12 Şubat 2023 Pazar

 

okul adam

ozan arif’in vefatının ardından tam üç yıl geçti. onunla ilgili pek çok şey yazılıp söylendi ama bana kalırsa en önemli özelliği hep es geçildi. ozan arif bir okul adamdı; sazıyla sözüyle cuntanın korku ikliminde ideolojik bir sığınak oldu.

seksen ihtilalinin ardından türk milliyetçiliği yargılanıp, mensupları işkence tezgahlarında, darağaçlarında can verdi. teşkilatların mallarına el konulup, kapısına kilit vuruldu. işte ozan arif bu dönemde çıkardığı albümlerle tarihi bir vazife üstlendi. 

arif ağabey, eserleriyle -nevzat kösoğlu’nun deyimiyle- insanların davaya dair iman tazelemesine vesile oldu. ülkücü hareket için tarihin en zor günlerinde, onun eserleri pek çok kitaptan daha faydalı biçimde, insan yetişmesine de öncülük etti…

urfa ocak’a ilk ayak basışımda, köprübaşında daha sonra yıktırılan binanın duvarında ozan arif’in, “koy desinler falan fikrin ozanı, ozan arif sen bırakma ezanı, bismillah deyip de köhne düzeni/ yıkamadıkça bu memleket düzelmez” dizeler vardı. şimdi yazarken otuz iki yıl önce bir kez gördüğüm bu şiiri o gün ezberlediğimi fark ettim…

sadece cuntanın kan emdiği günlerde değil, bazı ülkücülerin bala, peteğe, nala, beygire tamah edip kalanları öksüz gibi bıraktığı zamanlarda da onun dizeleri imdada yetişti. mçp’li günlerin kimsesizliğinden bugüne gelinmişse kimse ozan arif’in o dönemki eserlerinin hakkını inkar edemez.

merhum ozan arif’e ilerleyen dönemde zaman zaman ben de kantarın topuzunu fazla mı kaçırdı dedim ammavelakin yiğidin hakkını vermemek olmaz. seksen ve doksanların kimsesizliğinde ozan arif herkesin ağabeyi, kardeşi, amcası olup bu davanın iki binlere taşıyan merdivende harç oldu…

mekanı cennet ruhu şad olsun, tanrı türk’ü korusun… 

#ozanarif #arifşirin #okuladam #dava #ülkücühareket #mhp #ttkvey

26 Ocak 2023 Perşembe


yıllar önce peri gazozu’ndan bir yudum aldıktan sonra, ercan kesal’ın büyüsüne kapıldım. o gün bugündür, yazılarını, kitaplarını, filmlerini, belgesellerini aynı aşkla takip ediyorum. çağdaşı olmayı ve aynı dili konuşmayı bahtiyarlık saydığım bir münevver kesal.


ercan kesal’ın yenal bilgici ile gerçekleştirdiği nehir söyleşiyi ihtiva eden cebimdeki ekmek kırıntılarını da aynı sabırsızlıkla aldım ve bitmemesini umarak okudum. keşke daha hacimli olsaydı diye hayıflandığım eser, kesal’ın kişisel yaşamına odaklanmak yerine okuru, usta ismin düşünce dünyasında gezintiye çıkarıyor.


özne ercan kesal olunca elbette eserin odak noktasında edebiyat ve sinema var ancak satır aralarında sürekli okuyan, yazan ve üreten çalışkan bir beynin hem varoluşsal dertlerimize hem de çağın problemlerine dair teşhisleri ve çözüm önerilerini okumak mümkün.


kesal, zaman zaman kendi hayatından bazense bir kitaptan yahut filmden alıntılarla anlatısını güçlendirirken her defasında okuru kendisine hayran bırakmayı başarıyor. bu işi yaparken de tıpkı oyunculukta olduğu gibi o sihirli gücünü kullanıyor: sahiciliğini…


cannes film festivalinde kırmızı halıda arzı endam etmesi, en iyi oyuncu, senarist ödülleri, özel hastane sahipliği daha pek çok unvan yahut başarıya rağmen hala peri gazozu fabrikasında babasının rahle-i tedrisindeki bir çırak hüviyetini koruması ercan kesal’ın bu sahiciliğini muhkem hale getiriyor.


elbette söyleşiyi gerçekleştiren yenal bilgici’ye de bir parantez açmak gerek. nehir söyleşi gibi zor bir türü, özneye ve onun ilgi alanlarına hakimiyeti, gerekli yerlerde kısaca rol alıp sahneyi hemen konuğuna bırakması ve anlatıyı doğru yönlendirmesiyle alkışı hak edecek bir başarıyla kotarmış. 


cebimdeki ekmek kırıntıları, her yaştan okur için hayat dersleri barındıran, bu topraklar üzerinde nasıl birlikte daha güzel yaşayabiliriz sorusuna tatmin edici cevaplar veren, sanat ve edebiyatın hayatımızı nasıl olumlu yönde değiştirebileceğini gösteren, ercan kesal’ın altmış üç yıllık yaşamından süzülüp gelen, yenal bilgici’nin imbiğinden geçen nefis bir başucu eseri…


#ercankesal #yenalbilgici #cebimdekiekmekkırıntıları #kitap #bookstagram #nehirsöyleşi #kronikkitap #kitapönerisi

19 Ocak 2023 Perşembe


on dokuz ocak, iki bin yedide bir “vatandaş”ımızı kaybettik. tırnak içine aldım çünkü vatandaş, çok kullanıldığı için, hiç üzerine düşünmediğimiz kelimelerin başında geliyor. aynı vatan üzerinde birlikte yaşadığın, beraber üzülüp beraber ağladığın, halayda horonda, elinden tuttuğun… aynı ekle türeyen kardaş ve arkadaş halkalarının çok değil, bir ilerisi…


“evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.” diyerek kendini türk milletinin merhametine emanet etmiş bir gazeteci, sokak ortasında güpegündüz kurşunlandı. türk milletinin bir ferdi olmaktan her daim kıvanç duyan ben, on beş yıldır o emanete hıyanet etmiş olmanın vicdan azabını yaşıyorum.


ermenistan’a “karabağ işgali son bulmalıdır”, kürtlere “emperyalizmin bizi düşürdüğü tuzağa düşmeyin” diyebilecek, vakti gelince türk silahlı kuvvetlerinin üniformasını sırtına geçirebilecek, “ben bu topraklarda doğdum, vatanım burası ermenistan’a gidemem” diyecek kadar bizden, vurulduğunda delik ayakkabısını gazete örtmeyecek kadar içimizden biriydi hrant dink…


ben türk milliyetçisiyim, bu topraklarda fikir üreten, yazan çizen kendi doğrularının peşinden yürüyen, bir entelektüelin elindeki kalemden değil, vatansever insanların hapse doldurulmasına katkı olsun diye karanlık ellerin sırtını sıvazladığı, psikopat bir katilin elindeki silahtan korkarım.


bir türkçü olarak, bu topraklarda nefret ve kin tohumlarının değil, “vatandaş”lık şuurunun yerleşmesi için çabalamaya da devam edeceğim.


tanrı’nın bağışlayıcılığına sınırlar çizenlerin affına sığınarak, yaradanın rahmeti üzerine olsun hrant dink. seni yaşatamadık ama çocuklarımızın üzerinde birlikte huzurla yaşayacağı türkiye hayaline katkılarını unutmayacağım…


#hrantdink

17 Ocak 2023 Salı


koca kaşgarlı mahmut, “at türk’ün kanadıdır” deyip hakkını teslim etmiş, necip fazıl “ata senfoni” diye müstakil eser yazmış. karacaoğlan çeşme başındaki güzellerden başını kaldırıp: “yiğit yiğidin yoldaşı/ at yiğidin kardaşı” diye övmüş, at murat olmuş, at yoldaş olmuş…


hepsine amenna, bu asil hayvan şüphesiz fazlasını da hak ediyor. benim itirazım attan yana değil, onun hakkını teslim ederken bir diğer milli bineğimizin yok sayılmasına…


hangisi mi? tabii ki mobilet…


uzak asya’dan viyana kapılarına nasıl atla gittiysek, yârin okul kapılarına giderken mobilet üstünde değil miydik? at binen çocuğun rüştünü ispat ettiği gibi, mobilet sürmeye başlayan yeniyetme artık mahallenin bıçkın abilerince muhatap kabul edilmedi mi?


peki, tarihi değiştiren atlar var da mazide derin iz bırakan mobiletler yok mu?


elin devrimcisi che guevara latin amerikayı motor üzerinde gezdi de bizimkiler boş mu durdu zannediyorsunuz. doksan altı yılında, kıbrıs’ta sular ısınınca, bin mobiletli akınlarda çocuklar gibi şen, ayak basmadı mı ada toprağına?..


demem o ki mobiletin hakkını vermek lazım. ahını almaya gelmez bu iki tekerli mübareğin...


inanmadıysanız, mobilet üzerindeyken briyantinli saçları ile genç kızların gönüllerini harlayan çakı gibi delikanlıların, mobiletleri dilhûn eyleyip arabalara kurulunca, nasıl da hem kel hem fodul olduğunu gözünüzün önüne getirin…


#mobilet #motor #motosiklet #at #mobiletavratsilah 

📸 @msalican

15 Ocak 2023 Pazar


sadece cesurların işidir kaleye geçmek…

aldım verdim faslı bitince evvela mahallenin en iyi oyuncusu değil kale seçilirdi bizde. çoklukla da az önce ayağına basılmış taraf, bu seçimi beklemeden kaderine razı olup, yardımcı apartmanı’na doğru yönelirdi çünkü cuma pazarına bakan kaleyi seçen taraf halı saha maçına amatör takımdan oyuncu getirmişçesine moral üstünlüğüyle başlardı mücadeleye…

yardımcı apartmanına sırtını verecek takımın tek derdi karşı tarafın elde ettiği jeopolitik hakimiyet değildi elbette…

bir de serdengeçti bulup kaleye geçirme faslı vardı. ekseriyetle bu fasıl uzar, maçın başlaması gecikirdi. nadiren mahallede yeni mukim biri yahut misafir falan olursa bu talihsizin başına geleceklerden habersiz kaleye geçmesiyle, maçın başlaması daha kolay olurdu.

maçın heyecanı cuma pazarı tarafını müdafaa eden takımın ilk şutuyla yerini gerilime bırakırdı. yardımcı apartmanının girişi katında oturan yahut bir başka deyişle kalenin olduğu duvarın sahibi teyze, topun duvardaki aksiyle birleşen bir beddua savururdu.

bu ilk beddua sonraki her şuta da eşlik edecek iyi dilek ve temennilerin de mukaddimesi olurdu…

genelde “allah caniyizi ala” gibi geleneksel beddualarla başlayan bu ritüel bir müddet sonra teyzenin repertuarının genişliği sayesinde bir halk bilimi şölenine dönüşürdü. 

“sıcak yatasız, savıgh kalkasız; dağ kimin durasız, duz kimin eriyesiz” minvalinde yaratıcı bedduaları potpori şeklinde haykıran teyze bununla da hızını alamazdı…

bir müddet sonra penceresinin hemen önündeki kaleciye, viyana surlarına tırmanan yeniçerileri püskürtüyormuş gibi, “bulaşık suyu, çay posası, göğermiş kuru soğan, közlenmiş isot sapı” benzeri maddeleri fırlatmak suretiyle hücuma geçerdi. bu cisimleri atarken de bedduaları ihmal etmez, yakası açılmadık sıfatıyla kullanılabilecek beddua bırakmayıncaya kadar yaratıcılığını konuştururdu…

yıllarımı o kaleyi korumakla geçirdiğim için şimdilerde iki şeyi, yüzümde müstehzi bir gülüşle okuyorum. ilki derbi atmosferinin kaleci üzerinde yarattığı baskıya dair haberler, ikincisi ise en kapsamlı urfa beddualarını topladığı iddiasıyla yayınlanan kitaplar…

#urfa #çocukluk #beddua #mahalle #doksanlar #childhood #nineties #kaleci 

6 Ocak 2023 Cuma


gelecekte makinelerle birlikte yaşayacağız diyorlar ya, ben çok gülüyorum. hatta, “e beni zaten makineler büyüttü” diyecek oluyorum da mustafa topaloğlu muamelesi görmekten korkup, susuyorum. ben anlatayım siz hak verin, mustafa topaloğlu muyum yoksa singer’in manevi oğlu mu?


dört beş yaşındayım, direksiyon sallıyorum biteviye, bizim evin salonunda. annemin krem rengi singer makinesinden kalkmasını fırsat bilmiş, oturmuşum ayak pedalına. elimde makinenin lastiğinin takılı olduğu kasnak, hayali diyarlara yolculuk yapıyorum.


üzerimde dizlerime kadar gelen mavi önlük, dükkanda kara singer makinenin üzerinde resim çiziyorum. abim elinde tepsiyle kapıda görününce, drima makara kutusunu kaldırıp, gazete seriyorum sofra niyetine, makinenin başında toplanıp başlıyoruz yemeğe.


yeni terlemiş bıyığım kara bir leke gibi dudağımın üstünde. “basketbol için toplanmışlardır şimdi diyorum” içimden, babam ceket telasını, işle diye uzatırken bana. makinenin ayak pedalına tüm gücümle asılıyorum. bir an önce biterse işim, ilk maçın sonuna yetişeceğim diye.


ortadoğu’nun sağ sayfasını makinenin iğnesinin altına yerleştiriyorum usulca. en sona onu bırakmışım, pasajdan topladığım gazeteleri art arda hatmettikten sonra makinenin üstünde… fırça atıyor babam, “yedi tene gazete okuyana kadar, dersiye çalışsay, abey kimin toktor olursan” diye…


üniversite sınav sonuçları açıklanmış. otelin interneti makinenin başında iyi çekiyor. haberi alınca, tebrikleri singer bey ile birlikte kabul ediyoruz. dükkandaki herkese çay getiren erhan abi, makinenin öte tarafından uzatırken bardağı, “aferin yusuf” diyor fazladan bir kaşık daha şeker atıyor.


sürpriz yapıp gelmişim, babamı makineyi yağlarken buluyorum. heyecanından yağ dökülüveriyor ahşap kısma, silmek için bez getirirken, “ağam bına eyyi bakmak lazım, hepiyizi o okıtıy” diyor. singer makine bunu duyunca daha bir parlıyor sanki…


trt’nin mikrofon başlığını makinenin üstüne bırakıyorum, kravatıma son şeklini verirken, urfa’dan ilk canlı yayınıma hazırlık yapıyorum o gün. makinemiz daha homurtulu çalışıyor artık. dönüp bakıyorum, geçen her yılın bir izi var makinenin üstünde ve geçen her yılımın üstünde izi var makinenin.


#singer #mazi 

26 Aralık 2022 Pazartesi


bizde topaca deleme denir. delemenin de sair çocuk oyunları gibi mevsimi vardır. gazoz kapakları kalkar deleme gelince. sanki sözleşilmiş gibi, bir anda tetirbeleri, kabaltıları saran delemenin yere çarparken çıkardığı tok sese, yeniyetmelerin kah kahkahaları kah hıçkırıkları eşlik ederdi.

zira ilk delemesinin heyecanıyla yatağında sabahı zor bekleyen acemilerin, ceviz ağacından mamul parıl parıl delemeleriyle gelen usta eller karşısında işi pek kolay olmazdı. bir bilemedin iki vuruş dayanan delemelerinin parçalarını yerden gözyaşlarıyla toplardı toy delemeciler…

ben hep ilk gruba ait oldum. deleme heveslisinden, deleme ustalığına bir türlü geçiş yapamadım. ama üzerine çok düşündüm delemenin. anavatanı sokaklarda, çocukların kir pas içindeki elleri olan deleme, gurbete gidercesine uzaklaşırdı mevsimi geçince…

deleme bir dolaba yahut kutuya kaldırılır. alıştığı, ait olduğu yere dair sesleri ancak uzaktan duyardı. belki de bu sebeple, çocuk elinde çalınmayıp, bir kenara kaldırılan delemenin sergüzeşti, gurbetçiliğin hikayesi gibi gelmiştir hep bana…

bu hissin kavileşmesinde belki elimde delemem ile gidip, kumandalı oyuncak araba ile çıktığım ahmet tosun amca’nın evinin de etkisi olabilir. ahmet amcaların evinin de deleme gibi mevsimi vardı sanki. almanya’dan bir anda gelirler, evlerinin duvarları bir süreliğine kah kahkahalarla kah hıçkırıklarla çınlardı.

sonra bir anda, sonraki yazı bekleyen deleme gibi gibi o evin perdeleri sıkı sıkı kapanırdı. ahmet amcalar bir gün kesin dönüş yaptı. ama ne bıraktıkları urfa eski urfa ne de ahmet amcalar eski ahmet amcalardı. saçlarına kırlar düşmüş birinin deleme alıp, sokağa çıkması gibi yabancı bir durumdu onlarınki…

her kayıp haberini aldığımda bir delemem olsa diyorum hep. çevirsem, o döndükçe dursa zaman, gurbettekiler sılaya vasıl olsa, ahmet amcaların evinde bıraktığım delememi alsam usulca, bırakıp o kumandalı arabayı, koşsam sokağa, ter şakağımdan akarken, doyabilsem çocukluğuma…


(merhum ahmet tosun amca’ya…)

#deleme #urfa #şanlıurfa #çocukluk #gurbet #childhood #sokakoyunları

📸 mehmet sadık alican 

23 Aralık 2022 Cuma

 

“kosta rika büyüyüp turan olacak…”

seksen öncesi başbuğ’un avukatı olan -bugünlerde remzi çayır’ın milli yol partisi’nde görev yapan- abdülkadir erdil, doksanlı yıllarda tempo dergisine verdiği bir mülakatta, seksen öncesi yurt dışına çıkan ülkücülerin, darbenin ardından vatansız kalmanın üzüntüsüyle, dünya haritası üzerinden kosta rika’yı hedef seçip, önce iltica, ardından da yönetimi ele geçirerek türk devletine dönüştürme projesinden bahseder.

o günlerde türk milliyetçiliğinin romantik rüyalarla, sair insanların istihza ile öğrendiği bu çılgın projeyi unutmayıp, yıllar sonra kitabına bir renk olarak yerleştiren isimse, yeni neslin mahir kalemlerinden mahir ünsal eriş. yazar daha önce bir karıncayiyeni güney amerika’dan, allı turnayı gökyüzünden alıp hiç sırıtmayacak biçimde karakterlerinden biri yapmıştı. dünya bu kadar’da ise depremi başkarakter!

denemekten usanmayan mahir ünsal eriş, bu sayede hem kendini yineleme tuzağından ustaca kurtulurken, hem de okuyucuyu her seferinde şaşırtmayı başarıyor. gaip’te eriş’in diğer kitaplarıyla benzer yegane yan dil zenginliği. ne fikri mahallesinin arapça-farsça kökenli kelimelere olan alerjisine ne de sağ kesimin ölü kelimeleri yaşatma çabasına kapılmadan zengin bir dil kullanabilmesi onun anlatısı özel kılmaya devam ediyor.

türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en donanımlı ve üretken yazarlarından mahir ünsal eriş’in gaip’i tarihe geçecek bir özelliği de haiz. tefrika geleneği bir dönem romanlarımızın ana rahmi olsa da son yıllarda unutulmuş bir gelenekti. gaip, storytel’de yayımlanmış bir tefrika roman. bu yanıyla eriş’in yapıtı, türk edebiyatında sesli tefrika edilip, yazılı basılan ilk eser…

son olarak, esere ilişkin merakınızı diri tutmak adına, içeriğe çok girmeden, ülkücü kökenli bir istihbarat görevlisinin, susurluk olayını anımsatan bir kaza geçirmesinin ardından yaşadığı hafıza kaybı ve geçmişini bulmak için çabalarken, kendi mazisinin yanı sıra türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini biraz da polisiye sosla okumak istiyorsanız gaip sizi bekliyor.

bu arada kosta rika projesi gerçekleşse ne güzel olurdu değil mi? :)

#mahirünsaleriş #gaip #storytel #türkedebiyatı #bookstagram #kitap #kostarika

21 Aralık 2022 Çarşamba


urfa’nın güneşini bilen bilir, harlı bir ateş gibi yakar insanın içini... annem hastane kapısındaki limonatacıyı işaret ediyor. “get iki bardak al oglım, içimiz yandı." derken… 


alıp geliyorum. büyükşehir olmuşuz gerçekten, diyorum. annem sokakta bir şey yiyip içmezdi evvela. o an düşününemiyorum, benim hatırıma vazgeçtiğini yılların alışkanlıklığından. 


sığındığımız gölgede karşılıklı içiyoruz limonataları. bitince çöp kutusu bakınıyorum gözlerimle, annem fark ediyor. “ne yapıysan, bardağı atma ha” diyor, alıyor elimden. kendininkiyle birlikte bir poşete koyup, çantasına atıyor. 


annem her urfalı gibi pikniğe gitmez, dağa gider. birlikte gitme imkanımız olmadığını bile bile “dağa gidende lazım olur” diyor. ben gülümsüyorum…

 

üç ya da dört sonra, annemi yolculamışız. giderken neler götürmüş bizden? daha hasar tespiti yapacak ruh halinde değilim. dengemi zor sağlıyorum, yüreğimin bir yanı boşa çıkınca, bozulmuş adımlarım. 


kapıdan herkes giriyor yemek için, ben hala bakıyorum boşluğa; sofradaki, koridordaki, içimdeki… 


yüzüm ıslakken nasıl yanar yanaklarım diyorum allah’ım. kalkıp mutfağa giderken. kurumuş boğazım. su içersem söner alevler, belki geçer diye düşünüyorum; ilk kez ölmüş ne de olsa annem…


bardak aranıyor gözlerim. dolap kapaklarını art arda açıyorum. ta ki yıkanıp, saklanmış bir çift karton bardakla karşılaşıncaya kadar… anne yitirmeyi bilen bilir, harlı bir ateş gibi yakar insanın içini…

14 Aralık 2022 Çarşamba

 


kışa urfalıca bir reddiye

hadi itiraf edin, ben tek olamam. siz de bulutlu bir sabaha uyandığınızda, fırına verdiğiniz birecik balcanları karışmış da eve eciş bücüş balcanlarla dönmüş gibi hissetmiyor musunuz? hele üzerine bir de yağmur varsa, siz tuvaletteyken, urfa cesur otobüsü basıp gitmiş de bahçedeki mola yerinde bir başınıza kalmışçasına buruklaşmıyor mu içiniz?

"kışın hakkını yiyorsun" diyecekler çıkacaktır. kışın bir urfalının yemesi için yegane şey, kışın hakkı kalıyor zaten. maddenin üç hali ne? katı, sıvı, gaz; peki, urfalının üç besini ne? isot, frenk, balcan? kışın bu üçü yokken, urfalı kışın hakkını yemekle iktifa ediyorsa, yine beyefendi duruşunu bozmadığındandır…

hadi, diyelim ki şeytana lanet edip, isot reçeline iki yumurta kırdınız güne iyi başlamak için. tam bir mutluluk dalgası vücudunuza yayılmışken, dışarıya adım atmanızla birlikte yerlerin buz tuttuğunu görürsünüz ve tirit yemek için karaköprü güzelevler’den sabah ezanıyla birlikte kalkıp gittiğiniz şükrü usta'nın kapısında, “taziye sebebiyle kapalıdır” yazısı görmüş gibi kalakalırsınız.

peki siz hiç gap arena’da kışın hiç urfaspor maçı izlediniz mi? cevabınız, “hayır” değil mi? işte, hala kışa muhabbet duymanızın altında yatan şeyi bulouk. prensip olarak bir urfalı maça mevsimlerden azade biçimde çeketle gider. lakin şehrin orta yerine avm yapacağız diye, stat tarlanın ortasına yapıldığından o çeketin yakalarını kaldırsanız da nafile, kış topuyla tüfeğiyle hücum eder size…

urfadaki urfalılar için durum böyle de diasporadakiler için farklı mı zannediyorsunuz? yaz sıcağındanherkes şikayet ederken, gurbetteki urfalı, kendini müşfik anasının kollarına bırakır gibi düşer yollara, cilt kanseri olma pahasına sıla vuslatı yaşar. ama kış öyle mi daha kapıdan burnunu çıkarınca, düşer modu urfalının, ısırdığı altıncı biber de tatlı çıkmış misali hayal kırıklığıyla bakar ufka…

hasılı yaz hoştur, kış ancak bir sonraki yazı beklemek için, koltuğa atılan tepsiyi bekler gibi sabırsızca geçirilecek bir zaman dilimidir. urfalı için yazdan sonra kışın gelmesi, bekçi bakolardan, cemil cankatlardan sonra, turistler göbek atsın diye şarkı söyleyenlerin gelmesi kadar hazin bir durumdur…

📸 mehmet sadık alican 


9 Aralık 2022 Cuma

 


efendim, editör, devletin bel kemiğidir, azı dişidir. 

gerçi o bekçiydi ama sizi temin ederim ki editör de gayet mühim bir vazife deruhte etmektedir. 

bir televizyondaki editör tayfası, kanuni kadar büyük padişahlar olmasa da yayının devamında hayati role sahiptirler. deyim yerindeyse editör televizyonun hamalıdır. 

yok yok amma abartmadım gerçekten hamalıdır. inanmadınız mı? gelin anlatayım...

sene doksan altı, milli takımımız ilk kez avrupa şampiyonası’nda boy gösteriyor. futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz. hoş, o ara gündemde milli takım olmasa da futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz ama bu defa bir başka. 

ilk iki maçta umduğumuzu bulamamışız. “sekerse büyük tehlike” olacak toplar sekmediği gibi, ecnebiler de “ilk kez katılıyorlar hele bu seferlik ayakları alışsın” demeyip, bizi mağlup etmişler.

grupta son maç, ben “bari bir galibiyet” annem ise “halanların bağına gidiyoruz” diyor. 

nasıl yani demeye fırsat kalmadan, mebzul miktarda patlıcan, domates, biberin kapının önüne yığıldığını görüyorum. onların ardı sıra da biz çıkıyoruz kapı önüne. 

herkesin elinde bir şeyler var; bende de… 

annemin adile naşit misali gözlerini belertmesine rağmen siyah beyaz, otuz yedi ekran televizyonu kucaklayıp çıkmışım evden.

bağa gitmek için bindiğimiz kamyonette laf atanlara sırıtarak karşılık veriyorum. onlar dalga geçse de sağ olsun eniştem ali amca halden anlıyor, bana bağda elektrik tesisatı ayarlıyor.

herkes mangalın başına, ben takımları zar zor ayırt ettiğim televizyonun karşısına geçiyorum.

laudrup biraderlerin büyüğü de, atsız beğ’in vasiyetini haklı çıkarırcasına, acımıyor bize. kahrolsam da futbolda kaybeden sofrada kazanır diyor, dürümlere yumuluyorum.

ee kebaplar da yendiğine göre hikaye bitti zannediyorsanız yanılıyorsunuz. dönüş yolunda kamyonet bozuluyor. dev teşti denen mevkideyiz. 

şehre az kalmış yürüyelim bari diyorlar. piknik demirbaşları kamyonette bırakılıyor, evden getirilenler de yenilmiş, kimsenin doğru düzgün yükü yok. 

lakin ben öyle miyim? bir editör namzedi olarak kucaklıyorum televizyonumu ve o gün alın yazımın puntoları irileşiyor, bold’a dönüyor: “ileride televizyon hamalı olacak"

#televizyon #editör #doksanlar #urfa #hatıra

27 Kasım 2022 Pazar


aka, eski türkçede ve bugün hala türk coğrafyasının bazı bölgelerinde büyük erkek kardeş demek. biz uzak asya’dan anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanırken, aka da ağa oluvermiş. ardından sonuna bey eklemişiz ağabey olmuş. o uzun gelince de ağbi ve nihayet abi demişiz. 

ağalık hem vermekle hem de dövmekle… zaten yaşar çağbayır da sözlükte ‘ağa’nın karşısına hem iyilik yapan karşılıksız veren hem de güç kullanan zorba notlarını düşmüş. nasıl olur demeyin. ağa yani abi, devletin en küçük yapıtaşıdır; sever de döver de.

işte resimde gördüğünüz hasan abim. ben altı yedi yaşındayken, arabaların dönmeden önce sinyal verdiğini öğrenip, dört yol ağzında, “gel iddiaya girelim, arabalar benim dediğim tarafa dönecek” diyerek epeyi süre bütün harçlığıma el koymuştu. 

fakat aynı abim, yılar sonra ana ilk diz üstü bilgisayarı veren kişiydi. şimdi, ertuğrul çağbayır’a hak veriyorsunuz değil mi?

kafamda, haylazlığıma münasip biçimde ondan fazla yarık izi vardır. işte bu yarıklar aynı zamanda abimin, bir kardeş nasıl yetiştirilir imzasıdır. ben uzay gemisiyim deyip, omuzuna alışı sonra da yakıtım bitti deyip, bırakışı bugün bile gözümün önündedir. hoş gözümün önünden gitse de kafamın arkasında baki…

beraber gazete de çıkardık, daha önce bir yazıda anlattığım üzere araba imalatına da giriştik. her çekene sakız çıkan çekilişler de sattık, el yapımı patlayıcı da yaptık… 

yok artık! demeyin, onu da anlatayım.

kibritlerin barutlarını jiletle ayırıp, fotoğraf makinesi filminin boş kutusuna doldurmuştuk. üzerini de dükkândan astar parçalarıyla sıkıştırıp, evimizin karşısındaki inşaatta mahalle çocuklarının korkulu bakışları arasında ateşledik. lakin terkibinde hata yapmış olacağız ki, cılız bir fısıldama ve dumandan ötesini göremedik.

arşivden çıkan bu fotoğrafa derkenar olsun diye akamı şöyle üç – beş cümle ile anlattım. yoksa daha hikaye bol…

ne demişti şair, “çocukken bir kez bakarız dünyaya, gerisi hatıralardır…”

#urfa #seksenler #doksanlar #hatıra #anı #çocukluk #childhood #eigthies #nineties

21 Kasım 2022 Pazartesi


efendim, bazen arkadaşlar, taşra, köy vb mevzular olduğunda urfalı olduğum için bana dönüp, “sizin köyde nasıl?” gibi sorular soruyor.

tabii ki kentsoylu bir birey olarak, ben katiyen bu soruları üzerime alınmıyorum :) gayet aristokrat bir yetişme tarzım olduğu, ekteki görselden de belli…

seksenlerde celal şengör hoca bile papyon takmazken, ben urfa sokaklarında süheyl uygur'u kıskandıracak şekilde gezerdim. her ne kadar pasajdaki çay ocagi, çayın yanına süt vermese de ben küçük burjuva tarzımdan asla ödün vermezdim.

hatta kalecilik yıllarım dahi kumaş pantolonlarla başlamış, sık sık pantolonlarımın diz kısımlarında babamın kumaş örme çalışmaları ile devam etmişti…

ara ara medeniyetin doğduğu kent ile ilgili taşra yakıştırmaları yapıldığı için merhum ozan’dan ilhamla, “papyonları gömdük biz, unuttuk sanılmasın…” tadında bu paylaşımı yapma zorunluluğu hissettim…


#urfa #doksanlar #hatıra #çocukluk #nineties #childhood #papyon #şanlıurfa

16 Kasım 2022 Çarşamba


 

milli takımın iskoçya ile diyarbakır’da oynadığı maçta tribünler gelincik tarlası gibiydi. türk bayraklarıyla bezenmiş stadyumu görünce, hatıralar arasında bir yolculuğa çıkıp doksan yedi yılına gittim.


urfaspor, türkiye kupası’nda üç tur geçmiş ve vanspor ile eşleşmişti. o yıllarda van gölü canavarının hafif gölgesinde kalsa da vanspor, süper lig’in muadili olan birinci lig’de mücadele eden, yabancı oyuncularıyla falan hayli havalı bir takım. lakin gelin görün ki maç hafta içi ve saat on üç’te…


gaza gelip okul duvarından atladığımız gibi ilk dolmuşla stadın yolunu tutuyoruz. maçtan önce arkadaşlar dönerciye gidiyor. bense stadın tam karşısındaki evimize gidip, doksan beş seçimlerinden kalan türk bayrağını alıyorum.


öğrenci kontenjanından stada bedava giriyoruz. takım flaması kültürü henüz yaygın olmadığı yıllardayız haliyle koca tribünde elde sallayabilecek tek bayrak bende… 


evvela arkadaki abiler, “milli maç mı yapıyıgh, niye türk bayrağı getirdiy?” deyip alay ediyor. 

ben aldırmayıp, habire dalgalandırıyorum bayrağı…


bir - sıfır geriye düştüğümüz maç dakikalar geçtikçe çetin bir hal alıyor. ve nihayet urfaspor, bir penaltı kazanıyor. tabii bu kararla tribünler de sevinçten darmaduman oluyor. 


biz bacak kadar boyumuzla ayak altında kalıyoruz. yerdeyken, maçın başında benle dalga geçen abilerden birinin, türk bayrağını çılgınca salladığını görüyorum…


penaltı gol olmasa da o coşkuyla giden bayrak bir daha bana dönmeyip açık tribünde elden ele dolaşıyor.


son düdükle ben bayrağı, urfaspor ise maçı kaybediyor. ertesi gün yerel gazete ve televizyonlardaki maç haberlerinin başrolünde hep benim bayrak var. tek bayrak stadın farklı noktalarından kadraja defalarca girmiş…


o gün fark ettiğim gerçeği bugün tekrar hatırlıyorum: türk bayrağı her yere yakışıyor elbette, ama güneydoğu’da daha bir güzel dalgalanıyor… 


#bayrak #urfaspor #vanspor #futbol #taraftar #onbirnisanstadı #şanlıurfaspor #bizimçocuklar #millitakım

5 Kasım 2022 Cumartesi


 

efendim, ne aya ayak basılması ne de berlin duvarının yıkılması mozaik pastanın keşfi kadar ehemmiyetlidir.

abartılı gelmiş olabilir ama insanlık tarihi için olmasa da benim kişisel tarihim için bu hüküm su götürmez.

amma abartın ha! diyecekler için m. p. ö. (mozaik pastadan önce) dönemleri anlatmakta fayda var.

şöyle izah edeyim. kapıların kuş ötüşüyle çaldığı, girişte arap bacı ile arap çocuk rölyefinin asılı olduğu, güneş perdeleri kahverengi çiçek desenleriyle bezeli, ahşap kasalı televizyonların dantelle örtülü olduğu evlerin bir diğer demirbaşı kek tenceresiydi.

bu tencereye ekseriyetle dolabın en ücra köşesinde yahut da mutfak raflarının tavanla buluştuğu kısımda beklerdi. - şimdi düşününce tencerenin bu dışlanmışlığının, bizim keklerin mukadderatına menfi tesir etmiş olabileceği fikri, çok da mantıksız gelmiyor-

işbu tencere, benim çocukluğumun en önemli korku ögelerinden biridir.

gerçi tencereye çok da haksızlık etmeyeyim. doksanlarda doğum gününün kendisi başlı başına bir gerilim filmiydi…

üç beş okul arkadaşı, saçları kolonya ile ıslatılmış halde kapıyı çalar, sonra kuzenler, yeğenler ve sair akrabaların arasında sıkışırlardı.

kolonya kokulu tonton teyzeler günün anlam ve önemini düşünmez, ailenin yeni gelinini çekiştirirken, ablam elinde kırık bir kekin olduğu tepsiyle kapıdan görünürdü…

bizim tencere yine tencereliğini yaptığından, doğum günü kekini çokça kez kaşıkla yemek zorunda kalırdık. teyzelerin gıybeti sadece bir dakikalığına durur, mumun üflenmesiyle, spotlar yine benim üzerimden, bir teyzenin gülerken hoplayan göbeğine kayardı.

ben çokça kahverengi çorap, kullanılmış uçlu kalem, ne alaka olduğunu kavrayamadığım borcam tepsi gibi hediyelerimi açar, karbonat kokulu kekimi acıma katık ederdim…

işte bu distopik ortam, ne zaman kırıldı biliyor musunuz?

o melun tencereye ihtiyacımızın kalmamasını sağlayan mozaik pasta mutfaklarımıza girince…

hoş, onu da ne mozaiği ulan! diyen başbuğun korkusundan adamakıllı yiyemedik ya, neyse…

 

 

15 Ekim 2022 Cumartesi


yorgun savaşçılara veda…

yetmiş sekizliler, henüz bıyıkları terlememişken kendilerini kavgada buldular. karşılarında iki seçenek vardı. ya kolay olanı seçip hayatlarına devam edecek ya da bering boğazından, baltık denize yayılan kızıl emperyalizme karşı canlarıyla bir set öreceklerdi…

onlar zoru seçti…

ellerine silah almak zorunda kaldıklarında henüz bir kadın eli tutmamışlardı. silahlı mücadele verdiler. vurdular,  vuruldular ama anlaşılamadılar. onları ne çağdaşı, etliye sütlüye dokunmayanlar anladı ne de kızıl yayılmacılığın mümessilliğini yapanlar anlayabildi.

nelerine güveniyordu bu gencecik insanlar. başbuğ dedikleri bir adam, dündar beğleri, gün ağbileri ve galip erdem adında bir dervişmeşrep… iki kutuplu dünyanın dev savaşına yeni bir cephe açanların önündekiler aşağı yukarı bundan ibaretti…

öndekilere burun kıvıranlar geridekileri göremiyordu…

zira o geniş paçalı pantolon, geniş yakalı gömlek giyen sarkık bıyıklı çocuklar, türkün beş bin yıllık dirlik kavgasının ruhunu taşıyordu. bir savaş verdiler ve kazandılar. sovyet emperyalizmine dur dediler. koca bir devleti dağıttılar, soydaşlarını on yıl içinde bağımsız kıldılar…

büyük kavgayı kazandılar ama hayat kavgasını kaybettiler…

bir gün savaş bitti ve eve döndüler. işte o zaman bilmedikleri bir dünya ile karşılaştılar. bıraktıkları çocuklar büyümüş, vurulan arkadaşlarının nişanlıları evlenmişti üstüne bir de geçim derdi vardı…

yaşıtlarının hayatın meyvelerini topladığı çağda bir kez daha mücadeleye giriştiler. ama çok geç kalmışlardı. vatanı kurtatırken, hayatı ıskalamışlardı…

daha acısı kimse anlamadı onları…

anlayamazdı da…

onları anlamak için; en yakın arkadaşlarının tabutuna omuz vermiş olmak lazımdı. işkence tezgahlarında erkekliğini, mapus damlarında gençliğini bırakmış olmalıydı insan. saçları siyahken hiç sevişmemişse anlayabilirdi onları…

ucundan kıyısından tutundular hayata. verdikleri mücadelenin lafını etmekten imtina ettiler. hoş söyleseler de kıymetiharbiyesi yoktu. çatık kaşlı, sert duruşlu, eğilmek bükülmek bilmeyen garip adamları seven olmadı…

kayıplarının acısı ile anlaşılmamanın hüznünün birlikte sindiği bakışlarıyla sosyal medya hesaplarımıza fotoğrafları düşüyorlar şimdi gün aşırı. birkaç vefalı dost, bir – iki satırla veda ediyor onlara…

ve yorgun savaşçılar nasıl geldilerse öyle gidiyorlar; sessizce…


 -fatih doğrucan hocanın ardından tüm yorgun savaşçılara-

24 Eylül 2022 Cumartesi


neslihan, köyün en yeşil kısmına doğru koşuyordu. annesi, “kamyona yüklenecek üç beş parça eşya kaldı, tez git gel” deyip, hızlıca dönmesini tembihlemişti. annesine değil de kamyona öfkeliydi. bir kez daha koparıp alacaktı işte, alıştığı yerlerden. 

öncekiler neyse de, bu köy hepsinden farklıydı. neslihan burada okula başlamıştı. ilkin bu köyde okuma yazma öğrenmiş, ilk kez bu köyde ahaliyle senli benli olmuştu.

evvela çekinmişlerdi ondan. beline varan altın sarısı saçları, zümrüt gözleriyle neslihan, köy halkı için banka müdürünün kızından çok, ordan geçen bir kuyruklu yıldız gibiydi. ama çok çabuk sevdiler yüreği kendinden güzel bu kızı…

memo vardı bir de… 

hemen arkasında oturan bu sıkılgan oğlana ilk görüşte kanı kaynamıştı neslihan’ın. memo, onun anlattıklarını dinlerken neslihan’ın yüzüne bakamazdı fakat gamzesi beliriyordu, kızarık yanağında…

neslihan, ona babasının büyükşehirlerden getirdiği kalemleri silgileri hediye etti. memo da geri durmadı. anasına gözleme yaptırdı, süt sağıp bıraktı neslihanların evinin önüne…

böyle böyle, memo ile neslihan ayrılmaz iki dost oldu. görenler şaşıp kalıyordu. bu sarı kızla, sütçü ayşe’nin yetim oğlu memo arasındaki sevgiye... 

lakin bozkır yasası tecelli etti; uzun sürmedi güzel günler. memo bir gün bayılıverdi derste, durup dururken… 

şehre doktora  götürdüler memo’yu, iki hafta sonra geldiğinde de yatırdılar usulca şimdi neslihan’ın başında beklediği bu yere…

bunları düşünürken memo’nun başı ucunda donup kalmıştı neslihan, her geldiğinde olduğu gibi…

neden sonra, çok uzaktan gelen korna sesiyle irkildi ve üzerinde ‘mehmet öztürk’ yazılı küçük tahtanın önü sıra uzanan kabartıya, uçları kurdele ile bağlanmış iki altın sarısı örük bıraktı. bir de beresini çıkarıp tahtaya geçirdi, üşümesin diye memo…

neslihan, mezarlıktan kendisini bekleyen kamyona doğru koşarken, acemice kesilmiş kısacık saçları terden sırılsıklam olmuştu. hava buz gibiydi ama hıçrıkıkları ile birlikte neslihan’ın sol kaburgasının üstünden bütün vücuduna bir ateş yayılıyordu…

20 Eylül 2022 Salı


efendim, pehlivan tefrikalarını bilirsiniz. muharrir ballandıra ballandıra anlattığı sonu gelmeyen maceralarla muhatabını esir alır, bir başladı mı bitirmek bilmez, kelimeleri kenger sakızı misali ağzında çevirir durur.. işte ben de her geçen gün sami karayel, eşref şefik çizgisine yaklaştığımdan, pele ali amcanın yaşamına dair anekdotlara bugün de devam edeceğim.

pele ali amca’nın oynadığı takımı akrabası halil kenanoğlu çalıştırmaktadır. halil hoca zaman zaman yeğeni ali’ye kendisine tütün alması için para verir. gelin görün ki halil hoca’nın eli biraz sıkıdır. bir kilo tütün al diye verdiği para ile yarım kilo tütün zar zor gelir. ama urfalı siyah inci, hocanın gözüne girme fırsatını kaçırmaz.

maç bitimlerinde futbol sahasının etrafında dolaşan pele, ya yenilen beklenmedik bir golün öfkesiyle ya da ağlarla buluşan bir topun sevinciyle yarım bırakılıp fırlatılmış sigaraları toplar, bunları tek tek kağıt ve izmaritlerinden arındırır ve halil hoca için aldığı tütünü bu yolla, iki katına çıkarmayı başarırmış. hasılı ne sihirmiş ne keramet, futbol tutkusundaymış marifet…

tütün demişken, pele ali amca’nın nargilesi müptelalığından bahsetmemek olmaz. tabii ki onun nargile içişi de belli ritüeller çerçevesindeydi. ali amca’nın nargilesi pasajımızın arka tarafındaki evinde hazırlanır, sonra oğlu webster nargileyi alıp, pasajın tam ortasına koyardı. ali amca da bir yandan nargilesini fokurdatır, bir yandan da gelen geçene laf atar yahut onların sataşmalarına cevap verirdi.

oğlu webster dedim ya, işte o, benim akranım ve oyun arkadaşımdı ama gerçek adını hiç bilmedim. babası gibi koyu tenli olduğundan, o dönemin popüler dizisi cosby ailesi’nden mülhem: webster adıyla anıldı hep. urfaya özgü havara taşının tozunu sürerek webster’ın yüzünü beyazlatma girişimime ise michael jackson’un ten renginin her gün açılması mı ilham verdi şu an hatırlamıyorum…

tekrar ali amca’ya dönersek, adaşı kolombo ali amca ile ezeli rekabetinden bahsetmemek olmaz. ikisi hasip ile nasip gibiydi. kolombo amca galatasaraylı, pele amca beşiktaşlı, kolombo amca doğru yollu, pele amca anaplı, kolombo amca miskin, pele amca yerinde duramayan, kolombo amca hırpani kılıklı, pele amca alabildiğine giyim kuşamına düşkün…

bu şekilde uzayıp giden zıtlıklar listesinden elbette sürekli karagöz-hacivat misali bir çatışma çıkardı. özellikle galatasaray -beşiktaş maçları öncesi bu dalaşmalar ayyuka çıkan, maçı kaybeden taraf epeyi süre ortada görünmezdi. kazanan ise rakip takımın temsili tabutunu urfa’nın ortasından geçen karakoyun’a atmak gibi sıradışı kutlamalara imza atardı.

babam pele ali amca’nın havası yerinde olmadığı zamanlar hemen onu gaza getirirdi. “ali seyirciler seni istiy, hele selamla” der, pele amca da maracana’ya çıkmış ciddiyetiyle raflardaki kumaşları selamlardı. babam iyice tava gelen ali amcaya doğru ütü yastığını atar, pele de gelen yastığı eski günlerine nazire yaparcasına bir kafa vuruşu ile geri yollardı…

pehlivan tefrikası dedik, şaka maka öyle uzattım. daha mesele daha çok ama sizi sıkmayayım. hasılı kelam bu dünyadan bir pele ali geçti hem de namını pele’den alsa da, urfa’da namı pele’yi geçti…

18 Eylül 2022 Pazar

tanıdığım iki pele üzerine

elli sekiz dünya kupası dünyaya yeni bir yıldız armağan etti. edson arantes do nascimento adındaki bu harika çocuğun gerçek adını pek az kimse, lakabını ise nesiller boyu tüm dünya bilecekti. on yedi yaşındaki pele, üçü final maçında olmak üzere altı gol attı ve brezilya’ya dünya kupası kazandırdı.

henüz televizyon yayını başlamamış olsa da, önce halit kıvanç’ın onunla yaptığı röportaj, ardından da pele’nin gazete manşetlerini günlerce süslemesiyle, türk futbolseverler bu süper yıldızı hemen keşfetti. urfa’daki futbol tutkunları ise bir adım ileri gitti ve o zaman on iki yaşında olmasına rağmen fuleli oyunuyla rakip defansları darmadağın eden ali bağış’a, biraz da ten renginin etkisiyle, kendisinden üç yaş büyük pele’nin adını lakap olarak verdi.

pele ali amca aynen lakaptaşının sadece iki kulüpte; santos ve new york cosmos’ta forma giymesi gibi gölspor ve urfa beşiktaş  formalarını terletti. kaderlerini kesiştiren bir diğer forma ise sarı yeşil renklere sahipti. brezilyalı pele, alameti farikası sarı yeşil forma olan sambacılara üç kere dünya kupası kazandırırken, pele ali amca da, brezilya’dan on bir bin kilometre uzaktaki bir başka sarı yeşilli ekip, urfaspor’un tek bir maçını bile kaçırmadı.

pele, santos efsanesi dedik ya pele ali’nin hangi takımı tuttuğunu az çok tahmin etmişsinizdir. elbette santos gibi siyah beyaz renklere sahip beşiktaş. hem de öyle böyle bir tutku değildi onun beşiktaş’a olan bağlılığı…

buraya kadar vikipedi tadında geldik, isterseniz artık, aşık olduğu takımın aksine rengarenk bir hayatı olan pele ali amca ile ilgili birkaç anekdot aktarayım size…

pele ali, ramazan günü ikindi namazının ardından okunacak mukabeleyi dinlemeye gidecektir. elbette onun camiye gidiş seremonisi, padişahın cuma selamlığından az şaşaalı değildir…

ali amca kamberiye’deki evi ile damat süleyman paşa camii arasındaki yaklaşık iki kilometrelik yolu ancak üç saatte kat eder. zira şehrin meşhur siması oluşundan ötürü, her esnaf ona ya çay teklif eder ya da damarına basıp, uzun süreli bir muhabbetin kapısını açar (urfa deyimiyle neşesini alır.)

yine böyle bir gün pele ali amca cüz okunmaya başlarken ancak girer camiye ve her zamankinin aksine, mihraptan uzak bir yere konumlanır. imam bir süre sonra durumu fark eder. pele ali amca onu değil, paltosunun içindeki radyodan beşiktaş’ın maçını dinliyordur. 

imam ali amcayı epeyi görmezden gelir. ta ki, sarı fırtına metin beşiktaş’ı öne geçiren golü atana kadar. pele ali amcanın camideki bütün huşuyu tek hamlede dağıtan, “gooool” haykırışı bardağı taşıran damla olur. tabii herkesin birbirini tanıdığı o yılların urfa’sında bu kızgınlığın ömrü ertesi güne kadardır.

ben tanıdığımda ali amca artık epeyi yaşlanmıştı. ama gençliğinde rakip defansı nasıl dağıtırsa, dükkanımıza yine  öyle girer, babam müşteriyle uğraşırken bir anda “usta yav bigün uyanış’la oynarken bi şut atmıştım hatırlıy mısan?” diye pat diye muhabbete dalardı.

iki bin on yedi yılında, beşiktaş ve urfaspor aşkıyla çarpan kalbi durdu pele ali amcanın. arkasında bugünün aynı şeyleri giyen, aynı şeyleri yiyen, aynı şeylere gülen hep acelesi olan ve tornadan çıkmışçasına tekdüze olan insanlığın anlamlandıramayacağı kadar renkli anılar bıraktı.

urfa’da bir lakaptaşı olduğundan habersiz brezilyalı pele ise ali amca’yı aramızdan alan kalp krizini atlatması sayesinde bugün, seksen bir yaşında. 

ve son olarak, her ikisiyle birden konuşmuş dünyadaki tek insan olan benim, bu yazıyı yazmam da kaderin bir başka cilvesi sanırım…


 

27 Ağustos 2022 Cumartesi


 

v’nin maskesi, şüko’nun külahı


ingiliz yazar alan moore ve vatandaşı, çizer david llyod’un yarattığı çizgi roman karakteri v, iki bin beş yılında sinemaya aktarılınca küresel anarşizmin sembolü haline geldi. öyle ki bir önceki yüzyılda duvarlardan, tişörtlere her yerde karşımıza çıkan che guevara’nın pabucunu dahi dama atmayı başardı.


ingiliz eylemci guy fawkes’in yüzünden ilhamla çizilen v’nin maskesi, kapitalizmin de etkisiyle, yirmi birinci yüzyılın en çok bilinen suretlerinden birine dönüşüverdi. gözümüz yok. nitekim başarılı bir karakter yaratımının, toplumda böyle karşılık bulması gayet de doğal. ancak merhum ozan arif’in dediği gibi “davul değil benimki saz, bize de pay düşsün biraz…”


madem aktif eylemci v’nin maskesi böyle beynelmilel bir hal aldı da pasif direnişin simgesi ayrançı şüko’nun külahı niye evrensel bir simgeye dönüşmedi?


sizi merakta koymayayım, en iyisi mi siz sormadan ben anlatayım. yıl bin dokuz yüz altmış, yirmi yedi mayıs ihtilali gerçekleşmiş. yurt sathında olduğu gibi urfa’da da bir korku iklimi hakim. demokrat parti’nin yönetiminde yer alanlar bile, geçmişlerinden duydukları nedameti yüksek sesle haykırmakta. elbette kolay değil, darağacı kuruluyken, kahramanlık yapmak.


menderes’in en büyük destekçilerinden biri de, tükendi nakti ömrüm türküsünde, “elimde bir keşkül, başımda bir külah” mısraıyla tarif edilen yoksulluğun ete kemiğe bürünmüş hali, ayrançı şükrü’dür. bunu bilen bazı demokrat parti muarızları, askerlerin sarayönü’nde devriye attığı sırada, ayrançı şüko’ya kasten sorarlar, “biz halkçıyıyıgh, sen neçisen şüko?”


şüko, bir soranlara, bir de ağzından çıkacaklara kulak kesilmiş askerlere bakıp, külahını şöyle bir düzeltir, sonra da kıvançla bağırırmış, “uyanışlıyam, fenerbahçalıyam, bi de ondanam…” (uyanışspor ekseriyetle urfa’da demokrat partililerin desteklediği mahalli ligde oynayan bir takımmış.) ondanam derken neyi kasttettiğini de herkes bal gibi anlarmış ammavelakin bu zarif pasif anarşizm hamlesi karşısında çaresiz kalırlarmış. 


darbe döneminin güç sahipleri silinip gitse de, ihtilal yönetiminin en katı günlerinde, “ondanam” diye bağıran, ayrançı şüko, benim yeniyetmeliğim sırasında hala hayattaydı. yaz kış başından çıkarmadığı külahıyla kah ayran kah limonata satıp, muhannete muhtaç olmadan yaşadı.


v’nin maskesini bilenler, şüko’nun ve külahının hikayesini hiç duymadı. bunda şükrü amcanın pasif anarşist tutumunun etkisi elbette vardı ama urfa’nın sıcağında bir rehaviden daha fazlasını beklemek de haksızlık olurdu…



efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...