sarı sarı…
başlığa bakıp mahsun kırmızıgül’ün klibinde birbirinden ilginç figürlerle dans ettiği o meşhur şarkısına atıfta bulunacağımı düşünmeyin hemen. bu sarı, lütfiye ablamın kırmızı çizgisi olan sarı. evet, o sarı olmasa bugün ben de kadıköy ya da cihangir dolaylarında mor saçlarıyla dolaşan vegan bir feminist kadar hümanist olabilirdim ama gelin görün ki ablam renklere yüklediği anlamla, hayat çizgimin ernest renan’ın milliyetçiliğine dahi uğramadan direkt benito musolline’ye doğru yol almasına sebep oldu. gerçi bu örnek yerinde olmadı zira ablam musollini taraftarlarının kara gömleklerini görse kesin burun kıvırırdı.
zira ablam iflah olmaz bir sarı aşığıdır. ailedeki sarı saçlı çocuklar haylazlığıyla evin altını üstüne getirse görmezden gelir lakin şöyle hafif esmer tenli bir çocuk annesinin dizinin dibinden ayrılmaya görsün basardı azarı. sarışınlık ablam için masumiyet karinesinin öteki adıdır. sadece çocukların saçlarında değil, elbiselerinde sarıya tutkundur. hele ki altın sarısı gördü mü, asla dayanamaz. hani ablama kalsa, piyasada hasan mezarcı’ya tek bir pelerin yapacak kadar bile altın sarısı kumaş bırakmaz, hepsini eve istiflerdi.
işte bu saiklerle, ablam bana yıllarca yusuf demedi. “peki ne dedi, mahmut mu?” diye soracak olursanız, yazıyı buraya kadar dikkatli okumamışsınız demektir. ablam elbette bana adımla değil, ‘sarı’ diye seslendi ve bazen de ‘altın’… demem o ki evde sadece ablam olsa bugün adımı mehmet yusuf değil de altın sarı diye biliyor olurdum. sarı elbette sadece benim adım değildi. ‘sarı’ lakabı, kraliyet unvanıymışçasına ablamın uygun gördüğü az sayıda çocuğun taşıdığı bir ayrıcalıktı.
bu sarı yılların etkisiyle ilk kez litvanya’yı gördüğümde, ablam için thomas moore’un ütopyasına gelmişim gibi hissettim. şüphesiz ablam kusursuz bir ülke hayal etse, hükümranlığı altındaki yurtta her ferdin saçları mısır püskülü misalı sarı olurdu. ülkeye milli marş mı? ee onu başta söylemiştim zaten: mahsun kırmızıgül’den, “sarrrııı sarrrııııı…”