filmi biraz geriye saralım…
orta sonda basketbola aşık oldum ve bir basketbol kulübü kurdum. hayır, bu çılgın atılım elbette yeterli olmadı. hemen ardı sıra şanlıurfa anadolu lisesi’nin geleneksel futbol turnuvasının karşısına, o yıllarda ahmet san’ın gün aşırı ülkeye megastar getirmesinin gazıyla mı bilmem, tamamen hür teşebbüs ürünü bir basketbol turnuvasıyla çıktım.
bir de o post-ergen halime bakmadan, o sene okulumuzun yanında inşa edilen ama henüz eğitime başlamamış vakıflar ilkokulu’nun müdürüyle bir görüşme yaptım.
formül basitti, ben liste başı olacaktım o da cumhurbaşkanı yardımcısı -pardon, ülke gündeminin etkisi :) - anlaşma şöyleydi: saha, çizgilerini çizmemiz ve potalara file almamız karşılığında, turnuva için bize tahsis edecekti.
böylece, yanıma bahsettiğim malzemeleri ve bugün gastroentrelog olarak yaşamını sürdüren dostumu da alıp, doğru okulun yolunu tuttuk. gel gör ki ansiklopedide dümdüz duran çizgiler sahaya daha çok picasso yorumuymuş gibi yansıdı.
ve nihayet turnuva başladı… lakin bitmedi yani en azından o okulda bitmedi. biraz müdürün çizgilerimizi beğenmeyişinden biraz da çıkan hır gür yüzünden görkemli başlayan organizasyon, okulumuzun engebeli sahasında son buldu.
bizim y kuşağı biraz böyleydi. bir yol bulur, yol bulamazsa kendine yol açardı.
eline bir ansiklopedi alıp, koca basketbol sahasının çizgilerini muntazam çizeceğine inanabilirdi. bu sebeple y kuşağının gerçek hayata intibakı çok zor oldu. bizim dönemde kaybeden edebiyatının yükselmesinde, sinemada, müzikte yüreğe dokunan işlerin çok olmasında bu hayal kırıklığı yatıyor bence.
belki de bu yüzden şimdilerde bir akranımı işbaşında ya da çoluk çocuğa karışmış görsem, takım elbise giymiş bugs bunny ile karşılaşmış gibi hissediyorum. bir an her şeyi bırakıp, eline aldığı fırçayla koca basketbol sahasını tek nefeste boyayacak ve ekrana şöyle göz kırpıp o rutin rolüne geri dönecekmiş gibi geliyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder