25 Haziran 2023 Pazar

 


kumsal, yakamoz, ıstakoz gibi yanmış bir vücut; belki ilk aşk, ilk öpücük… 

üç tarafı denizlerle çevrili yurdumun, suya hasret dördüncü tarafında doğduysanız, üstte saydıklarıma ancak elinizdeki karpuz dilimini sıyırırken izlediğiniz dizide rast gelebilirdiniz. 

hemen daraltmayın içinizi. bu pazar yazısı, kemal tuğcu romanı tadında olmayacak. sadece birlikte doksanların urfa’sında bir yaz geçirelim istedim…

bir kere urfa yazlarında ben modayı çok yakından takip ederdim. o yazın trend rengi ve kumaş cinsi neyse annemin dikip boynuma astığı elifba çantası da öyle olurdu. kimi zaman cengeri yeşili saten, kimi zaman çingene pembesi keten… konu komşuya diktiği elbiselerin artanlarıyla dikilen boyun askılı çanta, yaz günleri şıklığıma şıklık katardı.

eğlence deseniz, yaz boyunca bitmeyen düğün furyası sayesinde non-stop parti kavramıyla ta o zaman tanışmışımdır. öyle ki komşu çocuğunun sünnet düğününde üzerine tirit suyu döktüğüm pantolonumu yıkamaya fırsat bulamadan ertesi gün halam kızının görümcesinin düğününde halay çekerken bulurdum kendimi…

saç stili konusunda da, en çılgın dönemleri hep o yazlarda yaşadım. uzamış üç numara saçlarıma ablamların oksijenli suyundan çaktırmadan sürdüğümden chp kadın kolları teyzelerini kıskandıracak röflem olurdu her daim. her günün akşamında tere batıp, çıkmış saçlarımı cebimden çıkardım tarakla şöyle bir geriye atar, süksemin keyfini sürerdim.

peki, gastronomi alanındaki uzmanlığım kökenleri? ee o da, çocukluk yazlarımın hatırası. her öğlen dükkanda türkiye’yi kurtaran ciddi abilerin karnını doyurmak benim görevim olduğundan tepsiye envai türlü sebzeyi dizip, fırına götürürdüm. hatta sarımsak kokulu bıçakla, karpuz kestiğim füzyon lezzet denemem babamın tokadıyla son bulmasa bugün belki sosyal medyada et mıncıklıyor olurdum.

başlarken dediğim gibi yazlarımız, deniz kenarında geçmese de tekdüze değildi. öyle ki damlardaki isot torbaları ve salça sinileri bile kentin çocuklarının yazına renk katmak için çabalarmışçasına, şehri kırmızıya boyar anılarımıza fon rengi olurdu…

📷 abdullah elçi

#urfa #şanlıurfa #yaz

9 Haziran 2023 Cuma


sarı sarı…

başlığa bakıp mahsun kırmızıgül’ün klibinde birbirinden ilginç figürlerle dans ettiği o meşhur şarkısına atıfta bulunacağımı düşünmeyin hemen. bu sarı, lütfiye ablamın kırmızı çizgisi olan sarı. evet, o sarı olmasa bugün ben de kadıköy ya da cihangir dolaylarında mor saçlarıyla dolaşan vegan bir feminist kadar hümanist olabilirdim ama gelin görün ki ablam renklere yüklediği anlamla, hayat çizgimin ernest renan’ın milliyetçiliğine dahi uğramadan direkt benito musolline’ye doğru yol almasına sebep oldu. gerçi bu örnek yerinde olmadı zira ablam musollini taraftarlarının kara gömleklerini görse kesin burun kıvırırdı.

zira ablam iflah olmaz bir sarı aşığıdır. ailedeki sarı saçlı çocuklar haylazlığıyla evin altını üstüne getirse görmezden gelir lakin şöyle hafif esmer tenli bir çocuk annesinin dizinin dibinden ayrılmaya görsün basardı azarı. sarışınlık ablam için masumiyet karinesinin öteki adıdır. sadece çocukların saçlarında değil, elbiselerinde sarıya tutkundur. hele ki altın sarısı gördü mü, asla dayanamaz. hani ablama kalsa, piyasada hasan mezarcı’ya tek bir pelerin yapacak kadar bile altın sarısı kumaş bırakmaz, hepsini eve istiflerdi.

işte bu saiklerle, ablam bana yıllarca yusuf demedi. “peki ne dedi, mahmut mu?” diye soracak olursanız, yazıyı buraya kadar dikkatli okumamışsınız demektir. ablam elbette bana adımla değil, ‘sarı’ diye seslendi ve bazen de ‘altın’… demem o ki evde sadece ablam olsa bugün adımı mehmet yusuf değil de altın sarı diye biliyor olurdum. sarı elbette sadece benim adım değildi. ‘sarı’ lakabı, kraliyet unvanıymışçasına ablamın uygun gördüğü az sayıda çocuğun taşıdığı bir ayrıcalıktı.

bu sarı yılların etkisiyle ilk kez litvanya’yı gördüğümde, ablam için thomas moore’un ütopyasına gelmişim gibi hissettim. şüphesiz ablam kusursuz bir ülke hayal etse, hükümranlığı altındaki yurtta her ferdin saçları mısır püskülü misalı sarı olurdu. ülkeye milli marş mı? ee onu başta söylemiştim zaten: mahsun kırmızıgül’den, “sarrrııı sarrrııııı…”

4 Haziran 2023 Pazar



bahçelievler ilkokuluna doğru grup halinde yürüyoruz. ben bir yandan gözlerimi ovalayıp, uykumu açmaya çalışıyor bir yandan da uykusuzluğuma sebep galatasaray’ın önceki gece oynadığı şampiyonlar ligi maçını arkadaşlara anlatıyorum… 

bir anda grupta bir hareketlenme oluyor ve her bir arkadaşım farklı yöne koşmaya başlıyor. ussain bolt’u kıskandıracak performansla dört bir yana uzaklaşan çocukların haykırdığı kelimeler sağım, solum, önüm, arkamdan kulaklarıma doluyor: deli saooooo…

başımı kaldırınca saadet abla ile göz göze geliyorum ve ben de koşmaya başlıyorum. ama benim rotam arkadaşlarımın aksi yönde saadet ablaya doğru… yanına gidince başımı okşuyor. “he’riye evde mi” diye soruyor. cevabıma eşlik eden gülümsememe kocaman ağzını hafif sağa bükerek karşılık veriyor ve bizim eve doğru dev adımlarıyla uzaklaşıyor.

arkadaşlarım saklandıkları yerden izledikleri bu manzaranın şaşkınlığıyla bir süre mütereddit bekliyor... nihayet tekrar toplandığımızda ise anlattığım maça ilgilerini kaybetmiş biçimde sadece “deli sao” dedikleri annemin halasının kızı saadet abla ile ilgili sorular soruyorlar.

“hayır” diyorum, “hiç çocuk yemedi”  “saçmalamayın, tabii ki saadet abla bize gelecek, o akrabamız” ve daha pek çok soruyu savuşturup, galatasaray’a dönmek istiyorum. ancak okulun kapısını gören, arkadaşlar koşup sıraya geçiyor. nasıl olsa ilerde spor haberlerini istemeseler de benden dinleyecekleri içime doğduğundan mı bilmem çok gocunmadan ben de sırada yerimi alıyorum.

saadet abla kendini normal gören nice hastalıklı tipin tacizleri olmasa gayet iyi bir insandı. ağzından bir sigarası bir de o empati yoksunu eşhasa ettiği birbirinden yaratıcı küfürler eksik olmazdı. türlü kurnazlıklara aklı basmadığı ve çocuk ruhunu her daim koruduğu için normal denilen çemberin dışında kalmış ve deli denmişti…

oysa ki ben onun düğünlerdeki hüzünle karışık mutluluğunu görmüş, ağlarken kocaman damlalar halinde dökülen gözyaşlarına, yanağımdaki minik damlalarla eşlik etmiştim. saadet abladan iki şey öğrendim. öteki damgasını vurulmuşa karşı "normal" olmanın utancını ve sigara kokulu, sertleşmiş ellerin bir başı okşarken ne kadar sahici olabileceğini…

#urfa #hatıra #çocukluk #doksanlar

20 Mayıs 2023 Cumartesi


hemşehrim nuri sesigüzel seksen altı yaşında hayata veda etti. altmışlı yıllarda üne kavuşan sesigüzel, şöhretini altmış yıl boyunca sürdürdü. urfalı türkücüler furyasının yolbaşçılığını yapan sesigüzel’i, seyfettin sucu, ibrahim tatlıses’in yanı sıra mahmut tuncer, ferhat güzel… gibi pek çok isim izledi.

üç yüzün üzerinde plak çıkaran sesigüzel, kırka yakın filmde de başrol oyuncusuydu. her daim sanatıyla ön planda oldu. tatlıses’in aksine, ne magazin basınına ne de politikaya malzeme olmadı. bunlar hep bilinen şeyler, gelin ben size, rahmetliye dair benim bir anımı anlatayım…

sanırım, doksan üç yahut dörttü. urfa il özel idare’de anap’ın dört eğiliminin milliyetçi kanadından kalma bir bürokrat, hilmi şahballı ve nuri sesigüzel’i konsere getirdi. biletlerin satışını da ülkücü gençlere tevdi etti. seksen sonrası ülkücü kesimin urfa’da bir kültür sanat faaliyeti olmadığı için biletler yoğun ilgi gördü…

konser başladığında protokol karşısındaki tribününün büyük kısmı ülkücü gençler tarafından doldurulmuştu. sair davetliler hatır gönül için geldiğinden, sayımız az olsa da salon hâkimiyeti tamamen bizdeydi. herkes yıllardır bu günü bekliyormuşçasına bozkurtlarla, sloganlarla salonu inletiyordu.

konserin ülkücülerin gövde gösterisine dönüşmesi sebebiyle protokoldeki rahatsızlık, karşı tribünden bile hissediliyordu. evvela, şahballı çıktı. türkülerini neredeyse bizim tarafa bakmadan okuyordu. “çırpınırdın karadeniz” için defalarca tempo tutmamıza rağmen oralı bile olmadan, suya sabuna dokunmayan bir repertuarla sahnesini tamamladı.

ardı sıra nuri sesigüzel sahnedeydi. aynı slogan ve tezahüratlarla karşılaşan sesigüzel bir süre şaşkınlık yaşadı. nihayet birkaç parça okuduktan sonra bizim tribüne doğru geldi. “bozkurt nuri…” tezahüratları da iyice arttı haliyle. kitle sanatçısı olmanın hassasiyetiyle gençleri kıramama arasında kalan sesigüzel, “benim yeğenim de sizden gençler, baştacısınız…” deyip orta yolu buldu. ardına da “ay yıldızlı bayrak için ben ölüm” diye uzun havaya başlayınca, tribün bayram yerine döndü… 

hasılı nuri sesigüzel, o gün; bir cümle, bir türküyle, yüzlerce gencin eve mutlu dönmesini sağladı. mekanı cennet olsun…

#nurisesigüzel #urfa 

19 Mayıs 2023 Cuma



çocukluğumun geçtiği pasajdaki çay ocağı devren satılıkmış…

akçağ kitabevinin önünde benzer bir yazıyı gördüğümde nasıl yüreğim cız ettiyse, urfa kapalı spor salonu için ‘çatıdaki alüminyum kilo hesabı satılıktır’ afişinin önünde nasıl gözyaşı döktüysem bu fotoğraf da öyle vurdu beni…

hani toparlayabilsem kendimi, arayıp soracağım, ‘devren satılık’ derken neleri devredecekler, diye…

o pasajda yeniyetmeliğe adım atan ben ve nice akranımın çocukluğu da dahil mi devren satışa… 

ya da paşa çayından oralete oradan da essah adam çayına geçiş sürecimizi, yani kısacası anılarımızı da verecekler mi dükkanın yeni sahibine…

hayatımdaki en etkin otorite figürlerinden çay ocağının sahibi kamuran amca’nın babacan bakışlarını, malatya’ya kaçan şivesiyle kısa ve net cümlelerini nasıl teslim edecekler peki dükkanla birlikte?

ya erhan abinin bizi milli görüşçü yapmak için gösterdiği çaba? o dâhil olmasa bari devren satışa... 

ve n'olur, “iki çay” derken yaptığımız bozkurda iki baş parmağıyla mukabele edip gülüşü kalsın öylece orada…

oradan her gün ödünç alıp okuduğum vakit’in ve milli gazete’nin onca yıllık sayılarını ister mi bakalım dükkanı alacak şahıs…

urfa’da kürsü dediğimiz taburelerde ağırladığım arkadaşlarımın, utana sıkıla anlattığı ilk sevdalanmaları faş mı olacak şimdi öylece orta yere…

ekrana çıktığımda, tüm pasajın toplanıp izlediği otuz yedi ekran televizyon kalsaydı bari… hem biz o televizyonda, iki bin iki dünya kupasını izleyip, pasajı stadyuma çevirmemiş miydik? 

kuşlar… ya kuşlar… onlar yeni sahibi için mi ötecek şimdi? mahmut’un evlat gibi büyüttüğü kuşlarına, kim bakar ki öyle…

peki meczuplar, divaneler? onlarcasının karnını doyurduğu, çaylarını içip, üzerine bir de avuçlarına para sıkıştırıldığı bu mekânın yeni sahibi çekebilecek mi, delilerimizin nazını, onları baş üstünde tutabilecek mi?

yok, hiçbiri olmayacak. yeni sahibi dükkanı açtığında, ancak bardakları, ocağı görebilecek. 

o yüzden size sesleniyorum emlakçı abilerim: devren satılık yazmayın gördüğünüz her yere. unutmayın, bazı mekanların ruhu satılmaz…

17 Mayıs 2023 Çarşamba


“terlerimizi koyduğumuz şeye ne denir?” sorusuna, yüzüne yayılmış muzip gülümsemeyle “terlik” cevabı veren akranlarım gibi, ben de kırka merdiven dayadım…

yazları sıcak ve kurak geçen çocukluğumuzda, terliğe cankurtaran denirdi. önceleri plaka numarasını bulan urfa sıcağının etkisiyle bu yakıştırmanın yapıldığını zannetsem de, sonraları naylon terliklerle türkiye’yi tanıştıran cankurtaran holding’in adının halk ağzında terliğe isim olduğunu, gazete reklamları sayesinde öğrendim.

nitekim terlik her zaman can kurtarmazdı, bilakis can yakıcı bir nesneye dönüşmesi daha sık rastlanan bir durumdu. 

evimiz ile dükkan arasındaki bir iki kilometrelik yolda, babamın dev adımlarına yetişmeye çalışırken, her seferinde ayağımdan fırlayan terliğin peşinden koşar, zaten bir türlü yakalayamadığım babamla aramdaki farkın açılması sebebiyle, terlik denen meret yüzünden yol boyunca birkaç kez okkalı fırça yerdim. 

lakin hakkını da yemeyeyim, terlik pek çok mahalle maçını galibiyetle tamamlamamızda da başrolde oldu. henüz çek futbolcu panenka’nın tekniği ile tanışmamışken, terlik bizim imdadımıza yetişti. kaleciyle karşı karşıya kalan oyuncu, karşısındaki garibana acımadan şahi topları misali bir şut çıkardığında, top ayrı bir yöne seyrederken, fırlayan terlik genelde tersi istikamette yol alır ve kaleciyi kontrpiyede bırakarak gol bulmamıza yardım ederdi. 

yeniyetmelerin terlikle en büyük derdi ise, içten içe sevip belli etmedikleri kızlarla, okul harici zamanda sokakta karşılaştığında ortaya çıkardı. karşındakinin ayağında cici cici esem sportları yahut kundurayı gören delikanlılar, her adımda sıcak asfalta yapışan terliğini sökmek için bütün gücünü harcar lakin terlik bana mısın demezdi. 

böyle durumlarda delikanlılar ter içinde kalır, utancından ikarus misali eriyip, gider; sırılsıklam olan terlik işte o zaman sahiden terlerin konulduğu bir şey olurdu…


#urfa #terlik #cankurtaran #mazi #hatıra #doksanlar #ikarus

10 Mayıs 2023 Çarşamba


nötürmor

ailemde birden fazla ressam var. ben de genetik olarak çizmeye meyilliyim. henüz okula dahi başlamamışken, drima iplik kutularını ters çevirir, arkasındaki kar beyaz satha; sezgin burak’ın tarkan’ından elim döndüğünce karakterler resmederdim.

“o kadar biliyorum deyip, başlığa natürmor yazmana ne diyeceğiz peki?” sorusunu da duymadım sanmayın.

başlıkta yanlışlık yok. biz, onu direkt öyle öğrendik. hem de uygulamalı biçimde. 

orta ikinci sınıfta birgün kapıdan neriman karşanbaş isminde biri girdi. kendisinin yeni resim öğretmenimiz olduğunu, ilk kez duyduğumuz pek çok akım ve ressamdan bahsetmeye başlayınca fark ettik.

ve ilk konumuz natürmort…

uzun uzun dinledikten sonra çizim aşamasına geçtik. hoca çantasını ve sandalyesini, öğretmen masasının üstüne koyup, “hadi, görelim öğrendiklerinizi” dedi…

başladık ama genel seviyemiz, teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta kıvamında olduğu için çizim sonraki derse sarktı. 

ikinci haftaysa bir türlü başlayamıyorduk. hoca çantayı aynı şekilde koysa da, biz yarım kalan resimlere bakıp, “aa öyle değildi hocam, olmadı öğretmenim” diyerek, zaman kazanmaya çalışıyorduk.

tabii bizler, bir yerde bu oyundan vazgeçtik.

ama mehmet vazgeçmemişti… 

neriman hocayı kan ter içinde bırakmasına karşın, “biraz daha pencereye doğru hocam, az da sandalyeyi döndürseniz, kulpu sağa bakıyordu sanki…” diye devam ediyordu.

kalemleri bırakmış, hocanın masanın üzerinde, mehmet’in yönergeleri eşliğinde dans edişini izliyorduk.

ders kesin kaynamıştı; bizim artık merak ettiğimiz, bu oyunun nerde sona ereceğiydi…

çok geçmedi ki hoca bir an gözlerini kısıp, mehmet’ten yana dikkatle baktı…

ve o dönem hepimizin severek izlediği, ninja kaplumbağaları kıskandıracak biçimde masadan atladı.  seri hareketlerle, mehmet’in yanına geldiğinde ise usta spilenter’a dönüşmüştü…

sanatçı olarak girdiği sınıfta ninjaya dönen neriman hoca, histeri krizi geçer gibi olunca, “önünde kağıt da yokmuş deyip”, tekrar köpürüyordu.

bizse önceki hafta derste olmayan mehmet’in boş sıraya bakarak, hocaya on beş dakika boyunca direktif vermesinin diyetini morluklarla ödemesinden mütevellit natürmor’u bir daha unutmamak üzere belleğimize kazıyorduk…

5 Mayıs 2023 Cuma


ömrümün gurbette geçen kısmı, takvimden kopan her yaprakla, sılada geçen kısmı ile aradaki farkı açtığından mı bilmem gurbet hikayeleri her geçen gün daha fazla beni içine alır oldu. 

bu sebeple ‘aşk, mark ve ölüm’ün henüz fragmanını görür görmez çarpılmıştım.

nihayet belgesel filmin mubi’ye düşmesiyle birlikte, fragmanın ancak dört başı tekmil bir ana yemekten önce gelen ordövr tabağı olduğunu anladım. yönetmenliğini cem kaya’nın üstlendiği ‘aşk, mark ve ölüm’ tam anlamıyla görsel ve işitsel bir ziyafet.

berlin’de türk müziğinin tarihsel gelişimini odağa alan film bununla kalmıyor çok yönlü bir anlatıyla, göçün sosyolojik etkilerini, ırkçılığı, ekonomik değişimleri, gettoda yaşam pratiklerini… ve daha çok sosyolojik mesele ile ilgili derdini başarıyla anlatıyor.

film, üniversitelerin ilgili bölümlerinde, tematik bir belgesel nasıl yapılır diye dönemlik ders olarak incelenebilecek kadar titiz bir çalışmanın ürünü. cem kaya’nın yapıtı; arşiv taramasından kurguya, akıcılıktan gerçekçiliğe hemen her alanda tebriki hak ediyor.

alman ve türk arşivlerinin yanı sıra, tarihin tozlu sayfalarında kalmış kişisel arşivleri de en verimli şekilde izleyiciye sunan film, büyük göçle ilgili, şu ana dek tarihe düşülmüş en önemli not…

beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan filmin, altmış yılı geride bırakan büyük göçü yaşayan üç nesli de kucaklaması başarı hanesine düşülmesi gereken ayrı bir not. filmde derdiyoklar, neşet ertaş, cem karaca da var, islamic force, cartel ve muhabbet de…

filmi bitirdiğinizde almanya’daki türk müziğinin notalar ve güfteden daha fazlası olduğunu; öfke, dışlanmışlık, hüzün, ötekileşme, hasret, sıkışmışlık ve daha pek çok duyguyu dile getirmenin en kestirme yolu olduğunun ayırdına varacaksınız.

son olarak, gurbet hikayeleri ilginizi çekmiyorsa bile ‘aşk mark ve ölüm’ü türk bir yönetmenin elinden böylesine başarılı bir iş çıkabildiğini görmek ve gururlanmak için izleyin…

#askmarkveölüm #lovedeutschmarksanddeath

#cemkaya #taskovskifilms #rapideyemovies #documentary #filmfive #filmfaust #burakete #türkischedelikatessen #süperdisko #anatolianfunk #islamicforce #36boys #berlin #kruezberg #gurbet #gurbetçi #türk #müzik

4 Mayıs 2023 Perşembe


“…sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun neo. dokunamadığın tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin, beyninin içi bir hapishane…”

neo’nun morpheus’u vardı… peki bizim?

ya da soruyu şöyle değiştireyim, bizim morpheus’umuz olsa bile, bugün işe yarayacak mı?

mavi hap ile kırmızı hap aynı elden çıktıysa, ne arasında tercih yapmamız ne de yaptığımız tercihin sonucu anlam taşıyacaktır.

artık beynimiz ya da kalbimiz ile gerçeği bulabilme imkanımız yok. hatta artık belki gerçeğin kendisi de yok. zira sanal çağ, sahi olan her şeyi iğdiş edip, kendine kattı.

tercih ettiğimizi sandığımız şey de, reddettiğimizi sandığımız şey de enformasyon bombardımanına tutulmuş ve harap olmuş beynimizin çaresiz seçiminden ibaret

semavi dinler bile belli periyotlarda ibadetleri şart koşarken, modern çağ bağlantının anlık dahi olsa inkıtaa uğramamasını emrediyor. bu acayip zamanın, hiçbir şeyi kaçırmamak için çırpınırken, hayatı ıskalayan bireylere yazdığı reçete de, auschtwitz kampının acımazsılığıyla yarışır nitelikte: tüket!

ibni haldun’un mukaddimesi misali uzun bir giriş yaptım, johan hari’nin kitabına dair birkaç kelam etmek istediğim bu yazıya. madem dolambaçlı başladım, bu kısımdan itibaren kestirme yoldan ilerleyeyim: ‘çalınan dikkat’ çok uzun süredir okuduğum en iyi kitap… 

hari deha seviyesinde bir yazar.

on binlerce kilometre yol kat edip yaptığı söyleşileri, yüzlerce araştırmayı elden geçirerek topladığı bilgileri okuyucuya bir şey dikte edercesine değil de dost meclisinde sohbet eder rahatlıkta verebilmek her kalem erbabının işi değil.

ülke yönetiminden sorumlu olsam, her yaştan vatandaşa zorunlu olarak okutacağım kitabın, sizin de okumanıza engel olmamak adına muhtevasına çok girmeyeceğim.

lakin şunu söylemekte fayda var. hari’nin yapıtı, akademik bir çalışma ya da otobiyorafi değil. roman ya da kişisel gelişim kitabı da değil. hari’nin kitabı, ekranlara oksijen tüpüymüşçesine ihtiyaç duyan, tüketirken tükenen, modern çağ insanına: “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak/ haykırsam, kollarımı makas gibi açarak/ durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden/ çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden…” haykırışı…

#çalınandikkat #stolenfocus

23 Nisan 2023 Pazar

 

elimde bir tarihi roman taslağı olduğunu söyleyip, ciddi bir yayınevinin kapısı çalsam, yetkili editör muhtemelen benden sinopsis tadında bir özet dinlemek ister. ben de anlatmaya başlarım:

“…kahramanımız, üç yüz yıldır ricat halindeki bir ülkede dünyaya geliyor. dar gelirli bir ailenin çocuğu olan kahramanın henüz küçücükken babası vefat ediyor. kendini yatılı okulda bulan baş karakterimiz, yokluk içinde okuyarak genç bir subay oluyor. bir yandan da ülkenin durumu daha da kötüye gidiyor. o da bu ahvale dayanamayıp, kılık ve kimlik değiştirerek direniş örgütlemek üzere bir başka ülkeye gidiyor…” desem.

gözlüklerinin üzerinden, ‘yok artık’ şaşkınlığıyla bana bakan editöre aldırış etmeden devam etsem:

“henüz kırkına gelmeden üç kıtada, pek çok cephede savaşıyor. bir gözünü kaybetme noktasına geliyor. defalarca kez ölümden dönüyor. bu süre zarfında milyonlarca kilometre kare toprak kaybeden ülkesi de sıkıştığı daracık coğrafyada bile işgale uğruyor. başkenti düşman elindeyken, kahramanımız, bir vapurla gittiği bölgede isyan ateşini yakıyor. hakkında idam fermanı veriliyor. hal’i için fetvalar yazılıyor. parasız, pulsuz, ordusuz milletini ilteriş misali diriltip, bağımsız bir ülke kuruyor ve meşruti monarşiyi bile uygulamaya koyamamış bir millete cumhuriyet hediye ediyor.” deyip, duraklasam.

editörümüz bıkkınca koltuğuna yaslanırken, ben heyecanla eklesem:

“kahramanımız tüm bunları yaparken, farklı dillerde binlerce kitabı okuyor. ve ülkeyi kurar kurmaz, her alanda devrim niteliğinde atılımlar başlatıyor. saygın kurumlar, kuruluşlar açılıyor. iktisattan eğitime, sanattan spora ülke yepyeni bir hüviyete kavuşuyor. kahramanımız, kadının adının olmadığı bir coğrafyada, avrupa’dan önce seçme-seçilme hakkı veriyor. bozkırın ortasındaki bir kasabadan modern bir başkent yaratıyor. bütün bunları da son yıllarını hasta geçirdiği elli yedi yıllık ömre sığdırıyor…” diye tamamlasam.

bu noktada editör, “beyefendi biz fantazya romanları basmıyoruz. lütfen ayakları yere basan bir metin olmadıkça tekrar görüşmeyelim” diyerek, bana kapıya kadar eşlik eder, işte ben tam o sırada: “ha unuttum bir de gençlere ve çocuklara birer bayram armağan ediyor” desem, duyacağım şey kapının çarpılma sesiyle birlikte, “çattık yahu…” nidası olurdu…

lakin biri tüm bunları, hatta çok daha fazlasını, başardı… 

bu sebepledir ki her milli günde, her anıtkabir’e gittiğimde, atatürk gibi olağanüstü bir karakter, türk milleti içinden çıktığı için, sonsuz minnetle doluyor içim… ruhu şad olsun. tanrı türk'ü korusun...

16 Nisan 2023 Pazar

 


“dinle neyden ne hikaye etmede

ayrılıklardan şikâyet etmede…”


celaleddin-i rumî, mesnevi’sine bu beyitle başlar. devamındaki mısralarda da kamışı ney yapan sürecin, vatanından ayrı düşmesiyle başladığının altını defalarca çizer. vatanından ayrılmak beraberinde pek çok dertle birlikte hikayeler getirir. 

filmlerde de öyledir ya, kasabaya yabancı biri gelir ve hikaye başlar. 

peki bir değil, milyonlarca kişi gelirse?

işte, altmış iki yıl önce almanya ile türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşması, yarım asrı aşkın sürece milyonlarca türk için, kamışın kesilmesi misali yeni bir hikayenin başlangıcı oldu.

peki, o hikayeler yeterince kayıt altına alındı mı? maalesef bu sorunun cevabı: hayır. elbette, bu büyük göçü merkeze koyan şarkılar yapıldı, filmler çekildi, romanlar yazıldı… 

lakin bu çalışmalar, genelde tarihte pek de eşi olmayan bu vakıayı çoğunlukla tek yönlü ele aldı.

gökhan duman imzası taşıyan ‘ötekilerin başkenti’ ise meseleye tam da merkezden, kreuzberg’ten bakmanın avantajıyla, hikâyeyi alabildiğine çarpıcı anlatmayı başarmış. 

berlin duvarının yıkılmasıyla kentin göbeğinde kalan kreuzberg, avrupa’da türklerin en yoğun yaşadığı bölge. sadece türklerin mi? polonyalı, macar, lübnanlı… kitabın adını doğrularcasına, ötekilerin başkenti…

eserde islamic force’tan cartel’e, hiphop kültürü de var, almanya’da kadın futbolunda var olmaya çalışan türk kızlarının öyküleri de… neşet ertaş da var david bowie de… rengarenk kişiliği ile star ali de var, kapkara hatırası ise solingen faciası da…

gökhan duman’ın eseri içerdiği, birbirinden harika fotoğraflar, film afişleri, kaset kartonetleri, gazete kupürleri ve röportajlarla hem kreuzberg’in hem de gurbetteki türklerin öyküsünü bir belgesel misali gözler önüne seriyor.

ötekilerin başkenti, gurbetten gelen bir yakınınızla sohbet etmek gibi. okurken, kimi zaman yüzünüzde kocaman bir tebessüm, kimi zaman ise gözlerinizde yaş olacak….

#ötekilerinbaşkenti #gökhanduman #kreuzberg #almanya #gurbet #diasporatürk #kitapönerisi #kitap #bookstagram #everestyayınları

10 Nisan 2023 Pazartesi

urfa’nın kurtuluş mücadelesi, türk tarihinin hakkıyla bilinmeyen altın sayfalarından biri. ne yazık ki yurt sathı bir yana, urfa’da dahi pek çok insan bu müthiş mücadele üzerine birkaç cümleden fazla söyleyemez.

bu sebeple urfa mücadelesindeki şehitlerimiz, çoktan üç kıtada yurdu yaşatmak için can veren diğer isimsiz kahramanların arasına katılmıştır.

aslında urfa milli direnişine ilişkin, müslüm akalın bey başta olmak üzere kıymetli araştırmacıların eserleri ve şurkav tarafından yayınlanan hatıratlar gibi istifade edilebilecek kaynaklar mevcut.

ancak bu eserler daha ziyade araştırmacılara ve konunun meraklılarına hitap eden didaktik üsluba sahipler. toplumun ekseriyetini bilgilendirme görevi ise her zamanki gibi sanatçıların üzerinde…

yıllardır bu konuda bir çalışma ortaya konulmamış olsa da nihayet, akrabası olmakla her daim kıvanç duyduğum, fuat kürkçüoğlu amca çok yönlü sanatçı kimliğiyle bu meşakkatli vazifeyi üstlenmiş. “onikiler ve dalyan mustafa” adlı romanıyla urfa kurtuluş mücadelesini ve o destanı yazan kahramanları ölümsüzleştirmiş.

daha önce çaput top ve uray oteli romanlarıyla okuyucuyu zaman tünelinde gezintiye çıkaran fuat amca, dalyan mustafa karakterini merkeze koyduğu bu eserinde de okuyucuya safha safha, çetelerin kavgasına tanıklık etme şansı sunuyor.

on bir nisan ruhunun her satırda hissedildiği eser, romantik bir dille yazılmış olsa da tarihi gerçeklikle bağını hiç koparmıyor.

sadece düşmanla değil, yoksullukla da mücadele eden bir milletin hürriyet aşkıyla vuruşmasını konu alan eser, benim okurken, çanakkale mahşeriyle birlikte en çok gözyaşı döktüğüm kitap oldu.

umuyorum ki bu harika eser ehil ellerce bir gün beyaz perdeye de aktarılır böylelikle kara toprağa toya gidercesine giren dalyan mustafaların ruhları şad olur….

#fuatkürkçüoğlu #onbirnisan #dalyanmustafa #kitap #urfa #şanlıurfa #millimücadele #roman #bookstagram #kitapönerisi #urfatarihi #kuvayimilliye

9 Nisan 2023 Pazar

bir genci ellerinde: bir ansiklopedi cildi, bir yumak ip, çiviler, minik bir çekiç, boya kutusu ve fırça ile görürseniz lütfen kınamayın. belki de birbiriyle alakasını kuramadığınız bu malzeme listesinde, hayaller, kendine güven ve hatta y kuşağının genetik kodları gizlidir.

filmi biraz geriye saralım…

orta sonda basketbola aşık oldum ve bir basketbol kulübü kurdum. hayır, bu çılgın atılım elbette yeterli olmadı. hemen ardı sıra şanlıurfa anadolu lisesi’nin geleneksel futbol turnuvasının karşısına, o yıllarda ahmet san’ın gün aşırı ülkeye megastar getirmesinin gazıyla mı bilmem, tamamen hür teşebbüs ürünü bir basketbol turnuvasıyla çıktım.

bir de o post-ergen halime bakmadan, o sene okulumuzun yanında inşa edilen ama henüz eğitime başlamamış vakıflar ilkokulu’nun müdürüyle bir görüşme yaptım.

formül basitti, ben liste başı olacaktım o da cumhurbaşkanı yardımcısı -pardon, ülke gündeminin etkisi :) - anlaşma şöyleydi: saha, çizgilerini çizmemiz ve potalara file almamız karşılığında, turnuva için bize tahsis edecekti.

böylece, yanıma bahsettiğim malzemeleri ve bugün gastroentrelog olarak yaşamını sürdüren dostumu da alıp, doğru okulun yolunu tuttuk. gel gör ki ansiklopedide dümdüz duran çizgiler sahaya daha çok picasso yorumuymuş gibi yansıdı.

ve nihayet turnuva başladı… lakin bitmedi yani en azından o okulda bitmedi. biraz müdürün çizgilerimizi beğenmeyişinden biraz da çıkan hır gür yüzünden görkemli başlayan organizasyon, okulumuzun engebeli sahasında son buldu.

bizim y kuşağı biraz böyleydi. bir yol bulur, yol bulamazsa kendine yol açardı.

eline bir ansiklopedi alıp, koca basketbol sahasının çizgilerini muntazam çizeceğine inanabilirdi. bu sebeple y kuşağının gerçek hayata intibakı çok zor oldu. bizim dönemde kaybeden edebiyatının yükselmesinde, sinemada, müzikte yüreğe dokunan işlerin çok olmasında bu hayal kırıklığı yatıyor bence.

belki de bu yüzden şimdilerde bir akranımı işbaşında ya da çoluk çocuğa karışmış görsem, takım elbise giymiş bugs bunny ile karşılaşmış gibi hissediyorum. bir an her şeyi bırakıp, eline aldığı fırçayla koca basketbol sahasını tek nefeste boyayacak ve ekrana şöyle göz kırpıp o rutin rolüne geri dönecekmiş gibi geliyor.

7 Nisan 2023 Cuma


azınlık, azınlığa hitap eden bir kitap. lakin yazarın adına bakıp, bu azınlığın lozan’da tanımlanan gayrimüslim türk vatandaşları olduğunu düşünmeyin…

istanbullu bir yahudi olan ishak reyna, otobiyografik izler taşıyan eserinde zaman zaman musevi cemaatine değiniyor ancak eserin merkezinde yazarlar, kitaplar, tercüme eserler, çeviribilim yani özetle yayıncılık dünyası var…

bu sebeple reyna’nın yapıtı, yukarıda belirttiğim gibi bir azınlık olan bibliyofiller için ziyafet hükmünde…

kitapseverler eserin sayfalarında, yayınevlerinin işleyiş süreçlerinden yaşanan entrikalara, fuar hazırlıklarından çevirinin aşamalarına, işin mutfağından pek çok mahrem bilgiyi birinci ağızdan öğrenme fırsatı buluyor.

yazarlık, editörlük ve çeviri alanında misafir öğretim üyeliği yapan ishak reyna bu kimliklerinin tümünü kitaba taşımış. hal böyle olunca sevdiği yerde topla buluşan santrfor gibi, topu ağlarla buluşturması da kaçınılmaz olmuş.

eser sadece matbuat alanında sıkışıp kalmıyor şüphesiz.

reyna, sinagog patlamaları, hrant dink’in katledilişi, gezi olayları, cumhurbaşkanlığı seçimleri… vb toplumsal olaylara da değiniyor. ancak bu vakaları, siyasi bir tarafgirlikten öte, esas kahraman edi’nin günlük yaşamındaki gözlemleri ve hissettikleri üzerinden okuyucuya ulaşıyor.

toparlayacak olursak azınlık, zaman zaman temposu düşse de, genelde istanbul’da azınlık olmaya, yayın dünyasında yaşananlara, son yirmi yıldaki içtimai hadiselere hakkıyla değinen, özelde edi ve onunla birlikte büyüyen problemlerine odaklanan okunası bir kitap…


#azınlık #ishakreyna #kitap #yahudi #bookstagram #kitapönerisi #okudumbitti #türkedebiyatı #roman #turkishliterature #kitaptavsiyesi

5 Nisan 2023 Çarşamba


“makinalaşmak istiyorum!/ mutlak buna bir çare bulacağım/ ve ben ancak bahtiyar olacağım/ karnıma bir türbin oturtup/ kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!” n. hikmet


kanadalı yazar lucy maud montgomery’ın, tüm dünyada çok satan, yeşilin kızı anne romanından aynı isimle uyarlanan bir dizi var. montgomery, yirminci yüzyılın başında halifax’ta bir çiftlikte yaşayan iki kardeşin, kimsesizler yurdundan anne isimli bir kızı evlat edinmeleri ve devamında gelişen olayları anlatıyor…


hikaye, teknolojinin hayata henüz bu denli sirayet etmediği, tek tipleşmenin her alanda farklılıkları yutmadığı, günlük dertlerin doğa ile mücadeleden ibaret olduğu, insanın toprağa, suya, hayvanlara ve bitkilere camın gerisinden baktığı değil, temas ettiği, yani, günümüz için ütopik sayılabilecek bir dünyada geçiyor.


evet, bahsettiğim yaşamda bugünkü konforumuzun onda biri bile yok fakat bugün gitgide bizden uzaklaşan, hatta rahatın pahası olarak, vermek durumunda kaldığımız insanlık var. yirminci yüzyılda çalan tehlike çanlarını, mutluluk treninin kampanası sanan insanoğlu, kaybettiklerinin bedelinin ayırdına yeni yeni varıyor.


makinalaşmış insanoğlu bugün, anne’in adlarını dahi bilmediği imtiyazlara sahip; çok katlı apartmanlar, hızlı vasıtalar, bilgiye sınırsız erişim, mevsimsiz yiyecekler… ancak, anne’nin sahip olduğu pek çok şeyi ise kaybettik; doğayı, özgürlüğü, renkleri, samimiyeti ve insani değerleri... 


#anneofgreengables

#yeşilinkızıanne

#lucymaudmontgomery

3 Nisan 2023 Pazartesi


 

"nerde o yiğitler ki gür
sesleri ülkeyi bürür,
'yürü!' dese dağlar yürür,
'dur!' dese kalpler dururdu?"

dört nisan bin dokuz yüz doksan yedi'de, dünyadan göçen başbuğ alparslan türkeş'in vefatının yirmi altıncı yıldönümü... 

peki, aradan neredeyse çeyrek asır geçmiş olmasına rağmen onun hatıralarını böylesine canlı tutan nedir? alparslan türkeş'i başbuğ yapan, sadece bir siyasi parti lideri olması değil elbette... kısa süreli başbakan yardımcılığı yahut parlamentoda uzun süre görev yapmış olması da bu durum için yeterli sayılmaz.

o; bilge kağan'ın orhun kitabelerindeki 'senin ilini ve töreni kim bozabilir' seslenişinin günümüzdeki yankısı, kefeniyle savaşa katılan alparslan'ın serdengeçtiliğinin yirminci asır karşılığı, osman bey'in cihan hakimiyeti mefkuresinin vârisi, fatih'in fenafil kızılelma olmasının mukabili, ve nihayet şeyh şamil'in, enver paşa'nın, gazi mustafa kemal atatürk'ün esaret karşısında ölümü tercih etmesindeki kahramanlığın yansımadır. 

üç bin yıldır türk milletinin içinde köz halinde duran milliyetçiliği, yesevi dergahından aldığı közle harlayan şahıstır, alparslan türkeş...

başbuğ alparslan türkeş; yusuf akçura, ziya gökalp, maksudi aral ve atsız beğ'den aldığı bayrağı anadolu'nun ücra köşelerine taşımış; yetmemiş, turan coğrafyasında türk'ün yanında olmuştur. 

yesevi'nin alperenleri neyse, başbuğ'un emriyle acunun dört bir yanında nizam-ı alem derdine düşenler de odur.


alparslan türkeş çağının ilterişidir. türk milleti de ona başbuğ unvanını bu sebeplele vermiştir. dünya durdukça ismi de duracaktır. mekanı cennet, ruhu şad olsun. tanrı türk'ü korusun...

 ve biliyoruz ki, "ölurse ten ölür, canlar ölesi değil"

#başbuğtürkeş #alparslantürkeş

21 Mart 2023 Salı


mazide iz bırakmış simaları yakından tanımak için ilk müracaat kaynağı, eğer varsa, bu şahısların kaleme aldığı eserlerdir. hemen ardındansa özyaşam öyküleri ya da başkaları tarafından kaleme alınmış biyografiler geliyor. peki birinci ve ikinci ağızdan aldığımız bu bilgiler yeterli mi? meraklı bir araştırmacının bu soruya cevabı genelde “hayır”dır. zira gerek şahsın kaleme aldığı yazılar, gerekse onunla ilgili yazılanlar bize hiçbir zaman bütünü vermez.


tabiri caizse bu iki kaynaktan elde edeceğimiz veriler bize ancak resmi bir portre sunar. merak öznemizin dört dörtlük bir tahlilini yapmak istiyorsak iki önemli kaynağımız daha vardır: günceler ve mektuplar…


bu iki kaynak, öznemizle olabildiğince sahici bir ortamda başbaşa kalma imkanı vermesinden dolayı önem arz etmektedir. çünkü günceler ve mektuplarda umuma hitap edilmediği için, yazarlar herhangi bir imaj kaygısı vb. baskı olmadan kalem oynatır.işte türkçülük fikrinin arkeologu serkan akgöz’ün, sançar ailesinin evrak-ı metrukesinden bulup gün yüzüne çıkardığı “sançar’dan reşide’ye mektuplar” bu açılardan çok kıymetli bir çalışma…


eserde okuyucuları, oğlu afşın’ı kaybettikten sonra felç geçiren nejdet sançar’ın, tedavisi sırasında evdeşi reşide hanıma yazdığı mektupların tıpkı basım orijinalleri ve latin harflerine aktarılmış halleri bekliyor. dikkatli okuyucular, hem nejdet beğ’in iç dünyasına girme hem satır aralarından  faydalanma şansına sahip olacaktır. eserin takdim yazısını yaşayan bilgelerden ahmet bican ercilasun’un kaleme almış olması da, hacmi küçük, kıymeti büyük kitabı daha da değerli hale getirmiş.


#nejdetsançar #serkanakgöz #türkçülük #türkçü #kitap #bozkurtyayınları #tanrıtürkükorusun #ahmetbicanercilasun #bookstagram #mektuplar #kitapönerisi 

19 Mart 2023 Pazar


instagram’a tek bir selfie yüklerken bile onlarca fotoğraf arasından seçim yapılan, bununla da yetinmeyip o fotoğraf üzerinde dijital filtreler kullanılan bir imaj çağında yaşıyoruz. herkesin alabildiğine merhametli, olabildiğince naif ve bir o kadar duyarlı bir avatarı var sosyal medyada. başarı da böylesine harikulâde profillerin mütemmim cüzü elbette. 

kusursuz fizikler, hatasız insanlar, mükemmel kişilikler için başarı sıradan bir olgu. peki ya başarısızlık? gazapizmin “kazan kazan yok, kaybedecek birimiz kaçarı yok” şeklinde özetlediği bu yarış düzeninde hep başarı öyküleriyle muhatap oluyorsak, bu başarısız insanlar nerede peki? onların hikayelerinin, bu çağın kof başarı hikayeleri kadar değeri yok mu?

hafızalarımıza ilk çentiği, iki bin üç yılında, benzema ile gol krallığı paylaştığı ve takımını şampiyonluğa taşıdığı liselerarası dünya şampiyonası’nın ardından omuzlardaki resmiyle atan, ardınsa sık sık transfer haberleri ve kadro dışı son dakikalarıyla kazınan ergin keleş yukarıdaki soruya, ben varım demiş ve nasıl yıldız olunmaz isimli otobiyografiyi kaleme almış.

keleş, süper yıldız adaylığından, anadolu kulüplerinin seyyah oyuncusuna dönüşürken yaşadıklarını, trabzonluluğunun hakkını verircesine alabildiğince açıksözlü ve bir o kadar da sarkastik bir üslupla anlatmış. tek solukta okunacak bu mükemmel eser, türk futbol sisteminin çarpıklıklarını yüzümüze vururken, arka plandaki siyaset, sermaye, menajer, teknik adam… gibi aktörlerin bu iklimin nasıl hem sebebi hem sonucu olduğunu gözler önüne seriyor.

nasıl yıldız olunmaz, haksızlık karşısında dik durmanın bedelleri, söze dayalı güvenin nasıl suistimal edilebileceği, ahbap çavuş ilişkisinin profesyonelliği yok edişi, hakim kültürün ötekileştiriciliği gibi alt metin anlatılarıyla salt bir futbol kitabı olmaktan çıkıp, yakın dönem sosyolojine dair de bize sağlam veriler sunuyor. ergin keleş’i bir kez daha tebrik ederken, kitabı futbol sevsin sevmesin herkese tavsiye ediyorum…

#nasılyıldızolunmaz #erginkeleş #iletişimyayınları #kitap #okumakiptiladır  #kitapönerisi #otobiyagrafi #bookstagram #boox #storytel #ekitap #trabzon #anadolufutbolu

18 Mart 2023 Cumartesi



çanakkale zaferi’nde anafartalar kahramanı mustafa kemal paşa’yı yok saymak isteyenlere urfa’dan kötü bir haber var…

gazi mustafa kemal atatürk için ilk anıtın urfa'da, hem de bin dokuz yüz on yedi yılında, dikildiğini biliyor muydunuz?
 
birinci dünya harbinde, çanakkale cephesinde savaşan urfa taburundan geriye kalan gaziler, urfa'ya döndüklerinde komutanları gazi mustafa kemal'i büyük bir hayranlıkla çevrelerine anlatmışlardır. dönemin urfa mutasarrıfı nusret bey, gazilerin mustafa kemal paşa'ya olan bu sevgi ve bağlılıklarını bir anıtla sembolleştirmeyi uygun görür…

nusret bey, bin dokuz on yedi yılında şehrin kuzey kesimini karakoyun deresi üzerindeki hacı kâmil köprüsü'ne bağlayan bir cadde açtırarak buraya "mustafa kemal paşa caddesi" adını verir ve caddenin ortasını çiçeklerle düzenleyerek vali konağı'nın karşısına bu anıt çeşmeyi yaptırır.

beyaz kesme taşlardan inşa edilmiş olan ve dört köşesindeki zarif sütunlarla iki kata ayrılmış olan anıtın alt kısmında, bir su haznesi ve dört tarafında çeşme bulunur. anıtın dört cephesi üzerinde yer alan kitabelerde kafkas yolu, hindistan yolu, ankara yolu ve mustafa kemal paşa caddesi yazılarıyla bu yolları gösteren ok işaretleri bulunmaktadır.

bu anıt, mustafa kemal paşa, henüz atatürk unvanını almadan onun adına türkiye'de dikilen ilk anıt olması bakımından önem taşımaktadır. yine türkiye'de ilk defa bir caddeye mustafa kemal paşa adı urfa'da verilmiştir… 

#nemutlutürkümdiyene #çanakkalezaferi #mustafakemalatatürk #urfa #yaşamustafakemalpaşayaşa #çanakkale

8 Mart 2023 Çarşamba


yoku yok eden kadın: emine halam

marvel ve dc comics evreninin süper kahramanları fantastik güçlerle donatılmıştır. kimi uçuşuyla kimi hızıyla kimi de acı kuvvetiyle bilinir. benim bizzat tanıyıp bildiğim süper kahramanım: emine halam da yoku yok etmesiyle bu listenin en başına yazılmayı hak eder.


halam bağrından milyonlarca süper kahraman çıkaran anadolu’nun yiğit kadınlarından biridir. çok küçük yaşta benim hep amca diye hitap edeceğim ali eniştem ile evlenmiştir. dokuz çocuk doğuran bu kahraman kadın, yavrularının hepsini yokluğu yok ederek yetiştirmiştir.


ali amcam tanıdığım gönlü en geniş adamlardan biri olsa da, maddi durumu hiçbir elinin açıklığıyla orantılı olmadı. lakin mucizeler yaratan halam sayesinde, evlerinde yıllarca sofraya hiç çekirdek aile ile oturmadılar. halamlara her gittiğimde kapıda beni misafirlerin ayakkabıları karşıladı.


bazen her odada aynı anda misafir olur, çay servisi yapan kuzenlerimle kahve pişiren kuzenlerim mutfağı sırayla kullanırdı. o kalabalık günlerde bile yemek vakti geldiğinde herkes sofraya oturur ve hala sırrını çözemediğim biçimde tok kalkardı.


halam yeri geldi evde ısparta’dan getirdiği halıları sattı yeri geldi bağda üzüm yetiştirdi. ama bir şekilde yok kelimesini yok ederek o evde ne çocuklarına ne bitmek bilmeyen konuklarına yokluğu göstermedi.


halamı en son yakalandığı hastalığın son evresindeyken ülkü asya ile birlikte ziyaret etmiştik. hiç takati yokken bile son bir gösteri sergilercesine, hemen bir battaniye getirtip ülkü asya’ya hediye etmişti…


günlerden sekiz mart olunca halam geldi yine aklıma. hem onun aziz hatırası önünde hem de her kadının emekçi namzedi doğduğu bu kahraman menbaı topraklardaki tüm kadınların önünde hürmetle eğiliyorum…

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...