24 Mart 2025 Pazartesi

insan ömrü çok kısa. her mükemmel kitabı bitirirken bunun ayırdına daha iyi varıyorum. başımı kaldırmadan okusam dahi harikulade kitapların binde birinin kapağını açamadan ömrümü tüketeceğim. elbette diğer yanda, bu kısacık hayat serüveninde muazzam bir kitaba denk gelmek gibi bahtiyarlık yok.

urfa ziyaretimde, rızvaniye sahaf’a uğradım ve abdürrahim ağabey bu kitabı çok seversin diye önerdi, canlarına değsin’i. fakat yanıldı, çok sevmedim; aşık oldum.

mehmet saraç’ın kaleminden çıkan canlarına değsin, bir hatırat. hemşehrim, altmışlardan seksenlere uzanan üç farklı on yılda özyaşam öyküsünü ve şüphesiz bununla paralel biçimde urfa’yı anlatıyor. elbette bu süre zarfında yaşanan toplumsal, siyasal değişimleri de…

saraç her urfalı gibi şikemperver. nitekim kitapta urfa yemekleri ve yemeğin urfa kültüründeki yeri hayli yer kaplıyor. öyle ki yazar, bahsi geçen yemekler için ayrı bölümler açıp, bağlamdan kopmadan onların tarifini veriyor. düşünün, ne kadar leziz bir kitap…

eserin odağında urfa olsa da, müellifin ilk çağlarını geçirdiği nizip ve gençliğinde yolunun düştüğü istanbul ile ankara’ya dair de kıymetli notlar var. eser bu yanıyla okuyucuya, türkiye’nin değişim ve gelişim yıllarını bu kentlerdeki içtimai hayat üzerinden gözlemleme imkânı sunuyor.

bu anlattıklarıma bakıp iki noktada yanılabilirsiniz. öncelikle, kitap urfa ekseninde geçiyor bu sebeple sadece urfalılara hitap ediyor, diye düşünmeyin. tanpınar’ın beş şehir’i nasıl anlattığı kentlerin ötesinde bir klasiğe dönüştüyse, canlarına değsin de billur gibi dili ile her okurun zevk alacağı bir yapıt. ikincisi de kesinlikle bir güzelleme ile karşı karşıya değiliz. bilakis kitap eleştirilecek yerde lafını sakınmayan, devrimci bir bakış açısı ile kaleme alınmış.

şahsen elimde bir imkan olsa her urfalıya canlarına değsin’i mutlaka okuturdum. hele de eğitim çağındaki gençlere kentin yakın tarihini ve döneme dair portreleri öğrenmeleri için okullarda zorunlu tutardım. 

mehmet saraç, ‘canlarına değsin’ demiş, dileği gerçek oldu. bu kitap hem yüreğime, hem ruhuma hem zihnime hasılı, canıma değdi, değmekle de kalmadı alabildiğine derin bir iz bıraktı.

#canlarınadeğsin #mehmetsaraç #urfa #urfatarihi

20 Mart 2025 Perşembe

-osman sınav’ın ardı sıra, ülkücü sinema ve sinemada ülkücüler- 

osman sınav’ı daha pek çok işe imza atacağı bir çağda zamansız kaybettik. sınav’ın adı şüphesiz hayata geçirdiği projelerle türk sinema ve dizi sektöründe hep anılacak. fenomene dönüşen karakterleri türk sosyolojisine çalışma alanları oluşturalı hayli zaman oluyor. ancak osman sınav’ın vefatı türk milliyetçileri için ayrı bir ehemmiyete haiz.

zira doğrudan ülkü ocakları’nda yetişen sınav, ömer lütfi mete ile birlikte milliyetçilerin sesinin en cılız çıktığı saha olan televizyon ve sinema dünyasında harika işler yaparak kalıcı mevziler elde ettiler. bugün ethem arslan, yasin usta, ozan bodur pek çok genç türk milliyetçisi kendi kimlikleriyle bu alanda üretim yapabiliyorsa, şüphesiz osman sınav’a teşekkür borçuluyuz.

biz yıllar boyu milliyetçi sanatçıların popüler kültüre eklemlenmesinin hayalini kurduk. mustafa yıldızdoğan, ahmet şafak, ali kınık bazı parçalarıyla bunu başardı da. ancak osman sınav’ın (ve şüphesiz mütemmim cüzü ö. lütfi mete’nin) yaptığı bunun çok ötesindeydi. onlar popüler kültüre kendi fikirleri doğrultusunda yön verdiler hatta dönüştürdüler.

maziye döndüğümüzde, ülkücü dünya görüşü, sınav – mete ikilisini çıkardığımız zaman bir elin parmaklarını geçmeyen başarılı işe sahip. yücel çakmaklı ekolünü ve natuk baykan’ın tarihi filmlerini ayrı tutarsak, maraş olaylarının gölgesinde cüneyt arkın ve oya aydoğan’lı kalan güneş ne zaman doğacak dışında bir ülkücü sinema örneği için yaklaşık otuz yıl beklememiz gerekti.

tabii ki bu dönemden bahsederken ülkücü kuruluşlar davasında hapis yatacak kadar teşkilatın içinde olan türk sinemasının en önemli yapımcılarından berker inanoğlu’nu, müzisyen kimliğine rağmen sanat dünyasıyla başbuğ türkeş arasında bağ kuran ilham gencer’i, yine milliyetçi duruşunu açıktan sergileyen serdar gökhan gibi kıymetli isimleri anmadan geçmemek lazım.

güneş ne zaman doğacak’tan yaklaşık yirmi yıl sonra yönetmen koltuğunda ismail güneş’in oturduğu senaryosu ömer lütfi mete’ye ait gülün bittiği yer filminde bir kez daha cüneyt arkın’la bir ülkücü sinema örneği izledik. kaldı ki bu filmde yapım ve oyuncu kadrosunun işaret ettiğinin dışında doğrudan tek bir sembol, söylem vb yoktu. bu ‘mahcup’ milliyetçi duruşa rağmen, gülün bittiği yer, bir kilometre taşı oldu. 

yakın tarihli iki film ise en net politik duruşa sahipti. lütfü şahsuvaroğlu’nun aynı adlı eserinden yola çıkılan ‘kafes’ dursun önkuzu’nun şehit edilmesinden, ümraniye’de beş milliyetçi işçinin katledilmesine seksen öncesinin pek çok önemli hadisesini ele almıştı. güneş ne zaman doğacak’ta duyguları şahlandıran çırpınırdın karadeniz, yıllar sonra kafes’te de duyulacaktı. 

uzun suskunluk döneminin acısını çıkarırcasına kafes’ten bir yıl sonra gösterime giren ankara yazı gerek estetik gerek oyuncu kadrosu açısından milliyetçi sinemanın en iyi örneğiydi. mustafa pehlivanoğlu’nun idamına giden süreci ele alan film, işkence ve taraflı yargılamaya parmak basarak seksen öncesinin katı devletçilik anlayışını reddeden bir duruş ortaya koymuştu.

toparlayacak olursak, türk milliyetçiliği fikrinin sinema ve televizyonla ilişkisi hep ağır aksak ilerledi. bunun altındaki ekonomik, sınıfsal ve tarihsel sebepler ancak ayrı bir yazı konusu olabilir. lakin bu kabuğu kırmayı başaran isimler, ömer lütfi mete istanbul ülkü ocakları’ndan beri birlikte yol yürüdüğü osman sınav oldu. 

bu iki isim doğrudan politik sanat icra etmese de hem açıktan sergilediği siyasi geçmişi ve duruşu hem de yarattığı karakterleriyle milliyetçi camianın her daim yüz akıydı. yine ahmet yenilmez başta olmak üzere projelerinde ülkücü dünya görüşüne mensup isimlere yer vermeleri, toprağa attıkları tohumlar olarak takdire şayan.

“yeri dolmaz” kalıbı giden pek çok kişinin ardı sıra söylendiği için artık darb-ı mesel olmuşsa da "surda bir gedik açan" osman sınav’ın yeri gerçekten kolay kolay dolmaz. mekanı cennet olsun.

#osmansınav

15 Mart 2025 Cumartesi



yokluk, doyumsuz bir ateştir. önüne geleni yutuverir. bu yangının etkisi altındaki evlerde çocukların, ilk çağları hemencecik alevler arasında kalır. aceleyle büyür onlar. zira yaşıtlarının üstünde bir ferasete sahip olmaları gerekmektedir. okuldan istenen paranın gününü savuşturmayı bilmeli, öğretmenler gününde en kalabalık anı kollayıp, gazete kağıdına sarılı hediyeyi masanın üstüne hızlıca bırakmayı öğrenmeli, hasbelkader bir doğum gününe çağrılırsa ablasının bluzuyla, almanya’daki kuzenin küçülen pantolonunu kombinleyebilmeli, istekleri için; karneni alınca, ayın on beşinde, kardeşinin taksitleri bitince gibi zamanları sabırla bekleyebilmelidir. bir de yalan söylemeyi bellemelidir çünkü yokluğun hükümferma olduğu evlerde babalar daha öfkelidir.

seray şahiner yoksul evlerden sesleniyor bir kez daha bize. vatan, millet, samatya, farklı zaman dilimlerinden iki kız çocuğunun hikayesini anlatsa da, arka planda sınıfsal bir varoluş mücadelesi var. romanda ötekilerin topluma tutunma çabasını zaman zaman güldürerek ama çokça boğazda bir yumruyla okuyoruz. ayrıksılığın yarattığı güvercin tedirginliğini kimi zaman cinsiyet, kimi zaman mezhep, kimi zaman etnisite üzerinden gözlemliyoruz. lakin sefalet, tüm bu mevcut yaraları daha da derinleştiren azılı bir dert olarak anlatının tam orta yerine konumlanmış durumda.
şahiner daha önceki eserlerinde olduğu gibi yine doğurgan bir metin koymuş ortaya. vatan, millet, samatya bu yanıyla bana orhan atasoy’un gemiler klibini anımsattı. evvela melek ardı sıra inci’nin kesintisiz hayat yürüyüşü sırasında pek çok şahıs kısa süreli spot ışıklarının altında görünüp kayboluyor. lakin şahiner, bu yan karakterleri o kısa zaman diliminde öylesine mahirane anlatıyor ki her biri için müstakil roman yazılsa okuyucuyu şaşırtmayacak güçlü hikâyelere sahip. seray şahiner’i en çok da bundan dolayı tebrik etmek lazım. böylesi kırılgan yaşamlardan, zayıf insanlardan, derme çatma mahallelerden böylesine muhkem bir roman çıkarmak her kalem erbabının harcı değil…

10 Şubat 2025 Pazartesi


 kaleciden kaleciye mektup

merhaba bedir amca, gidişinin üzerinden on gün geçti ben sana ancak yazabiliyorum. evvela kabullenmekte zorlandım. tuttuğu köşeden gol yemiş kaleci gibi kaldım öylece. bilirsin, golden sonra kaleci için zaman durur bir süreliğine, defalarca tekrarlar pozisyonu kafasında. her seferinde kurtarır topu o birkaç saniye içinde ama er geç döner gerçeğe ve ağlardan alıp topu tekrar başlatır oyunu.

bu mektubu öyle say sen. kaleden ancak çıkarabildim meşin yuvarlağı…

seni tanıdığımda saçlarındaki karaların oranı aklara göre hala fazlaydı. öyle ki istesen kaleye geçip kurtarabilirdin yine şutları. hem ben mazideki hallerini de biliyordum siyah beyaz fotoğraflardan, babamla omuz omuza poz verdiğiniz toprak sahalarda. ne talihli adam babam senin dostun olmuş koca bir ömürde. benim albümlerde gördüğüm o donmuş anları birlikte paylaşmışsınız onunla.

az önce siyah beyaz, ak kara falan dedim ya seni anlatırken, nasıl da yerini bulmuş bu renkler bir de siyah kaleci kazağınla bir kartal gibi süzülmüşsün zaten yıllarca. beşiktaş’tan başkası yakışmazdı zaten sana. ondan sebep, armayı görünce herkes baba hakkı’yı vedat okyar’ı, sabri dino’yu hatırlarken, ben hep seni anımsayacağım ömrüm boyunca.

kaleciliğim senin kadar başarılı olmadı bedir amca biliyorsun. hayat denen maçın son otuz dakikasına girerken anlıyorum ki kum sahada olduğu gibi dünya sahasında da yakalayamayacağım seni. ne beyefendiliğini, ne cömertliğini, ne çocukla çocuk, büyükle büyük oluşunu hasılı kelam o asil duruşunu ancak doksana giden topa çaresizce bakan bir kaleci gibi izliyorum uzaktan.

kaleciler yalnızdır denir hep, sen hiç yalnız olmadın. gittiğin yere seninle birlikte seni sevenleri taşıdın ardın sıra. o yüzden, mersin’deki evinde denizden gelmiş, güler yüzle bizi izlediğin masada koca bir kalabalıkla yemek yerken hatırlayacağım hep seni… 


*merhum bedir orak amcaya rahmetle…

27 Ocak 2025 Pazartesi


uçan pantolonlar ve ahi evran

efendim benim babacağızım, dedem mahmut savaş’ın demokrat parti’den urfa belediye başkan vekili seçilmesinden kısa bir süre sonra, bir ilçe ziyaretinde partilileri taşıyan ciple, boru taşıyan bir devenin çarpışması sonucu yetim kalmış. –kuvvetle muhtemel urfa’daki ilk ölümlü trafik kazası-

kaderin bu acı sürprizi sonrası, yaşıtları ilkokul sıralarındayken, o boyunun bile yetişmediği biçki masasının başına geçmiş. çıraklık, kalfalık derken ustalığa yükselmiş. yaklaşık yetmiş yıl önce de halen faaliyette olan terzi dükkânını açmış.

yani, kendimi bildim bileli babam urfa’nın en eski esnafları arasındadır. şekerci ab-ı hayat, bakkal bülbül hasan, attar isa gibi, sembol isimlerinden biridir. nitekim her sene verilen ‘yılın ahisi’ ödülüne de birden fazla kez layık görüldü.

babam diye demiyorum. müslüm köylü, nazif usta gibi duayen isimlerin elinde yetiştiğinden gerçek bir ahidir. gazeteyi biçki masasının üzerine yayıp, yanına da oturduğumu görünce, ekmek teknesine oturulmaz deyip fırçayı basardı. on yaşında bir çırak fermuar alacak olsa ayakta karşılar, dakikalarca ilgilenir, varsa dükkandan bir de dergi veya kitapla –genelde ülkücü neşriyat olurdu- yolculardı. 

babamın ahi ruhunu şu cihanda ters yüz eden yegane şey ise moda akımlarıydı. babam türkmen tabiatı gereği dümdüzdür. modanın da öyle olmasını ister. dar paça, ispanyol paça, düşük bel ve hatta kot pantolon babam için milli varlığa düşman statüsündedir ve görüldüğü yerde behemehal başı ezilmelidir.

bu durumdan habersiz nice genç, babamın ege’deki karasularımız misali savunduğu yirmi dört santimetre paça kuralını bilmeden, “abey bunun balağını daraltır mısan?” diye pantolonunu verirdi. paçayı ölçmesiyle kan babamın beynine sıçrar, “oğlum bu zaten girmi santim, daraltsam, yağlanıp mı giracahsan içine?” deyip pantolonu muhatabına doğru fırlatırdı.

işte, öyle anlarda, havada bacakları açılan pantolonu yakalamak için plonjon yapacak kaleci gibi pozisyon almış müşteri ile rus görmüş türk askeri misali bakan babam arasında duvarda asılı “yılın ahisi” belgesiyle göz göze gelir, ahi evran’ın ruhu şerifinden babam namına ben af dilerdim.

26 Ocak 2025 Pazar


istanbul yüzyıllarca sadece türklere değil türkçemize de başkentlik yaptı. bundan mütevellit istanbul ağzı türk dili için nirengi noktası kabul edildi. şüphesiz bu hal türkçenin billurlaşması adına önemli faydalar sağladı. ülkemiz sınırları içinde yazı ve konuşmada dil birliği sağlandığı gibi uzun vadede dünya türklüğünün de lisanda ortaklaşmasının temelini attı.

elbette hayatta hiçbir şey kuzguni siyah ya da süt beyazı değil. istanbul’un bu dil egemenliği zaman içerisinde radyo ile iyice arttı, televizyon ve internetle ise yutan eleman konumuna geldi. türkçenin yerel kullanımları şu an sekerat bir hasta gibi hüzünle son nefesini vermeyi bekliyor. doğu türkçesinin bir kolu olan urfa ağzı birkaç nesil içinde konuşanı olmayan bir dil haline gelecek

neyse ki bu karamsar tabloyu aydınlatan bir avuç inanmış insan var. onlardan biri de akrabası olmakla övünç duyduğum fuat kürkçüoğlu amca. sanatçı bir ailenin ferdi olan fuat amca’nın, emekliliğinin ardından art arda eserler vermesi urfa adına büyük şans. kürkçüoğlu’nun urfa ağzını bütün güzelliği ve saflığıyla kullanarak kaleme aldığı ‘urfalı damat bursalı gelin’, müellifin yayımlanan dördüncü kitabı, üçüncü romanı olma hüviyeti taşıyor. 

kitap ellilerde başlayıp yetmişli yıllara varan bir zaman düzleminde urfalı bir ailenin ve bilhassa oğulları osman’ın serüvenini anlatıyor. melodram türünde sınıflandırabileceğimiz yapıt, oldukça akıcı bir anlatıma sahip. kitapta aşk, saplantı, gurbet, modernizm-gelenek çatışması vb konular işlense de satır aralarında muazzam bilgiler var. döneme dair; ulaşımdan gastronomiye, ekonomiden kültürel iklime kadar pek çok alanda tarihe düşülmüş önemli notlar var.

fuat amcanın her romanda daha da artan ustalığı bu kitapta kendini iyiden iyiye hissettiriyor. gerek olay örgüsünün sürükleyiciliği gerek yarattığı karakterlerin gerçekçiliği gerekse de dönemi başarıyla yansıtması ‘urfalı damat, bursalı gelin’i sadece urfalılar için değil tüm edebiyatseverler için zevkle okunacak bir eser haline getirmiş. 

#fuatkürkçüoğlu #urfalıdamatbursalıgelin #kitap #kitapönerisi #bookstagram #urfa #şanlıurfa #okudumbitti #türkedebiyatı

16 Ocak 2025 Perşembe


türkçe bir umman. sibirya’dan viyana’ya yüz milyonlarca insanın anadili olan ve dünyanın en ücra köşesinde bile konuşulan muazzam bir lisana sahibiz. istanbul ağzı belki türkçenin en zarif hali ama emin olun ki her yörede, her türk devletinde konuşulan türkçe de en az istanbul ağzı kadar aziz.

işte, necdet ekici’nin son öykü kitabı ‘çayın soğudu başkanım’ı okurken, dil zenginliği öyle esrik etti ki zaman zaman kurgudan kopup, kendimi torosların mümbit toprağından fışkıran bu birbirinden güzel sözcükleri, deyimleri ve atasözlerini birer tekerleme gibi tekrar ederken buldum.

on kısa hikâyeden mürekkep bu eser kendini bir solukta okutuyor. öyküler bazen güldürüp, bazen hüzünlendiriyor, ara ara da öfkelendiriyor. yazarın anlatısını böylesine muhkem kılansa şüphesiz karakterlerinin ve olayların gündelik hemen hepimizin karşılaştığı durum ve kişiler olması.

kitaba adını da veren ‘çayın soğudu başkanım’ isimli öyküye ayrı bir bahis açmak lazım geliyor. aslında mizahi bir hikâye olmasına rağmen, seçmen davranışlarına, siyasilerin içtenlikten uzak tutumlarına, taşrada politikanın zorluklarına dair pek çok ders veriyor. üstelik necdet bey, bunu didaktiklik tuzağına düşmeden ve kurguya halel getirmeden yapıyor.

iyi öyküye hasret kalanlar için, anadolunun bağrında demlenmiş bu eser harika bir seçim olacaktır. son olarak bu güzel eserle buluşmama vesile olan gaziantep merkezli kitapşuuru hareketine ve bu oluşumun banisi oğuzhan ağabey’e bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.

#kitap #kitapşuuru #necdetekici #başkanımçayınsoğudu #öykü #okudumbitti #kitapönerisi #bookstagram

3 Ocak 2025 Cuma

ferdi tayfur’a rahmet olsun. bugün ardı sıra yapılan paylaşımlara bakınca çok fazla seveni olduğunu bir kez daha gördüm. şahsen ben hiç arabesk dinlemedim. bunda ideolojik müzikle erken tanışmamın etkisi de var, doksanlardaki pop ve rock müziğin patlamasının da…

arabeskin üç popüler ismi için, kiminin gençliğine atıfla kiminin bayrakla verdiği bir poz üzerinden hep ülkücü yakıştırması yapılırdı. -muhtemelen karşı mahallede de benzer biçimde bir kanı söz konusudur- ancak üçü de herhangi bir siyasi görüşe doğrudan bağlı olmayacak kadar kitlelerini tanıyordu….

merhum ferdi tayfur da aynı şekilde ortada durmayı seçen isimlerden biriydi. lakin devlet bahçeli’nin ona olan hususi muhabbeti sebebiyle kariyerinin son yıllarında mhp’nin birkaç organizasyonuna katıldığını biliyorum. birinde, erciyes zafer kurultayı’nda canlı da dinledim.

yanılmıyorsam iki bin beş yılıydı ve rahmetlik burhan çaçan da aynı yıl kayseri’de erciyes zafer kurultayı’nda sahne almıştı. tekir yaylasında; zara, turgay başyayla, müşerref akay, muazzez abacı, orhan hakalmaz, ismail türüt, kazancı bedih, ibrahim erkal, ayna… vb popüler isim ve gruplar da ferdi tayfur gibi bizlerin karşısına çıkmıştı…

ne yazık ki, on dokuz kez yüzbinleri toplayan bu eşsiz geleneği toplumsal hafızaya aktarılabilecek herhangi bir kitap ya da belgesel çalışması olmaması bir yana, doğru düzgün görsel materyal bile yok. bu sebeple bugün bu ferdi tayfur’u anan hiçbir ülkücüde o güne dair bir fotoğrafa ya da bilgiye denk gelmedim...


bu vesileyle tarihe not düşülmüş olsun. ferdi tayfur’un da mekanı cennet olsun…


#ferditayfur

30 Aralık 2024 Pazartesi

türk milleti isimli zümrüdüanka’nın kanatları çanakkale’de tutuştu. o ateşle yürekler kavruldu. küllerindense türkiye cumhuriyeti doğdu. bu kutlu ırkın ahfadına da atalarının destanını yazıp okumak vazife kaldı. türk şiirinin ulu zirvesi mehmet akif’i ayrı tutarsak, bu ödevi en hakkıyla yapan şahıs kanımca merhum mehmed niyazi beğ’dir. onun kaleminden çıkan çanakkale mahşeri isimli anıt eser, bir roman olmanın ötesinde türklük şuurunun kelimelerle inşa edilmiş abidesidir.

işte bu harikulade eserin okurla buluşmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla geçtikten sonra mehmet hayati özkaya hoca, mehmed niyazi’nin ruhunu şad edecek bir eserle okuyucunun karşısına çıktı. ‘oğuz amca diye biri’ çanakkale mahşeri romanından uyarlanan bir piyes. evet, türk milliyetçilerinin tamamen terk ettiği bir cepheye tek başına bir sahip çıkış bu çalışma…

namık kemal’den gelen ve seksen ihtilaline kadar neredeyse kesintisiz devam eden milli tiyatro geleneği ne yazık ki kültürel çölleşme ikliminde pek çok değerimiz gibi giderek kuruyup yok olmuştu. neyse ki mehmet hayati özkaya ağabey, hepimiz gibi romanı okurken kafasında canlandırmakla kalmamış, türk milleti bu anlatıyı bir de tiyatro sahnesinde izlesin diye kaleme sarılmış.

‘oğuz amca diye biri’ hacimce ufak ama etkice hayli büyük bir eser. hayati hoca’nın daha önce anı ve roman türündeki eserlerini okumuş ve beğenmiş olmama rağmen açıkçası bu kitaba mesafeli yaklaştım. zira piyes yazmak bambaşka bir meziyet diye düşündüm. kitabı bitirdiğimdeyse bu zandan dolayı hayati hocaya bir özür borçlu olduğumu fark ettim.

mehmet hayati özkaya dört başı tekmil bir piyes yazmış ve görevini ifa etmiş. şimdi vazife bize düşüyor. alıp bir tiyatro izler gibi oğuz amca ve arkadaşlarının çanakkale’deki serencamını onlarla birlikte yaşayabilirsiniz. bundan daha güzeli ise şu olur. tiyatroya meraklı ya da eğitim kurumlarında görev yapan dostlar alın size hazır metin, on sekiz marta kadar provaları yapın ve türklük duygularını şaha kaldırın…

#çanakkale #çanakkalemahşeri #mehmedniyazi #hayatiözkaya #oğuzamcadiyebiri #piyes

26 Aralık 2024 Perşembe


evvela açıkça söyleyeyim, feridun yazar’ın çeşitli kötülüklerin müsebbibi olarak görüldüğü bir ortamda büyüdüm. adını ilk kez –elbette olumsuz kelimeler eşliğinde- duyduğumda altı yedi  yaşındaydım. seksen ihtilali esnasında chp’den urfa belediye başkanı olan yazar ilerleyen yıllarda kürt siyasi hareketi içinde genel başkanlık da dahil pek çok görev yaptı.

politik serüveni süresince feridun yazar’ın bir ayağı hep urfa’daydı. bundan mütevellit, hasan kaya’nın gerçekleştirdiği nehir söyleşide urfa epeyice yer işgal ediyor. kitap, abdürrahim dindarzade ağabey’in deyimiyle urfa’nın kayıp yılları olan yetmiş doksan arası döneme dair pek çok, sosyal, siyasal ve kültürel gözlem barındırıyor.

bir diğer ilginç husus ise, yüzlerce kez dinlediğim için yaşamış gibi her anını bildiğim bazı olayları ilk kez karşı tarafın ağzından okumaktı. özellikle ecevit’in urfa ziyaretinde yaşananlar akabinde ülkü-bir’deki tutuklamalar, urfa’daki ülkücü şehit cenazeleri, mhp’nin kalesi durumundaki toprak reformu dairesinin etkisi gibi pek çok hadiseyi kürtçü cenahın bakışını dinlemek sıra dışı bir deneyimdi.

yazar, kendi beyanını esas alırsak, ömrü boyunca silahın karşısında durmuş. pkk ile bu noktada ayrışma yaşadığını savunan feridun yazar, kürtçü siyasetin legal zeminde ilerlemesi için çaba gösterdiğini söylüyor. kitap, açılıp kapanan partileriyle, kuzey ırak ve avrupa ayağıyla kürt siyasi hareketine dair pek çok ilginç anekdot barındırıyor.

hatta bu nehir söyleşi için cumhuriyet dönemi kürtçülüğünün kara kutusu demek mübalağa olmayacaktır. zira feridun yazar, içeride dönen ayak oyunlarını, ikbal peşinde arkadaşını satanları, pkk’dan emir almadan hareket edemeyen isimleri sansürsüz biçimde anlatmış.

son olarak yazar dedesi ve babasını anlatırken başkalarının topraklarına zorla el koyduğunu söyleyecek kadar açık sözlüyken özeleştiri noktasında oldukça sınıfta kalmış. kitapta kusursuza yakın bir portre görüyoruz. hasan kaya da söyleşi boyunca dizginleri yazar’ın eline verdiği için muhatabını sıkıştıracak sorular soramamış…

#feridunyazar

15 Aralık 2024 Pazar


 “lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı / yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?”

imam hüseyin abiciğim doksan dokuz yılında askerden dönerken, oradaki vazifelerden arda kalan zamandaki en büyük meşgalesi olan yazı çizi işlerinde kullandığı kırmızı ciltli defterini de getirmişti. – ilginçtir, on beş yıl sonra askere giderken benim bavulumda da defterim, kalemlerim ve kitaplarım vardı.- yukarıdaki mısraları da ilk o defterde görmüş ve tutulmuştum.

o defterden yirmi beş yıl sonra ‘basılı yakıt’ı okurken yine o mısralara denk geldim. lakin mısralar zaman içerisinde ömer lütfi ağabey’in gönlünde büyümüş öykülere dönüşmüştü. hayatı, milliyetçi mukaddesatçı mahallede fikri ve sanatsal üretim yapmanın zorluklarıyla boğuşarak geçen ömer lütfi mete, serzenişini öykülerine nakış nakış işlemiş. hal-i pür melalimizin izahını da mizahla yapmış.

popüler kültürün en ağır abileri yusuf miroğlu ve polat alemdar karakterlerinin yaratıcısı mete’nin çilesini hicviye yoluyla arz etmesi de başlı başına bir mesaj olmuş kanımca. kitabın ekseriyetini oluşturan yayıncılık, matbuat alemi ve sinemaya dair öykülerle kendi yaşadıklarını serdeki karadenizliliğini konuşturup birer taşlamaya dönüştürmüş.

bu sebeple ‘basılı yakıt’ı okurken bir yandan sık sık tebessüm ederken, içten içe ömer abinin sızısını da hissettim. bu arada kitaptaki şeyh şamil ile ilgili öyküye de ayrı bir bahis açmak gerekiyor. ömer lütfi mete, yeryüzüne ayak basmış en yiğit adamlardan biri olan imam şamil’i öyle mahirane anlatıyor ki okuyana kendini çeçenistan dağlarında hissettiriyor.

karşı çıkanlar olacaktır ama basılı yakıt’ta ömer abinin mizah tarzını fikri muarızı aziz nesin’e hayli benzettim. iki ismin anlatı gücünü gündelik hayattan alan gülmecesi, tanzimattan beri içinde debelenip durduğumuz eski-yeni çatışması ve beraberinde getirdiği trajikomik durumları ele alış biçimleri şaşırtıcı biçimde birbirini andırıyor.


#ömerlütfimete #basılıyakıt #kitap #kitapönerisi #bookstagram #okudumbitti #öykü

8 Aralık 2024 Pazar


ercan kesal’ı benim için özel kılan ne diye düşündüm, ‘isim şehir film roman’ı bitirdiğimde. kesal, öyle süslü püslü cümleler kurmuyor, olur olmadık aforizmalar savurmuyor, öfkeli sloganlarla taraf da olmuyor. peki, kitaptaki her cümlenin gelip yüreğimde bir dokunmasının sebebi hikmeti nedir? şüphesiz, vicdan. 

kesal, türkiye’deki bütün bu hırgürün arasında makul bir ses olmayı inatla sürdürüyor. üstelik bunu salt sözle yapmıyor. farklı farklı alanlarda sürekli üretiyor. bunun yanında urladam gibi kültür merkezini hayata geçirip, başkalarının da önünü açıyor. hasılı kelam aydın kelimesinin içini hakkını vererek dolduruyor.

avanos’tan kaynayan, ankara’da gürleşen, izmir’de yükselen, keskin’den paris’e oradan da istanbul’a bir çağlayana dönen bu berrak suyun kaynağından istifade edemeyenler için de yenal bilgici devreye girdi. önce cebimdeki ekmek kırıntıları onu müteakiben de isim şehir film roman, membaından faydalanamayanlar için kana kana içebilecekleri ercan kesal cümeleleri içeriyor.

burada durup, yenal bilgici’ye de bir parantez açmakta fayda var. bilgici, iki kitapta da söyleşi tekniği hususunda bir ders veriyor. soru soranın, konuktan rol çalmadan sadece o gürül gürül akışın devamlılığını sağlaması gerektiğini bize her araya girişinde gösteriyor. bazen bir taşı kaldırıyor, bazen akışın debisi düştüğünde bir soruyla yatağını değiştirip tekrar sahnede konukla, okuru baş başa bırakıyor.

yazı biterken henüz içeriğe gelmediğimi fark etmişsinizdir. isim şehir film roman’ın muhtevası aslında ercan kesal müptelaları için sürpriz barındırmıyor. kitaplardan, sinemadan, memleketten, çocukluktan anekdotlar, alıntılar sohbetin çerçevesini çiziyor. lakin başta da belirttiğim gibi kitabı değerini yükselten söylenenden ziyade ifadenin sahiciliği ve vicdan imbiğinden süzülüp gelişi...


#ercankesal #i̇simşehirfilmroman #yenalbilgici #kitap #söyleşi #kitapgram #kitapönerisi #kronikkitap #bookstagram #book #okudumbitti #kitaptavsiyesi

19 Kasım 2024 Salı


yirmi birinci yüzyıla girerken kaybolan hayli meslek var. sanayi devrimi binlerce yıllık mazisi olan epeyce zanaat ve sanatı bu dünyada hiç var olmamışçasına unutturdu bizlere. peki sadece meslekler mi nasibini aldı bu kıyımdan? ya meziyetler… yirminci yüzyılda son demini yaşayan, nefesi bu çağı görmeye yetmeyen meziyetlerin sayısı az mı?

her biri ayrı bir yazı konusu olabilecek yitik erdemleri tek tek saymak beyhude bir çaba olur. lakin tutku için ayrı bir parantez açmaya değer. sevginin iptilaya dönüşmüş bu hali, naylon çağımıza uzaktan burun kıvırıp ait olduğu geçmişte kalmayı yeğledi. hoş, tutku istese dahi, dikkat süresinin dakikalarla ölçüldüğü, paraya dönüşme ihtimali olmayan her uğraşının küçümsendiği bu yüzyılda ona yer yoktu…

buraya kadar okuduysanız içinizden, “amma iç kararttın yahu bu çağda hiç mi mefkuresine aşkla bağlı insan yok?” diye soruyorsunuzdur muhtemelen. elbette var. başka türlü yığınlarla kahramanları nasıl ayırabilirdik. işte o kahramanlardan birini tanıma şansına eriştim. sibirya’dan nevada’ya koca acunda her taşta türkün izini süren bir tutku timsali: servet somuncuoğlu ağabey…

ne yazık ki, o koca yürek tanışmamızın üzerinden çok geçmeden, bir kriz ile durdu. servet ağabey, geride en az izini sürmeye ömrünü adadığı bengü taşlar misali kıymetli eserler bırakarak henüz kırk dokuz yaşında bu dünyadan çadırını derdi. biz onu belgeselleri ve araştırma eserleriyle bildik ancak elbette böyle coşkun bir ırmaktan taşanlar sadece onlar değildi.

nitekim evladı burak sencer beğ, servet ağabey’in evrak-ı metrukesinden hazine değerindeki hikayelerini, denemelerini ve günlüklerini bir araya getirerek kitaplaştırmış. eserde, dört başı tekmil yazılar da yarım kalmış çalışmalar da var. ancak bu durum benim nazarımda seçkiyi daha değerli hale getirmiş. eksik yazılar, bitmemiş cümleler, servet abinin tutku ile koşarken yorulduğunu fark etmeyen ama nefes nefese kalmış halini hissettirdi.


#servetsomuncuoğlu #taştakitürkler #hikayeler #kitap #kitapönerisi #kitapkurdu #kitaptavsiyesi #book #bookstagram #kütüphane #okudumbitti #buraksencersomuncuoğlu #matbuatyayıngrubu

18 Kasım 2024 Pazartesi


şair, senarist, gazeteci, romancı, mizah yazarı, mütefekkir... 

tüm bu kimliklerin hakkını ayrı ayrı veren yiğit bir insandı ömer lütfi mete beyefendi... 

şairliğini ben -belki de ikisini de çok sevdiğim için- atsız beğ’e benzetirim. bu kadar iyi şair olup, çok az şiir yazması; hamasetle, aşkı ayırmadan konu edinmesi onu değerli kıldı. 

yine atsız beğ gibi, bu topraklarda binlerce çocuğun isim babası oldu. ‘gülce’yi beyinlerimize nakşedip, çocuklarımıza ad verdirten odur. 

merhumun on iki eylül faşizminin alçaklığına karşı, yiğitçe bir duruş olarak yazdığı ‘çığlığın ardı çığlık romanı’ cuntanın yüzüne mertçe vurulmuş bir tokattı… 

allahsız müslümanlık kitabı ise, hallacı mansur misali, “sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır” tepkisiydi...

ismail güneş tarafından çekilen ve cüneyt arkın’ın başrolde oynadığı gülün bittiği yer de ömer lütfi bey’in eseridir. aynı isimli şiiri haluk levent tarafından bestelenmiş ve filmin müziği olmuştur.

senaristliği hakkında son sözü türk milleti söylemişti zaten.

deli yürek, kurtlar vadisi, ekmek teknesi, eşref saati ve daha nice efsane yapıt onun zekasının ürünüydü…

ömer lütfi beyefendi yüreğiyle, beyni yarış içinde bir insandı.

kültür ve sanatın bu topraklara mayasını çalan milliyetçi düşüncenin, bu mahfillerden vuruşmadan dahi çekildiği bir dönemde gelip, kaleminin hakkıyla yitik malımızı arayan bir serdengeçtiydi...

bugün eksikliğini çok fazla çektiğimiz, bağımsız, üretken, güncel politiğe göre değil doğru bildiğine göre tavır alan bir milliyetçi aydındı…

üniversite yıllarımda yüz yüze tanışıp, cahil cesaretimle telefon numarasını istedikten sonra hiç yakasından düşmedim. hastalığının ilerlediği zamanlarda dahi aramayı sürdürdüm, hane halkından kim cevaplarsa sağlık durumunu sorar kapatırdım. ta ki hak vaki olana dek...

milliyetçi - mukaddesatçı camia için yeri doldurulamaz bir beyin olan ömer lütfi mete beyefendi sadece elli dokuz yıllık yaşantısına sığdırdığı entelektüel birikimiyle dünya durdukça hatırlanacak.

vefatının üzerinden on beş yıl geçmiş; ruhu şad, mekanı cennet olsun. tanrı türk’ü korusun…


#ömerlütfimete

16 Kasım 2024 Cumartesi


 bahattin amcaya ve tüm yorgun savaşçılara veda…


yetmiş sekizliler, henüz bıyıkları terlememişken kendilerini kavgada buldular.


karşılarında iki seçenek vardı. ya kolay olanı seçip hayatlarına devam edecek ya da bering boğazından, baltık denize yayılan kızıl emperyalizme karşı canlarıyla bir set öreceklerdi…


onlar zoru seçti…


ellerine silah almak zorunda kaldıklarında henüz bir kadın eli tutmamışlardı.


silahlı mücadele verdiler. vurdular, vuruldular ama anlaşılamadılar.


onları ne çağdaşı, etliye sütlüye dokunmayanlar anladı ne de kızıl yayılmacılığın mümessilliğini yapanlar…


lakin o geniş paçalı pantolon, geniş yakalı gömlek giyen sarkık bıyıklı çocuklar, türkün beş bin yıllık dirlik kavgasının ruhunu taşıyordu.


bir savaş verdiler ve kazandılar…


sovyet emperyalizmine dur dediler. koca bir devleti dağıttılar, soydaşlarını on yıl içinde bağımsız kıldılar…

büyük kavgayı kazandılar ama hayat kavgasını kaybettiler…


bir gün savaş bitti ve eve döndüler…


işte o zaman bilmedikleri bir dünya ile karşılaştılar.


yaşıtlarının hayatın meyvelerini topladığı çağda bir kez daha mücadeleye giriştiler.


gel gör ki çok geç kalmışlardı. vatanı kurtatırken, hayatı ıskalamışlardı…


daha acısı kimse anlamadı onları…


anlayamazdı da…


onları anlamak için; en yakın arkadaşlarının tabutuna omuz vermiş olmak lazımdı. işkence tezgahlarında erkekliğini, mahpus damlarında gençliğini bırakmış olmalıydı insan.


saçları siyahken hiç sevişmemişse insan ancak anlayabilirdi onları…


ucundan kıyısından tutundular hayata. verdikleri mücadelenin lafını etmekten imtina ettiler. 

hoş söyleseler de kıymetiharbiyesi yoktu. çatık kaşlı, sert duruşlu, eğilmek bükülmek bilmeyen garip adamları seven olmadı…


kayıplarının acısı ile anlaşılmamanın hüznünün birlikte sindiği bakışlarıyla sosyal medya hesaplarımıza fotoğrafları düşüyorlar şimdi gün aşırı. 


birkaç vefalı dost, bir-iki satırla veda ediyor onlara…


ve yorgun savaşçılar nasıl geldilerse öyle gidiyorlar; sessizce…


#bahattinağaç

13 Kasım 2024 Çarşamba

murat menteş, tekmelik takmadan efsane milan defansının karşısına çıkan bir forvet gibi cesur. bunu art arda on maçta deneyecek kadar da inatçı. henüz otuz bir yaşında büyük bir şöhrete ve okuyucu kitlesine kavuşan yazar istese aynı minvalde eserler verip klavyeden çok para sayma makinesinin başında vakit geçirebilirdi. lakin menteş elli yaşına adım attığı iki bin yirmi dört yılında bile denemeyi, aramayı sürdürüyor.

üslupta kendi icadı olan menteş sisteminden, seci usulüne, biyografik romandan müteveffalarla röportaj serisine birbirinden çılgın işlere imza atan müellif, biçemde de üç boyutlu kapaktan, kendi emeği olan kolajlara, o çılgın murat menteş karakterlerini bile kıskandıracak bir izleği takip ediyor. nitekim kendisi de bunun farkına varmış olmalı ki son romanına ana karakter olarak yazar murat menteş’i seçmiş. elbette afili filintalar okulunun diğer başarılı öğrencileriyle birlikte…

murat menteş, alper canıgüz ve emrah serbes’in başrolde olduğu ucuz romancılar kitabı yıldızlar geçidi gibi. pek çok ünlü isim romanda konuk karakter olarak arzı endam ediyor. roman bu yanıyla menteş’in ellinci yaşında sevdiklerine bir hatıra kitap niteliğinde olmuş. ucuz romancılar, şüphesiz sadece romanda adı geçenler için değil menteşperverler için de tatlı bir sürpriz…

içeriğe gelecek olursak okurları yine looney tunes tadında; alabildiğine çılgın, dehşetengiz heyecanlı, fazlasıyla muzip, fevkalade şaşırtıcı bir serüven bekliyor. gerçek hayattan aşina olduğumuz karakterlerin, kurgu için bile aşina olmadığımız gerçeküstü maceraları murat menteş’in kendine has üslubuyla ucuz romancıların iki kapağı arasına sıkıştırılmış.

işbu bu adrenalin sağanağının yanında murat menteş yüreklere dokunmayı da başarıyor. vahşi kapitalizmin hemen tüm dünyada hükümferma olmasından mütevellit hem küresel hem de lokal olarak giderek iç yakıcı bir hal alan yoksulluk, bütün o koşuşturmacanın içinde okuyucuyu rahatsız edecek biçimde sık sık romanda baş gösteriyor. menteş belli ki içinde yer etmiş bu derdi, anlatısına halel getirmeden okuyucuyla paylaşmış.

#ucuzromancılar #muratmenteş #kitap #bookstagram #kitapönerisi #kitapkurdu #okudumbitti #alpercanıgüz #afilifilintalar

10 Kasım 2024 Pazar


müdanasız… on kasım bin dokuz yüz seksen üçte hayata veda eden, osman yüksel serdengeçti’yi bundan daha güzel anlatan bir kelime olamaz. kimseye eyvallah etmeden yaşanmış bir ömrü başka hangi sözcük böyle güzel karşılar. tanıyanların her daim sitayişle andığı kara osman, minnetsiz bir ömrü kırk bir yıl önce bugün tamamladı.

o, bu toprakların gördüğü en nevi şahsına münhasır insanlardan biriydi. unvanlarının sadece bir kısmıyla anacak olsak: yazar, şair, hatip, fikir adamı, yayıncı, politikacı, gazeteci, polemikçi, hiciv ustası, mebus, mahpus, mizah yazarı, türkçü, ülkücü, atsız beğ ve başbuğ alparslan türkeş’in yol arkadaşı, necip fazıl’ın dostu, süleyman demirel’in başının belası…

osman yüksel serdengeçti iflah olmaz hürriyetçiliğinden mütevellit hiçbir zaman sürüden biri olmadı.  hak bildiğini kimi zaman ateşli bir konuşma ile kimi zaman mizahla haykırdı. kimsenin önünde el pençe divan durmadı. milletin sinesinde deli osman olmayı her daim dalkavukların dilinde osman bey olmaya tercih etti. yaşamını rahat yüzü görmeden dava ve kavga ile geçirdi.

idealizmin artık sadece sözlüklerde geçen bir kelime olduğu bu bozuk çağda, idealizmin etten kemikten hali osman yüksel serdengeçti’yi anlatmak gerçekten zor. en iyisi mi sözü ona bırakmak.

baştanbaşa heyecanım/ yanar alev alev kanım/ semalarda var vatanım/ dağlar gibi dağlar gibi!../ gerçek çıkar rüyalarım/ hudutsuzdur hulyalarım/ var koskoca dünyalarım/ dağlar gibi dağlar gibi!../ hâmisiyim ben ayların/ bozkurduyum altayların/ vardır altın saraylarım/ dağlar gibi dağlar gibi!../ şahlanan at gibi ülküm/ gönül zenginliği mülküm/ viyana’yı saran türk’üm/ dağlar gibi dağlar gibi!../ karaosman der, yerim hisar/ bana dönen toplar susar!/ bağrım volkan lâvlar kusar/ dağlar gibi dağlar gibi!..”

#osmanyükselserdengeçti #serdengeçti #delirüzgar

7 Kasım 2024 Perşembe


dünyada da böyle midir bilmiyorum ama devletlerin çöküş zamanlarında bir yanda bürokraside kaht-ı rical açık biçimde hissedilirken bir yanda entelektüel hayatta çok güçlü insanlar ortaya çıkıyor. türk tarihinin en fedakar ve donanımlı münevver topluluğunun osmanlı’nın yıkılış dönemine denk geldiğini söylemek mübalağa olmayacaktır.

osmanlı’nın gurubunda başlayıp cumhuriyetin doğuşuyla devam eden bu idealist türk entelijansiyasının seksen ihtilaline kadar hüküm sürdüğünü sonra da “zor zamanlar güçlü insanlar yaratır. güçlü insanlar iyi zamanlar getirir. iyi zamanlar zayıf insanlar yaratır” önermesini haklı çıkarır biçimde o velut iklimin yerini bir fikri çölleşmeye bıraktığını söylemek haksızlık olmaz sanırım.

işte sergüzeşti, imparatorluktan, ulus devlete uzanan o aydınlar içinde şüphesiz ayverdiler’e ayrı bir bahis açmak lazım. türk kültür hayatına kubbealtı okulunu kazandıran bu müstesna aile, tasavvuf ile moderniteyi bir potada eritip, türklük bilinciyle harman ettikleri dünya görüşleri ve mütevazı olmakla birlikte asil yaşam tarzlarıyla günümüzde emsaline denk gelemeyeceğimiz bir kolu temsil ediyor.

sadece kubbealtı lugatından ötürü bile her türkün minnetle anması gerektiğini düşündüğüm ayverdi ailesini, o ailenin içinden birinden, torun sinan uluant’tan okumak çok büyük şans. çünkü eser, bir yanda fikri varlıklarıyla saygı uyandıran ayverdilerin, bir yanda aile içi ilişkileriyle de nasıl örnek teşkil ettiklerini gözlemleme şansı veriyor.

ayverdiler kitabı, iyi atlara binip giden iyi insanların özlemini çekenlere, naylon çağdan bıkmışlara ilaç gibi gelecek. yazıyı, samiha ayverdi hanım’ın ailesine yazdığı ama aslında konformizm ve gösteriş bataklığında her geçen gün dibe çökmekte olan çağımız insanına açık bir çağrı olan kitaptaki “zengin kimdir?” isimli notla bitireyim.

“şu gökkube altının ebedi geçer akçesi olan iman, ihlas, doğruluk, cömertlik, hasbilik, feragat, fedakarlık, güzel ahlak, vatan aşkı, hikmet ve irfan gibi ulvi mayalayıp etraflarına taşıranlar yeryüzünün gerçek zenginleridir...”


#ayverdiler #samihaayverdi #ilhanayverdi #ekremhakkıayverdi #sinanuluant #kitap #bookstagram

29 Ekim 2024 Salı


“şubat, soyun suya bat” derdi annem. urfalı olmayan arkadaşlarım bu cümleyi anlamlandıramaz. çünkü urfa’da, yılda ancak kırk süren soğuklar, şubatla birlikte kırılır. işte, mart ayında herhangi bir mesireliğe giderseniz, mutlaka tepsi içinde minik elleri görürsünüz. yaşını iki eliyle gösterebilecek çocuklar lokum gibi çiğköfteler yoğurur.

urfalı olmayan arkadaşlarım sadece soğumuzun az oluşunu değil, şikemperverliğimizi de anlamlandıramıyor. bu konuda hoşgörülüyüm. çünkü urfa yahut civar illerde doğmayan birinin yemeği böylesine hayatının merkezine koyması zor.

nitekim urfalı olmayan birinin annesi, benimki gibi “et suyu, cennet suyu” dememiştir. yahut da sade yağı “ bunu torpağa töksey, torpağ yinir” diye güzellememiştir. babasından da kuvvetle muhtemel, “yiğidin malı karnında gerek” öğüdünü işitmemiştir.

bu örneklerden sonra bu midesine düşkünlüğü ailevi bir gelenek gibi algılayacak olanlara urfa türkülerine bakmalarını salık vereceğim.

çiğköfte başımızın tacı, ayran onun ilacıdır. tüfenk alır keklik avına çıkarız. üzüntüden kahrolursak, yağ içinde kavruluruz. kız bakmaya giderken tasa leblebi koyarız. hepsi bir yana, elinizi vicdanınıza koyup cevap verin, oturup kara üzüm habbesine müstakil bir türkü yazmak bir urfalıdan başka kimin aklına gelir?

düğünde, cenazede, nişanda, sünnette, asker uğurlamasında, esvap gecesinde, barışma törenlerinde, sıra gecesinde, arkadaş buluşmasında, gurbete gitmeden önce, sılaya vasıl olunduğunda, hacdan dönüldüğünde, dağ yatısında, gelin hamamında… şeklinde uzayıp giden vesileler hep yemekle neticelenir.

ülkenin batısında fener yapılan su kabağından yemek, meyve olarak tüketilen yeni dünyadan kebap yapmak da ancak şikemperver bir şehirden beklenen eylemlerdir. yine gün aydınlarınken tirit yemek, o esnada da öğlen ve akşam yemeğini düşlemek de hemşerilerim için vaka-i adiyedir.

size muhayyer bir lahmacun hazırlamak için, dört semt gezen akrabamızdan, henüz ortaokuldayken okulda yaptığımız söğülme partilerinden, her kıtada çiğköfte yoğurma maceralarımdan falan da bahsederdim ama yazı uzadıkça karnım acıkmaya başladı. ben iyisi mi mutfağa geçeyim…

#urfa #urfayemekleri #şanlıurfa

17 Ekim 2024 Perşembe

“hetice üşimsen? dedi annesi. hatice başını iki yana salladı. annesi yine de battaniye ile iyice sarmaladı sekiz dokuz yaşlarında görünen kızı. baba hatice’den taraf baktı, bir yandan bıyıklarını ısırırken. 

onca saat olmuş hala şoku atlamamışlardı. gece yarısı kopan gümbürtü herkesin sesini alıp götürmüş gibiydi. hatice’nin sekiz yıllık suskunluğuna bugün onlar da ortak olmuştu.

ne kadar vakit geçti bilinmez. zaten depremden sonra zaman kavramı yitirmişlerdi hepsi.

sessizliği bozan yine kadın oldu. “hesan, dilleri yedirmesagh belki şimdiye konuşmuştu hetice, o gün çoh korktı” dedi.

hasan diye seslendiği kocası duymamış gibiydi. gözlerini arabanın ön camına sabitlemiş, gece yarısı apar topar çıktıkları evlerine bakıyordu. o kurban bayramını hatırladı bir kez daha.

hatice dört yaşına gelmiş ama konuşmuyordu. konu komşu her gören bir fikir veriyordu. hasan da dayanamamış, kurban kesen herkesten hayvanların dillerini istemişti. bir leğen dolusu küçüklü büyüklü dille kapıyı çaldı. kan içindeki dilleri görünce kapıyı açtığı gibi kapattı hatice…

“çok korkmuş” demişti götürdükleri doktor, “ondan bayılmış…”

iki yıl sonra bir cuma gecesi hekim dede türbedarının sürdüğü kocaman anahtar da hatice’nin dilini açmamıştı.

hasan çok da gitmedi sonra üstüne. baba, kız kendi aralarında bir dil oluşturmuşlardı.

karısı ise hiç vazgeçmemişti. her hafta yeni bir reçete deniyordu. daha geçen cuma, aktardan topladığı otları kaynatmıştı.

“yedi gün üst üste kuşluk vakti bu suyu içir, sekizinci gün bülbül gibi şakır” demişti sultan teyze.

sabahtan bu yana alayım diyordu şişeyi. aklı orada kalmıştı.

hasan’ı düşüncelerinden uyandıran yine karısı oldu. “hesan alıp, gelim nolur. bu sefer olur belki, saati biraz geçti en azından günü geçirmeyag” dedi.

hasan karısının inadına boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anladı. “tamam zeliha get ama, gözüyü sevim, hemen al gel. girmeyin deyiler evlere…” derken, zeliha kapıyı açmıştı bile.

iki üç dakika geçmişti ki araba rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sallanmaya başladı. ardı sıra akşamkinden de beter bir sesle birlikte, az önce zeliha’nın kapısından girdiği apartman yerle bir oldu.

hasan kapıyı açtı ama adım atamadı. olduğu yere çöktü.

arabanın diğer kapısı da açıldı.

ardı sıra bir çığlık yankılandı mahşer yerine dönmüş mahallede. hem hasan hem de mahalleli bu sesi daha önce hiç duymamış olsa da, kimin bağırdığına emindi.


“anneeeeee….”

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...