elimde bir tarihi roman taslağı olduğunu söyleyip, ciddi bir yayınevinin kapısı çalsam, yetkili editör muhtemelen benden sinopsis tadında bir özet dinlemek ister. ben de anlatmaya başlarım:
“…kahramanımız, üç yüz yıldır ricat halindeki bir ülkede dünyaya geliyor. dar gelirli bir ailenin çocuğu olan kahramanın henüz küçücükken babası vefat ediyor. kendini yatılı okulda bulan baş karakterimiz, yokluk içinde okuyarak genç bir subay oluyor. bir yandan da ülkenin durumu daha da kötüye gidiyor. o da bu ahvale dayanamayıp, kılık ve kimlik değiştirerek direniş örgütlemek üzere bir başka ülkeye gidiyor…” desem.
gözlüklerinin üzerinden, ‘yok artık’ şaşkınlığıyla bana bakan editöre aldırış etmeden devam etsem:
“henüz kırkına gelmeden üç kıtada, pek çok cephede savaşıyor. bir gözünü kaybetme noktasına geliyor. defalarca kez ölümden dönüyor. bu süre zarfında milyonlarca kilometre kare toprak kaybeden ülkesi de sıkıştığı daracık coğrafyada bile işgale uğruyor. başkenti düşman elindeyken, kahramanımız, bir vapurla gittiği bölgede isyan ateşini yakıyor. hakkında idam fermanı veriliyor. hal’i için fetvalar yazılıyor. parasız, pulsuz, ordusuz milletini ilteriş misali diriltip, bağımsız bir ülke kuruyor ve meşruti monarşiyi bile uygulamaya koyamamış bir millete cumhuriyet hediye ediyor.” deyip, duraklasam.
editörümüz bıkkınca koltuğuna yaslanırken, ben heyecanla eklesem:
“kahramanımız tüm bunları yaparken, farklı dillerde binlerce kitabı okuyor. ve ülkeyi kurar kurmaz, her alanda devrim niteliğinde atılımlar başlatıyor. saygın kurumlar, kuruluşlar açılıyor. iktisattan eğitime, sanattan spora ülke yepyeni bir hüviyete kavuşuyor. kahramanımız, kadının adının olmadığı bir coğrafyada, avrupa’dan önce seçme-seçilme hakkı veriyor. bozkırın ortasındaki bir kasabadan modern bir başkent yaratıyor. bütün bunları da son yıllarını hasta geçirdiği elli yedi yıllık ömre sığdırıyor…” diye tamamlasam.
bu noktada editör, “beyefendi biz fantazya romanları basmıyoruz. lütfen ayakları yere basan bir metin olmadıkça tekrar görüşmeyelim” diyerek, bana kapıya kadar eşlik eder, işte ben tam o sırada: “ha unuttum bir de gençlere ve çocuklara birer bayram armağan ediyor” desem, duyacağım şey kapının çarpılma sesiyle birlikte, “çattık yahu…” nidası olurdu…
lakin biri tüm bunları, hatta çok daha fazlasını, başardı…
bu sebepledir ki her milli günde, her anıtkabir’e gittiğimde, atatürk gibi olağanüstü bir karakter, türk milleti içinden çıktığı için, sonsuz minnetle doluyor içim… ruhu şad olsun. tanrı türk'ü korusun...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder