vecihi hürkuş’un hikayesi artık herkesin malumu. ilk yerli otomobil devrim’in başına gelenleri de bilmeyen kalmadı sanırım. peki, doksanlarda atılgan isimli yerli otomobil için didinen iki delikanlının sergüzeştini biliyor musunuz? kuvvetle muhtemel, ne projenin ismi ne de bahse konu yıllardaki bu girişime dair en ufak bir şey canlanmıyor hafızanızda. o halde, gelin pazar gününüze biraz hüzün biraz neşe katacak bu hikayeyi benden dinleyin.
henüz passat’ın esamesinin okunmadığı ve ülkenin sokaklarının manyas kuş cennetini aratmadığı yıllardı. caddelerde şahin, serçe, doğan, kartal model otomobiller arzı endam ederdi… listeye bakıp hemen burun kıvırmayın. o arabalara ulaşmak dahi çok zordu. nitekim kartal slx’i olanlar mahallede, kraliçe tarafından sör unvanı verilmiş havasıyla dolaşırdı. haliyle, otomobiller pek çok aile için, bugün olduğu bir arzu nesnesinden öteye geçmiyordu.
öyle ki her mahallede çoluk, çocuk evinin önündeki asfalt yola kale kurar, sabahtan akşama top teperdi. bu akşam ezanıyla biten maçlar, yoldan geçen otomobiller yüzünden ancak iki ya da üç kez dururdu. mahallenin artık göbek bağlamış, kulağı kesik abileri bile, yoldan otomobilden çok geçer, “at bakayım topu” deyip, maçları daha fazla inkıtaa uğratırdı.
neyse konuyu dağıtmayalım, iki delikanlı işte böyle bir çağda, yalnız ama güzel ülkemizin makus talihini sonsuza kadar değiştirecek bir proje ortaya koydu. kendi kendine giden araba! yok, gençlerin dışarıdan enerjiye ihtiyaç duymayan sistemi, bugün bile niye öyle bir işe girişildiğini anlayamadığım “erke dönergeci” gibi muallak bir mantığa dayanmıyordu.
herşey ahmet amca’nın avukatlık bürosunda çırak olarak çalışan hasan abim, ataç ve toplu iğneleri bir arada tutsun diye şömiz takımına eklenmiş halka şeklindeki mıknatısla oynayınca başladı. mıknatısın içine bir kalem geçirmiş tekerlek yapmıştık. sonra dükkandaki zarf açacağını yaklaştırmayı akıl ettik. işte o an, insanlık tarihini tamamen değiştirecek büyülü bir şey olmuştu. mıknatıs, zarf açacağının çekim kuvvetine dayanamayarak peşi sıra yuvarlanmaya başladı…
hasan abimle birbirimizin gözlerine bakarken, ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu. inovasyon aşaması tamamdı artık pazarlama aşamasına geçilmeliydi. hemen mahalledeki çocuklara müthiş buluşumuzu açtık. kendi kendine giden tahta araba otuz bin, demir araba elli bin liraydı. ön talepleri hemencecik toplamıştık. tasarım aşamasındaki ürünlerimizi satarken, tahtayı az çok tahmin ediyordum, ama demir arabayı nasıl yapacağımızı ben de bilmiyordum…
hasan abim, dama atılmış eski banyo kazanından ilk arabayı üreteceğimizi sonra da mahalledeki eskicilerle anlaşıp, eskiyen kazanları otomotiv sektörüne kazandıracağımızı söyleyince, içimden tek bir cümle geçti: ailemizin akıl küpü! tahta arabalarımızı ise hal pazarının önüne atılmış sandıklardan yapacaktık elbette. arabanın alameti farikası mıknatısların kaynağını da siz tahmin etmişsinizdir artık. tabii ki, yaşasın buzdolabı tamircileri…
tedarik sürecini de başarıyla halledince! bir pazar sabahı üretim safhasına giriştik. evden, dükkandan bulduğumuz alet, edevat elimizde dama çıktık. lakin daha kazanda bir gedik açamamıştı ki, komşular damda bitmeye başladı. yok bizi tebrik etmek için gelmemişlerdi. gürültüden dolayı, sövmek ve pılımızı pırtımızı toplayıp, damdan inmemiz için uyarıyorlardı…
indik. biz bilim insanıydık. kavga gürültüyle işimiz olmazdı. atölyemizi yirmi dakika sonra bahçeye kurmuştuk bile. bu kez de giriş katta yaşayan komünün en iri kıyım mensubu, buraya yazamayacağım ifadelerle nazikçe uyardı bizi. diretmek imkansızdı. belli ki bu memleket kendi kendine giden arabaya henüz hazır değildi. canımıza minnet, siz benzin parası vermeye devam edin o halde deyip, malzemeleri bıraktık. ve yoldaki maç yapanlara “her birimiz bi takıma girelim mi?” diye seslendik…
#urfa #doksanlar #mahalle #araba #yerliotomobil