbette bu süre zarfında yaşanan toplumsal, siyasal değişimleri de…

saraç her urfalı gibi şikemperver. nitekim kitapta urfa yemekleri ve yemeğin urfa kültüründeki yeri hayli yer kaplıyor. öyle ki yazar, bahsi geçen yemekler için ayrı bölümler açıp, bağlamdan kopmadan onların tarifini veriyor. düşünün, ne kadar leziz bir kitap…

eserin odağında urfa olsa da, müellifin ilk çağlarını geçirdiği nizip ve gençliğinde yolunun düştüğü istanbul ile ankara’ya dair de kıymetli notlar var. eser bu yanıyla okuyucuya, türkiye’nin değişim ve gelişim yıllarını bu kentlerdeki içtimai hayat üzerinden gözlemleme imkânı sunuyor.

bu anlattıklarıma bakıp iki noktada yanılabilirsiniz. öncelikle, kitap urfa ekseninde geçiyor bu sebeple sadece urfalılara hitap ediyor, diye düşünmeyin. tanpınar’ın beş şehir’i nasıl anlattığı kentlerin ötesinde bir klasiğe dönüştüyse, canlarına değsin de billur gibi dili ile her okurun zevk alacağı bir yapıt. ikincisi de kesinlikle bir güzelleme ile karşı karşıya değiliz. bilakis kitap eleştirilecek yerde lafını sakınmayan, devrimci bir bakış açısı ile kaleme alınmış.

şahsen elimde bir imkan olsa her urfalıya canlarına değsin’i mutlaka okuturdum. hele de eğitim çağındaki gençlere kentin yakın tarihini ve döneme dair portreleri öğrenmeleri için okullarda zorunlu tutardım. 

mehmet saraç, ‘canlarına değsin’ demiş, dileği gerçek oldu. bu kitap hem yüreğime, hem ruhuma hem zihnime hasılı, canıma değdi, değmekle de kalmadı alabildiğine derin bir iz bıraktı.

#canlarınadeğsin #mehmetsaraç #urfa #urfatarihi

20 Mart 2025 Perşembe

-osman sınav’ın ardı sıra, ülkücü sinema ve sinemada ülkücüler- 

osman sınav’ı daha pek çok işe imza atacağı bir çağda zamansız kaybettik. sınav’ın adı şüphesiz hayata geçirdiği projelerle türk sinema ve dizi sektöründe hep anılacak. fenomene dönüşen karakterleri türk sosyolojisine çalışma alanları oluşturalı hayli zaman oluyor. ancak osman sınav’ın vefatı türk milliyetçileri için ayrı bir ehemmiyete haiz.

zira doğrudan ülkü ocakları’nda yetişen sınav, ömer lütfi mete ile birlikte milliyetçilerin sesinin en cılız çıktığı saha olan televizyon ve sinema dünyasında harika işler yaparak kalıcı mevziler elde ettiler. bugün ethem arslan, yasin usta, ozan bodur pek çok genç türk milliyetçisi kendi kimlikleriyle bu alanda üretim yapabiliyorsa, şüphesiz osman sınav’a teşekkür borçuluyuz.

biz yıllar boyu milliyetçi sanatçıların popüler kültüre eklemlenmesinin hayalini kurduk. mustafa yıldızdoğan, ahmet şafak, ali kınık bazı parçalarıyla bunu başardı da. ancak osman sınav’ın (ve şüphesiz mütemmim cüzü ö. lütfi mete’nin) yaptığı bunun çok ötesindeydi. onlar popüler kültüre kendi fikirleri doğrultusunda yön verdiler hatta dönüştürdüler.

maziye döndüğümüzde, ülkücü dünya görüşü, sınav – mete ikilisini çıkardığımız zaman bir elin parmaklarını geçmeyen başarılı işe sahip. yücel çakmaklı ekolünü ve natuk baykan’ın tarihi filmlerini ayrı tutarsak, maraş olaylarının gölgesinde cüneyt arkın ve oya aydoğan’lı kalan güneş ne zaman doğacak dışında bir ülkücü sinema örneği için yaklaşık otuz yıl beklememiz gerekti.

tabii ki bu dönemden bahsederken ülkücü kuruluşlar davasında hapis yatacak kadar teşkilatın içinde olan türk sinemasının en önemli yapımcılarından berker inanoğlu’nu, müzisyen kimliğine rağmen sanat dünyasıyla başbuğ türkeş arasında bağ kuran ilham gencer’i, yine milliyetçi duruşunu açıktan sergileyen serdar gökhan gibi kıymetli isimleri anmadan geçmemek lazım.

güneş ne zaman doğacak’tan yaklaşık yirmi yıl sonra yönetmen koltuğunda ismail güneş’in oturduğu senaryosu ömer lütfi mete’ye ait gülün bittiği yer filminde bir kez daha cüneyt arkın’la bir ülkücü sinema örneği izledik. kaldı ki bu filmde yapım ve oyuncu kadrosunun işaret ettiğinin dışında doğrudan tek bir sembol, söylem vb yoktu. bu ‘mahcup’ milliyetçi duruşa rağmen, gülün bittiği yer, bir kilometre taşı oldu. 

yakın tarihli iki film ise en net politik duruşa sahipti. lütfü şahsuvaroğlu’nun aynı adlı eserinden yola çıkılan ‘kafes’ dursun önkuzu’nun şehit edilmesinden, ümraniye’de beş milliyetçi işçinin katledilmesine seksen öncesinin pek çok önemli hadisesini ele almıştı. güneş ne zaman doğacak’ta duyguları şahlandıran çırpınırdın karadeniz, yıllar sonra kafes’te de duyulacaktı. 

uzun suskunluk döneminin acısını çıkarırcasına kafes’ten bir yıl sonra gösterime giren ankara yazı gerek estetik gerek oyuncu kadrosu açısından milliyetçi sinemanın en iyi örneğiydi. mustafa pehlivanoğlu’nun idamına giden süreci ele alan film, işkence ve taraflı yargılamaya parmak basarak seksen öncesinin katı devletçilik anlayışını reddeden bir duruş ortaya koymuştu.

toparlayacak olursak, türk milliyetçiliği fikrinin sinema ve televizyonla ilişkisi hep ağır aksak ilerledi. bunun altındaki ekonomik, sınıfsal ve tarihsel sebepler ancak ayrı bir yazı konusu olabilir. lakin bu kabuğu kırmayı başaran isimler, ömer lütfi mete istanbul ülkü ocakları’ndan beri birlikte yol yürüdüğü osman sınav oldu. 

bu iki isim doğrudan politik sanat icra etmese de hem açıktan sergilediği siyasi geçmişi ve duruşu hem de yarattığı karakterleriyle milliyetçi camianın her daim yüz akıydı. yine ahmet yenilmez başta olmak üzere projelerinde ülkücü dünya görüşüne mensup isimlere yer vermeleri, toprağa attıkları tohumlar olarak takdire şayan.

“yeri dolmaz” kalıbı giden pek çok kişinin ardı sıra söylendiği için artık darb-ı mesel olmuşsa da "surda bir gedik açan" osman sınav’ın yeri gerçekten kolay kolay dolmaz. mekanı cennet olsun.

#osmansınav

15 Mart 2025 Cumartesi



yokluk, doyumsuz bir ateştir. önüne geleni yutuverir. bu yangının etkisi altındaki evlerde çocukların, ilk çağları hemencecik alevler arasında kalır. aceleyle büyür onlar. zira yaşıtlarının üstünde bir ferasete sahip olmaları gerekmektedir. okuldan istenen paranın gününü savuşturmayı bilmeli, öğretmenler gününde en kalabalık anı kollayıp, gazete kağıdına sarılı hediyeyi masanın üstüne hızlıca bırakmayı öğrenmeli, hasbelkader bir doğum gününe çağrılırsa ablasının bluzuyla, almanya’daki kuzenin küçülen pantolonunu kombinleyebilmeli, istekleri için; karneni alınca, ayın on beşinde, kardeşinin taksitleri bitince gibi zamanları sabırla bekleyebilmelidir. bir de yalan söylemeyi bellemelidir çünkü yokluğun hükümferma olduğu evlerde babalar daha öfkelidir.

seray şahiner yoksul evlerden sesleniyor bir kez daha bize. vatan, millet, samatya, farklı zaman dilimlerinden iki kız çocuğunun hikayesini anlatsa da, arka planda sınıfsal bir varoluş mücadelesi var. romanda ötekilerin topluma tutunma çabasını zaman zaman güldürerek ama çokça boğazda bir yumruyla okuyoruz. ayrıksılığın yarattığı güvercin tedirginliğini kimi zaman cinsiyet, kimi zaman mezhep, kimi zaman etnisite üzerinden gözlemliyoruz. lakin sefalet, tüm bu mevcut yaraları daha da derinleştiren azılı bir dert olarak anlatının tam orta yerine konumlanmış durumda.
şahiner daha önceki eserlerinde olduğu gibi yine doğurgan bir metin koymuş ortaya. vatan, millet, samatya bu yanıyla bana orhan atasoy’un gemiler klibini anımsattı. evvela melek ardı sıra inci’nin kesintisiz hayat yürüyüşü sırasında pek çok şahıs kısa süreli spot ışıklarının altında görünüp kayboluyor. lakin şahiner, bu yan karakterleri o kısa zaman diliminde öylesine mahirane anlatıyor ki her biri için müstakil roman yazılsa okuyucuyu şaşırtmayacak güçlü hikâyelere sahip. seray şahiner’i en çok da bundan dolayı tebrik etmek lazım. böylesi kırılgan yaşamlardan, zayıf insanlardan, derme çatma mahallelerden böylesine muhkem bir roman çıkarmak her kalem erbabının harcı değil…

10 Şubat 2025 Pazartesi


 kaleciden kaleciye mektup

merhaba bedir amca, gidişinin üzerinden on gün geçti ben sana ancak yazabiliyorum. evvela kabullenmekte zorlandım. tuttuğu köşeden gol yemiş kaleci gibi kaldım öylece. bilirsin, golden sonra kaleci için zaman durur bir süreliğine, defalarca tekrarlar pozisyonu kafasında. her seferinde kurtarır topu o birkaç saniye içinde ama er geç döner gerçeğe ve ağlardan alıp topu tekrar başlatır oyunu.

bu mektubu öyle say sen. kaleden ancak çıkarabildim meşin yuvarlağı…

seni tanıdığımda saçlarındaki karaların oranı aklara göre hala fazlaydı. öyle ki istesen kaleye geçip kurtarabilirdin yine şutları. hem ben mazideki hallerini de biliyordum siyah beyaz fotoğraflardan, babamla omuz omuza poz verdiğiniz toprak sahalarda. ne talihli adam babam senin dostun olmuş koca bir ömürde. benim albümlerde gördüğüm o donmuş anları birlikte paylaşmışsınız onunla.

az önce siyah beyaz, ak kara falan dedim ya seni anlatırken, nasıl da yerini bulmuş bu renkler bir de siyah kaleci kazağınla bir kartal gibi süzülmüşsün zaten yıllarca. beşiktaş’tan başkası yakışmazdı zaten sana. ondan sebep, armayı görünce herkes baba hakkı’yı vedat okyar’ı, sabri dino’yu hatırlarken, ben hep seni anımsayacağım ömrüm boyunca.

kaleciliğim senin kadar başarılı olmadı bedir amca biliyorsun. hayat denen maçın son otuz dakikasına girerken anlıyorum ki kum sahada olduğu gibi dünya sahasında da yakalayamayacağım seni. ne beyefendiliğini, ne cömertliğini, ne çocukla çocuk, büyükle büyük oluşunu hasılı kelam o asil duruşunu ancak doksana giden topa çaresizce bakan bir kaleci gibi izliyorum uzaktan.

kaleciler yalnızdır denir hep, sen hiç yalnız olmadın. gittiğin yere seninle birlikte seni sevenleri taşıdın ardın sıra. o yüzden, mersin’deki evinde denizden gelmiş, güler yüzle bizi izlediğin masada koca bir kalabalıkla yemek yerken hatırlayacağım hep seni… 


*merhum bedir orak amcaya rahmetle…

27 Ocak 2025 Pazartesi


uçan pantolonlar ve ahi evran

efendim benim babacağızım, dedem mahmut savaş’ın demokrat parti’den urfa belediye başkan vekili seçilmesinden kısa bir süre sonra, bir ilçe ziyaretinde partilileri taşıyan ciple, boru taşıyan bir devenin çarpışması sonucu yetim kalmış. –kuvvetle muhtemel urfa’daki ilk ölümlü trafik kazası-

kaderin bu acı sürprizi sonrası, yaşıtları ilkokul sıralarındayken, o boyunun bile yetişmediği biçki masasının başına geçmiş. çıraklık, kalfalık derken ustalığa yükselmiş. yaklaşık yetmiş yıl önce de halen faaliyette olan terzi dükkânını açmış.

yani, kendimi bildim bileli babam urfa’nın en eski esnafları arasındadır. şekerci ab-ı hayat, bakkal bülbül hasan, attar isa gibi, sembol isimlerinden biridir. nitekim her sene verilen ‘yılın ahisi’ ödülüne de birden fazla kez layık görüldü.

babam diye demiyorum. müslüm köylü, nazif usta gibi duayen isimlerin elinde yetiştiğinden gerçek bir ahidir. gazeteyi biçki masasının üzerine yayıp, yanına da oturduğumu görünce, ekmek teknesine oturulmaz deyip fırçayı basardı. on yaşında bir çırak fermuar alacak olsa ayakta karşılar, dakikalarca ilgilenir, varsa dükkandan bir de dergi veya kitapla –genelde ülkücü neşriyat olurdu- yolculardı. 

babamın ahi ruhunu şu cihanda ters yüz eden yegane şey ise moda akımlarıydı. babam türkmen tabiatı gereği dümdüzdür. modanın da öyle olmasını ister. dar paça, ispanyol paça, düşük bel ve hatta kot pantolon babam için milli varlığa düşman statüsündedir ve görüldüğü yerde behemehal başı ezilmelidir.

bu durumdan habersiz nice genç, babamın ege’deki karasularımız misali savunduğu yirmi dört santimetre paça kuralını bilmeden, “abey bunun balağını daraltır mısan?” diye pantolonunu verirdi. paçayı ölçmesiyle kan babamın beynine sıçrar, “oğlum bu zaten girmi santim, daraltsam, yağlanıp mı giracahsan içine?” deyip pantolonu muhatabına doğru fırlatırdı.

işte, öyle anlarda, havada bacakları açılan pantolonu yakalamak için plonjon yapacak kaleci gibi pozisyon almış müşteri ile rus görmüş türk askeri misali bakan babam arasında duvarda asılı “yılın ahisi” belgesiyle göz göze gelir, ahi evran’ın ruhu şerifinden babam namına ben af dilerdim.

26 Ocak 2025 Pazar


istanbul yüzyıllarca sadece türklere değil türkçemize de başkentlik yaptı. bundan mütevellit istanbul ağzı türk dili için nirengi noktası kabul edildi. şüphesiz bu hal türkçenin billurlaşması adına önemli faydalar sağladı. ülkemiz sınırları içinde yazı ve konuşmada dil birliği sağlandığı gibi uzun vadede dünya türklüğünün de lisanda ortaklaşmasının temelini attı.

elbette hayatta hiçbir şey kuzguni siyah ya da süt beyazı değil. istanbul’un bu dil egemenliği zaman içerisinde radyo ile iyice arttı, televizyon ve internetle ise yutan eleman konumuna geldi. türkçenin yerel kullanımları şu an sekerat bir hasta gibi hüzünle son nefesini vermeyi bekliyor. doğu türkçesinin bir kolu olan urfa ağzı birkaç nesil içinde konuşanı olmayan bir dil haline gelecek

neyse ki bu karamsar tabloyu aydınlatan bir avuç inanmış insan var. onlardan biri de akrabası olmakla övünç duyduğum fuat kürkçüoğlu amca. sanatçı bir ailenin ferdi olan fuat amca’nın, emekliliğinin ardından art arda eserler vermesi urfa adına büyük şans. kürkçüoğlu’nun urfa ağzını bütün güzelliği ve saflığıyla kullanarak kaleme aldığı ‘urfalı damat bursalı gelin’, müellifin yayımlanan dördüncü kitabı, üçüncü romanı olma hüviyeti taşıyor. 

kitap ellilerde başlayıp yetmişli yıllara varan bir zaman düzleminde urfalı bir ailenin ve bilhassa oğulları osman’ın serüvenini anlatıyor. melodram türünde sınıflandırabileceğimiz yapıt, oldukça akıcı bir anlatıma sahip. kitapta aşk, saplantı, gurbet, modernizm-gelenek çatışması vb konular işlense de satır aralarında muazzam bilgiler var. döneme dair; ulaşımdan gastronomiye, ekonomiden kültürel iklime kadar pek çok alanda tarihe düşülmüş önemli notlar var.

fuat amcanın her romanda daha da artan ustalığı bu kitapta kendini iyiden iyiye hissettiriyor. gerek olay örgüsünün sürükleyiciliği gerek yarattığı karakterlerin gerçekçiliği gerekse de dönemi başarıyla yansıtması ‘urfalı damat, bursalı gelin’i sadece urfalılar için değil tüm edebiyatseverler için zevkle okunacak bir eser haline getirmiş. 

#fuatkürkçüoğlu #urfalıdamatbursalıgelin #kitap #kitapönerisi #bookstagram #urfa #şanlıurfa #okudumbitti #türkedebiyatı

16 Ocak 2025 Perşembe


türkçe bir umman. sibirya’dan viyana’ya yüz milyonlarca insanın anadili olan ve dünyanın en ücra köşesinde bile konuşulan muazzam bir lisana sahibiz. istanbul ağzı belki türkçenin en zarif hali ama emin olun ki her yörede, her türk devletinde konuşulan türkçe de en az istanbul ağzı kadar aziz.

işte, necdet ekici’nin son öykü kitabı ‘çayın soğudu başkanım’ı okurken, dil zenginliği öyle esrik etti ki zaman zaman kurgudan kopup, kendimi torosların mümbit toprağından fışkıran bu birbirinden güzel sözcükleri, deyimleri ve atasözlerini birer tekerleme gibi tekrar ederken buldum.

on kısa hikâyeden mürekkep bu eser kendini bir solukta okutuyor. öyküler bazen güldürüp, bazen hüzünlendiriyor, ara ara da öfkelendiriyor. yazarın anlatısını böylesine muhkem kılansa şüphesiz karakterlerinin ve olayların gündelik hemen hepimizin karşılaştığı durum ve kişiler olması.

kitaba adını da veren ‘çayın soğudu başkanım’ isimli öyküye ayrı bir bahis açmak lazım geliyor. aslında mizahi bir hikâye olmasına rağmen, seçmen davranışlarına, siyasilerin içtenlikten uzak tutumlarına, taşrada politikanın zorluklarına dair pek çok ders veriyor. üstelik necdet bey, bunu didaktiklik tuzağına düşmeden ve kurguya halel getirmeden yapıyor.

iyi öyküye hasret kalanlar için, anadolunun bağrında demlenmiş bu eser harika bir seçim olacaktır. son olarak bu güzel eserle buluşmama vesile olan gaziantep merkezli kitapşuuru hareketine ve bu oluşumun banisi oğuzhan ağabey’e bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.

#kitap #kitapşuuru #necdetekici #başkanımçayınsoğudu #öykü #okudumbitti #kitapönerisi #bookstagram

3 Ocak 2025 Cuma

ferdi tayfur’a rahmet olsun. bugün ardı sıra yapılan paylaşımlara bakınca çok fazla seveni olduğunu bir kez daha gördüm. şahsen ben hiç arabesk dinlemedim. bunda ideolojik müzikle erken tanışmamın etkisi de var, doksanlardaki pop ve rock müziğin patlamasının da…

arabeskin üç popüler ismi için, kiminin gençliğine atıfla kiminin bayrakla verdiği bir poz üzerinden hep ülkücü yakıştırması yapılırdı. -muhtemelen karşı mahallede de benzer biçimde bir kanı söz konusudur- ancak üçü de herhangi bir siyasi görüşe doğrudan bağlı olmayacak kadar kitlelerini tanıyordu….

merhum ferdi tayfur da aynı şekilde ortada durmayı seçen isimlerden biriydi. lakin devlet bahçeli’nin ona olan hususi muhabbeti sebebiyle kariyerinin son yıllarında mhp’nin birkaç organizasyonuna katıldığını biliyorum. birinde, erciyes zafer kurultayı’nda canlı da dinledim.

yanılmıyorsam iki bin beş yılıydı ve rahmetlik burhan çaçan da aynı yıl kayseri’de erciyes zafer kurultayı’nda sahne almıştı. tekir yaylasında; zara, turgay başyayla, müşerref akay, muazzez abacı, orhan hakalmaz, ismail türüt, kazancı bedih, ibrahim erkal, ayna… vb popüler isim ve gruplar da ferdi tayfur gibi bizlerin karşısına çıkmıştı…

ne yazık ki, on dokuz kez yüzbinleri toplayan bu eşsiz geleneği toplumsal hafızaya aktarılabilecek herhangi bir kitap ya da belgesel çalışması olmaması bir yana, doğru düzgün görsel materyal bile yok. bu sebeple bugün bu ferdi tayfur’u anan hiçbir ülkücüde o güne dair bir fotoğrafa ya da bilgiye denk gelmedim...


bu vesileyle tarihe not düşülmüş olsun. ferdi tayfur’un da mekanı cennet olsun…


#ferditayfur

30 Aralık 2024 Pazartesi

türk milleti isimli zümrüdüanka’nın kanatları çanakkale’de tutuştu. o ateşle yürekler kavruldu. küllerindense türkiye cumhuriyeti doğdu. bu kutlu ırkın ahfadına da atalarının destanını yazıp okumak vazife kaldı. türk şiirinin ulu zirvesi mehmet akif’i ayrı tutarsak, bu ödevi en hakkıyla yapan şahıs kanımca merhum mehmed niyazi beğ’dir. onun kaleminden çıkan çanakkale mahşeri isimli anıt eser, bir roman olmanın ötesinde türklük şuurunun kelimelerle inşa edilmiş abidesidir.

işte bu harikulade eserin okurla buluşmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla geçtikten sonra mehmet hayati özkaya hoca, mehmed niyazi’nin ruhunu şad edecek bir eserle okuyucunun karşısına çıktı. ‘oğuz amca diye biri’ çanakkale mahşeri romanından uyarlanan bir piyes. evet, türk milliyetçilerinin tamamen terk ettiği bir cepheye tek başına bir sahip çıkış bu çalışma…

namık kemal’den gelen ve seksen ihtilaline kadar neredeyse kesintisiz devam eden milli tiyatro geleneği ne yazık ki kültürel çölleşme ikliminde pek çok değerimiz gibi giderek kuruyup yok olmuştu. neyse ki mehmet hayati özkaya ağabey, hepimiz gibi romanı okurken kafasında canlandırmakla kalmamış, türk milleti bu anlatıyı bir de tiyatro sahnesinde izlesin diye kaleme sarılmış.

‘oğuz amca diye biri’ hacimce ufak ama etkice hayli büyük bir eser. hayati hoca’nın daha önce anı ve roman türündeki eserlerini okumuş ve beğenmiş olmama rağmen açıkçası bu kitaba mesafeli yaklaştım. zira piyes yazmak bambaşka bir meziyet diye düşündüm. kitabı bitirdiğimdeyse bu zandan dolayı hayati hocaya bir özür borçlu olduğumu fark ettim.

mehmet hayati özkaya dört başı tekmil bir piyes yazmış ve görevini ifa etmiş. şimdi vazife bize düşüyor. alıp bir tiyatro izler gibi oğuz amca ve arkadaşlarının çanakkale’deki serencamını onlarla birlikte yaşayabilirsiniz. bundan daha güzeli ise şu olur. tiyatroya meraklı ya da eğitim kurumlarında görev yapan dostlar alın size hazır metin, on sekiz marta kadar provaları yapın ve türklük duygularını şaha kaldırın…

#çanakkale #çanakkalemahşeri #mehmedniyazi #hayatiözkaya #oğuzamcadiyebiri #piyes

26 Aralık 2024 Perşembe


evvela açıkça söyleyeyim, feridun yazar’ın çeşitli kötülüklerin müsebbibi olarak görüldüğü bir ortamda büyüdüm. adını ilk kez –elbette olumsuz kelimeler eşliğinde- duyduğumda altı yedi  yaşındaydım. seksen ihtilali esnasında chp’den urfa belediye başkanı olan yazar ilerleyen yıllarda kürt siyasi hareketi içinde genel başkanlık da dahil pek çok görev yaptı.

politik serüveni süresince feridun yazar’ın bir ayağı hep urfa’daydı. bundan mütevellit, hasan kaya’nın gerçekleştirdiği nehir söyleşide urfa epeyice yer işgal ediyor. kitap, abdürrahim dindarzade ağabey’in deyimiyle urfa’nın kayıp yılları olan yetmiş doksan arası döneme dair pek çok, sosyal, siyasal ve kültürel gözlem barındırıyor.

bir diğer ilginç husus ise, yüzlerce kez dinlediğim için yaşamış gibi her anını bildiğim bazı olayları ilk kez karşı tarafın ağzından okumaktı. özellikle ecevit’in urfa ziyaretinde yaşananlar akabinde ülkü-bir’deki tutuklamalar, urfa’daki ülkücü şehit cenazeleri, mhp’nin kalesi durumundaki toprak reformu dairesinin etkisi gibi pek çok hadiseyi kürtçü cenahın bakışını dinlemek sıra dışı bir deneyimdi.

yazar, kendi beyanını esas alırsak, ömrü boyunca silahın karşısında durmuş. pkk ile bu noktada ayrışma yaşadığını savunan feridun yazar, kürtçü siyasetin legal zeminde ilerlemesi için çaba gösterdiğini söylüyor. kitap, açılıp kapanan partileriyle, kuzey ırak ve avrupa ayağıyla kürt siyasi hareketine dair pek çok ilginç anekdot barındırıyor.

hatta bu nehir söyleşi için cumhuriyet dönemi kürtçülüğünün kara kutusu demek mübalağa olmayacaktır. zira feridun yazar, içeride dönen ayak oyunlarını, ikbal peşinde arkadaşını satanları, pkk’dan emir almadan hareket edemeyen isimleri sansürsüz biçimde anlatmış.

son olarak yazar dedesi ve babasını anlatırken başkalarının topraklarına zorla el koyduğunu söyleyecek kadar açık sözlüyken özeleştiri noktasında oldukça sınıfta kalmış. kitapta kusursuza yakın bir portre görüyoruz. hasan kaya da söyleşi boyunca dizginleri yazar’ın eline verdiği için muhatabını sıkıştıracak sorular soramamış…

#feridunyazar

15 Aralık 2024 Pazar


 “lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı / yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?”

imam hüseyin abiciğim doksan dokuz yılında askerden dönerken, oradaki vazifelerden arda kalan zamandaki en büyük meşgalesi olan yazı çizi işlerinde kullandığı kırmızı ciltli defterini de getirmişti. – ilginçtir, on beş yıl sonra askere giderken benim bavulumda da defterim, kalemlerim ve kitaplarım vardı.- yukarıdaki mısraları da ilk o defterde görmüş ve tutulmuştum.

o defterden yirmi beş yıl sonra ‘basılı yakıt’ı okurken yine o mısralara denk geldim. lakin mısralar zaman içerisinde ömer lütfi ağabey’in gönlünde büyümüş öykülere dönüşmüştü. hayatı, milliyetçi mukaddesatçı mahallede fikri ve sanatsal üretim yapmanın zorluklarıyla boğuşarak geçen ömer lütfi mete, serzenişini öykülerine nakış nakış işlemiş. hal-i pür melalimizin izahını da mizahla yapmış.

popüler kültürün en ağır abileri yusuf miroğlu ve polat alemdar karakterlerinin yaratıcısı mete’nin çilesini hicviye yoluyla arz etmesi de başlı başına bir mesaj olmuş kanımca. kitabın ekseriyetini oluşturan yayıncılık, matbuat alemi ve sinemaya dair öykülerle kendi yaşadıklarını serdeki karadenizliliğini konuşturup birer taşlamaya dönüştürmüş.

bu sebeple ‘basılı yakıt’ı okurken bir yandan sık sık tebessüm ederken, içten içe ömer abinin sızısını da hissettim. bu arada kitaptaki şeyh şamil ile ilgili öyküye de ayrı bir bahis açmak gerekiyor. ömer lütfi mete, yeryüzüne ayak basmış en yiğit adamlardan biri olan imam şamil’i öyle mahirane anlatıyor ki okuyana kendini çeçenistan dağlarında hissettiriyor.

karşı çıkanlar olacaktır ama basılı yakıt’ta ömer abinin mizah tarzını fikri muarızı aziz nesin’e hayli benzettim. iki ismin anlatı gücünü gündelik hayattan alan gülmecesi, tanzimattan beri içinde debelenip durduğumuz eski-yeni çatışması ve beraberinde getirdiği trajikomik durumları ele alış biçimleri şaşırtıcı biçimde birbirini andırıyor.


#ömerlütfimete #basılıyakıt #kitap #kitapönerisi #bookstagram #okudumbitti #öykü

8 Aralık 2024 Pazar


ercan kesal’ı benim için özel kılan ne diye düşündüm, ‘isim şehir film roman’ı bitirdiğimde. kesal, öyle süslü püslü cümleler kurmuyor, olur olmadık aforizmalar savurmuyor, öfkeli sloganlarla taraf da olmuyor. peki, kitaptaki her cümlenin gelip yüreğimde bir dokunmasının sebebi hikmeti nedir? şüphesiz, vicdan. 

kesal, türkiye’deki bütün bu hırgürün arasında makul bir ses olmayı inatla sürdürüyor. üstelik bunu salt sözle yapmıyor. farklı farklı alanlarda sürekli üretiyor. bunun yanında urladam gibi kültür merkezini hayata geçirip, başkalarının da önünü açıyor. hasılı kelam aydın kelimesinin içini hakkını vererek dolduruyor.

avanos’tan kaynayan, ankara’da gürleşen, izmir’de yükselen, keskin’den paris’e oradan da istanbul’a bir çağlayana dönen bu berrak suyun kaynağından istifade edemeyenler için de yenal bilgici devreye girdi. önce cebimdeki ekmek kırıntıları onu müteakiben de isim şehir film roman, membaından faydalanamayanlar için kana kana içebilecekleri ercan kesal cümeleleri içeriyor.

burada durup, yenal bilgici’ye de bir parantez açmakta fayda var. bilgici, iki kitapta da söyleşi tekniği hususunda bir ders veriyor. soru soranın, konuktan rol çalmadan sadece o gürül gürül akışın devamlılığını sağlaması gerektiğini bize her araya girişinde gösteriyor. bazen bir taşı kaldırıyor, bazen akışın debisi düştüğünde bir soruyla yatağını değiştirip tekrar sahnede konukla, okuru baş başa bırakıyor.

yazı biterken henüz içeriğe gelmediğimi fark etmişsinizdir. isim şehir film roman’ın muhtevası aslında ercan kesal müptelaları için sürpriz barındırmıyor. kitaplardan, sinemadan, memleketten, çocukluktan anekdotlar, alıntılar sohbetin çerçevesini çiziyor. lakin başta da belirttiğim gibi kitabı değerini yükselten söylenenden ziyade ifadenin sahiciliği ve vicdan imbiğinden süzülüp gelişi...


#ercankesal #i̇simşehirfilmroman #yenalbilgici #kitap #söyleşi #kitapgram #kitapönerisi #kronikkitap #bookstagram #book #okudumbitti #kitaptavsiyesi

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...