21 Mart 2023 Salı


mazide iz bırakmış simaları yakından tanımak için ilk müracaat kaynağı, eğer varsa, bu şahısların kaleme aldığı eserlerdir. hemen ardındansa özyaşam öyküleri ya da başkaları tarafından kaleme alınmış biyografiler geliyor. peki birinci ve ikinci ağızdan aldığımız bu bilgiler yeterli mi? meraklı bir araştırmacının bu soruya cevabı genelde “hayır”dır. zira gerek şahsın kaleme aldığı yazılar, gerekse onunla ilgili yazılanlar bize hiçbir zaman bütünü vermez.


tabiri caizse bu iki kaynaktan elde edeceğimiz veriler bize ancak resmi bir portre sunar. merak öznemizin dört dörtlük bir tahlilini yapmak istiyorsak iki önemli kaynağımız daha vardır: günceler ve mektuplar…


bu iki kaynak, öznemizle olabildiğince sahici bir ortamda başbaşa kalma imkanı vermesinden dolayı önem arz etmektedir. çünkü günceler ve mektuplarda umuma hitap edilmediği için, yazarlar herhangi bir imaj kaygısı vb. baskı olmadan kalem oynatır.işte türkçülük fikrinin arkeologu serkan akgöz’ün, sançar ailesinin evrak-ı metrukesinden bulup gün yüzüne çıkardığı “sançar’dan reşide’ye mektuplar” bu açılardan çok kıymetli bir çalışma…


eserde okuyucuları, oğlu afşın’ı kaybettikten sonra felç geçiren nejdet sançar’ın, tedavisi sırasında evdeşi reşide hanıma yazdığı mektupların tıpkı basım orijinalleri ve latin harflerine aktarılmış halleri bekliyor. dikkatli okuyucular, hem nejdet beğ’in iç dünyasına girme hem satır aralarından  faydalanma şansına sahip olacaktır. eserin takdim yazısını yaşayan bilgelerden ahmet bican ercilasun’un kaleme almış olması da, hacmi küçük, kıymeti büyük kitabı daha da değerli hale getirmiş.


#nejdetsançar #serkanakgöz #türkçülük #türkçü #kitap #bozkurtyayınları #tanrıtürkükorusun #ahmetbicanercilasun #bookstagram #mektuplar #kitapönerisi 

19 Mart 2023 Pazar


instagram’a tek bir selfie yüklerken bile onlarca fotoğraf arasından seçim yapılan, bununla da yetinmeyip o fotoğraf üzerinde dijital filtreler kullanılan bir imaj çağında yaşıyoruz. herkesin alabildiğine merhametli, olabildiğince naif ve bir o kadar duyarlı bir avatarı var sosyal medyada. başarı da böylesine harikulâde profillerin mütemmim cüzü elbette. 

kusursuz fizikler, hatasız insanlar, mükemmel kişilikler için başarı sıradan bir olgu. peki ya başarısızlık? gazapizmin “kazan kazan yok, kaybedecek birimiz kaçarı yok” şeklinde özetlediği bu yarış düzeninde hep başarı öyküleriyle muhatap oluyorsak, bu başarısız insanlar nerede peki? onların hikayelerinin, bu çağın kof başarı hikayeleri kadar değeri yok mu?

hafızalarımıza ilk çentiği, iki bin üç yılında, benzema ile gol krallığı paylaştığı ve takımını şampiyonluğa taşıdığı liselerarası dünya şampiyonası’nın ardından omuzlardaki resmiyle atan, ardınsa sık sık transfer haberleri ve kadro dışı son dakikalarıyla kazınan ergin keleş yukarıdaki soruya, ben varım demiş ve nasıl yıldız olunmaz isimli otobiyografiyi kaleme almış.

keleş, süper yıldız adaylığından, anadolu kulüplerinin seyyah oyuncusuna dönüşürken yaşadıklarını, trabzonluluğunun hakkını verircesine alabildiğince açıksözlü ve bir o kadar da sarkastik bir üslupla anlatmış. tek solukta okunacak bu mükemmel eser, türk futbol sisteminin çarpıklıklarını yüzümüze vururken, arka plandaki siyaset, sermaye, menajer, teknik adam… gibi aktörlerin bu iklimin nasıl hem sebebi hem sonucu olduğunu gözler önüne seriyor.

nasıl yıldız olunmaz, haksızlık karşısında dik durmanın bedelleri, söze dayalı güvenin nasıl suistimal edilebileceği, ahbap çavuş ilişkisinin profesyonelliği yok edişi, hakim kültürün ötekileştiriciliği gibi alt metin anlatılarıyla salt bir futbol kitabı olmaktan çıkıp, yakın dönem sosyolojine dair de bize sağlam veriler sunuyor. ergin keleş’i bir kez daha tebrik ederken, kitabı futbol sevsin sevmesin herkese tavsiye ediyorum…

#nasılyıldızolunmaz #erginkeleş #iletişimyayınları #kitap #okumakiptiladır  #kitapönerisi #otobiyagrafi #bookstagram #boox #storytel #ekitap #trabzon #anadolufutbolu

18 Mart 2023 Cumartesi



çanakkale zaferi’nde anafartalar kahramanı mustafa kemal paşa’yı yok saymak isteyenlere urfa’dan kötü bir haber var…

gazi mustafa kemal atatürk için ilk anıtın urfa'da, hem de bin dokuz yüz on yedi yılında, dikildiğini biliyor muydunuz?
 
birinci dünya harbinde, çanakkale cephesinde savaşan urfa taburundan geriye kalan gaziler, urfa'ya döndüklerinde komutanları gazi mustafa kemal'i büyük bir hayranlıkla çevrelerine anlatmışlardır. dönemin urfa mutasarrıfı nusret bey, gazilerin mustafa kemal paşa'ya olan bu sevgi ve bağlılıklarını bir anıtla sembolleştirmeyi uygun görür…

nusret bey, bin dokuz on yedi yılında şehrin kuzey kesimini karakoyun deresi üzerindeki hacı kâmil köprüsü'ne bağlayan bir cadde açtırarak buraya "mustafa kemal paşa caddesi" adını verir ve caddenin ortasını çiçeklerle düzenleyerek vali konağı'nın karşısına bu anıt çeşmeyi yaptırır.

beyaz kesme taşlardan inşa edilmiş olan ve dört köşesindeki zarif sütunlarla iki kata ayrılmış olan anıtın alt kısmında, bir su haznesi ve dört tarafında çeşme bulunur. anıtın dört cephesi üzerinde yer alan kitabelerde kafkas yolu, hindistan yolu, ankara yolu ve mustafa kemal paşa caddesi yazılarıyla bu yolları gösteren ok işaretleri bulunmaktadır.

bu anıt, mustafa kemal paşa, henüz atatürk unvanını almadan onun adına türkiye'de dikilen ilk anıt olması bakımından önem taşımaktadır. yine türkiye'de ilk defa bir caddeye mustafa kemal paşa adı urfa'da verilmiştir… 

#nemutlutürkümdiyene #çanakkalezaferi #mustafakemalatatürk #urfa #yaşamustafakemalpaşayaşa #çanakkale

8 Mart 2023 Çarşamba


yoku yok eden kadın: emine halam

marvel ve dc comics evreninin süper kahramanları fantastik güçlerle donatılmıştır. kimi uçuşuyla kimi hızıyla kimi de acı kuvvetiyle bilinir. benim bizzat tanıyıp bildiğim süper kahramanım: emine halam da yoku yok etmesiyle bu listenin en başına yazılmayı hak eder.


halam bağrından milyonlarca süper kahraman çıkaran anadolu’nun yiğit kadınlarından biridir. çok küçük yaşta benim hep amca diye hitap edeceğim ali eniştem ile evlenmiştir. dokuz çocuk doğuran bu kahraman kadın, yavrularının hepsini yokluğu yok ederek yetiştirmiştir.


ali amcam tanıdığım gönlü en geniş adamlardan biri olsa da, maddi durumu hiçbir elinin açıklığıyla orantılı olmadı. lakin mucizeler yaratan halam sayesinde, evlerinde yıllarca sofraya hiç çekirdek aile ile oturmadılar. halamlara her gittiğimde kapıda beni misafirlerin ayakkabıları karşıladı.


bazen her odada aynı anda misafir olur, çay servisi yapan kuzenlerimle kahve pişiren kuzenlerim mutfağı sırayla kullanırdı. o kalabalık günlerde bile yemek vakti geldiğinde herkes sofraya oturur ve hala sırrını çözemediğim biçimde tok kalkardı.


halam yeri geldi evde ısparta’dan getirdiği halıları sattı yeri geldi bağda üzüm yetiştirdi. ama bir şekilde yok kelimesini yok ederek o evde ne çocuklarına ne bitmek bilmeyen konuklarına yokluğu göstermedi.


halamı en son yakalandığı hastalığın son evresindeyken ülkü asya ile birlikte ziyaret etmiştik. hiç takati yokken bile son bir gösteri sergilercesine, hemen bir battaniye getirtip ülkü asya’ya hediye etmişti…


günlerden sekiz mart olunca halam geldi yine aklıma. hem onun aziz hatırası önünde hem de her kadının emekçi namzedi doğduğu bu kahraman menbaı topraklardaki tüm kadınların önünde hürmetle eğiliyorum…

12 Şubat 2023 Pazar

 

okul adam

ozan arif’in vefatının ardından tam üç yıl geçti. onunla ilgili pek çok şey yazılıp söylendi ama bana kalırsa en önemli özelliği hep es geçildi. ozan arif bir okul adamdı; sazıyla sözüyle cuntanın korku ikliminde ideolojik bir sığınak oldu.

seksen ihtilalinin ardından türk milliyetçiliği yargılanıp, mensupları işkence tezgahlarında, darağaçlarında can verdi. teşkilatların mallarına el konulup, kapısına kilit vuruldu. işte ozan arif bu dönemde çıkardığı albümlerle tarihi bir vazife üstlendi. 

arif ağabey, eserleriyle -nevzat kösoğlu’nun deyimiyle- insanların davaya dair iman tazelemesine vesile oldu. ülkücü hareket için tarihin en zor günlerinde, onun eserleri pek çok kitaptan daha faydalı biçimde, insan yetişmesine de öncülük etti…

urfa ocak’a ilk ayak basışımda, köprübaşında daha sonra yıktırılan binanın duvarında ozan arif’in, “koy desinler falan fikrin ozanı, ozan arif sen bırakma ezanı, bismillah deyip de köhne düzeni/ yıkamadıkça bu memleket düzelmez” dizeler vardı. şimdi yazarken otuz iki yıl önce bir kez gördüğüm bu şiiri o gün ezberlediğimi fark ettim…

sadece cuntanın kan emdiği günlerde değil, bazı ülkücülerin bala, peteğe, nala, beygire tamah edip kalanları öksüz gibi bıraktığı zamanlarda da onun dizeleri imdada yetişti. mçp’li günlerin kimsesizliğinden bugüne gelinmişse kimse ozan arif’in o dönemki eserlerinin hakkını inkar edemez.

merhum ozan arif’e ilerleyen dönemde zaman zaman ben de kantarın topuzunu fazla mı kaçırdı dedim ammavelakin yiğidin hakkını vermemek olmaz. seksen ve doksanların kimsesizliğinde ozan arif herkesin ağabeyi, kardeşi, amcası olup bu davanın iki binlere taşıyan merdivende harç oldu…

mekanı cennet ruhu şad olsun, tanrı türk’ü korusun… 

#ozanarif #arifşirin #okuladam #dava #ülkücühareket #mhp #ttkvey

26 Ocak 2023 Perşembe


yıllar önce peri gazozu’ndan bir yudum aldıktan sonra, ercan kesal’ın büyüsüne kapıldım. o gün bugündür, yazılarını, kitaplarını, filmlerini, belgesellerini aynı aşkla takip ediyorum. çağdaşı olmayı ve aynı dili konuşmayı bahtiyarlık saydığım bir münevver kesal.


ercan kesal’ın yenal bilgici ile gerçekleştirdiği nehir söyleşiyi ihtiva eden cebimdeki ekmek kırıntılarını da aynı sabırsızlıkla aldım ve bitmemesini umarak okudum. keşke daha hacimli olsaydı diye hayıflandığım eser, kesal’ın kişisel yaşamına odaklanmak yerine okuru, usta ismin düşünce dünyasında gezintiye çıkarıyor.


özne ercan kesal olunca elbette eserin odak noktasında edebiyat ve sinema var ancak satır aralarında sürekli okuyan, yazan ve üreten çalışkan bir beynin hem varoluşsal dertlerimize hem de çağın problemlerine dair teşhisleri ve çözüm önerilerini okumak mümkün.


kesal, zaman zaman kendi hayatından bazense bir kitaptan yahut filmden alıntılarla anlatısını güçlendirirken her defasında okuru kendisine hayran bırakmayı başarıyor. bu işi yaparken de tıpkı oyunculukta olduğu gibi o sihirli gücünü kullanıyor: sahiciliğini…


cannes film festivalinde kırmızı halıda arzı endam etmesi, en iyi oyuncu, senarist ödülleri, özel hastane sahipliği daha pek çok unvan yahut başarıya rağmen hala peri gazozu fabrikasında babasının rahle-i tedrisindeki bir çırak hüviyetini koruması ercan kesal’ın bu sahiciliğini muhkem hale getiriyor.


elbette söyleşiyi gerçekleştiren yenal bilgici’ye de bir parantez açmak gerek. nehir söyleşi gibi zor bir türü, özneye ve onun ilgi alanlarına hakimiyeti, gerekli yerlerde kısaca rol alıp sahneyi hemen konuğuna bırakması ve anlatıyı doğru yönlendirmesiyle alkışı hak edecek bir başarıyla kotarmış. 


cebimdeki ekmek kırıntıları, her yaştan okur için hayat dersleri barındıran, bu topraklar üzerinde nasıl birlikte daha güzel yaşayabiliriz sorusuna tatmin edici cevaplar veren, sanat ve edebiyatın hayatımızı nasıl olumlu yönde değiştirebileceğini gösteren, ercan kesal’ın altmış üç yıllık yaşamından süzülüp gelen, yenal bilgici’nin imbiğinden geçen nefis bir başucu eseri…


#ercankesal #yenalbilgici #cebimdekiekmekkırıntıları #kitap #bookstagram #nehirsöyleşi #kronikkitap #kitapönerisi

19 Ocak 2023 Perşembe


on dokuz ocak, iki bin yedide bir “vatandaş”ımızı kaybettik. tırnak içine aldım çünkü vatandaş, çok kullanıldığı için, hiç üzerine düşünmediğimiz kelimelerin başında geliyor. aynı vatan üzerinde birlikte yaşadığın, beraber üzülüp beraber ağladığın, halayda horonda, elinden tuttuğun… aynı ekle türeyen kardaş ve arkadaş halkalarının çok değil, bir ilerisi…


“evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.” diyerek kendini türk milletinin merhametine emanet etmiş bir gazeteci, sokak ortasında güpegündüz kurşunlandı. türk milletinin bir ferdi olmaktan her daim kıvanç duyan ben, on beş yıldır o emanete hıyanet etmiş olmanın vicdan azabını yaşıyorum.


ermenistan’a “karabağ işgali son bulmalıdır”, kürtlere “emperyalizmin bizi düşürdüğü tuzağa düşmeyin” diyebilecek, vakti gelince türk silahlı kuvvetlerinin üniformasını sırtına geçirebilecek, “ben bu topraklarda doğdum, vatanım burası ermenistan’a gidemem” diyecek kadar bizden, vurulduğunda delik ayakkabısını gazete örtmeyecek kadar içimizden biriydi hrant dink…


ben türk milliyetçisiyim, bu topraklarda fikir üreten, yazan çizen kendi doğrularının peşinden yürüyen, bir entelektüelin elindeki kalemden değil, vatansever insanların hapse doldurulmasına katkı olsun diye karanlık ellerin sırtını sıvazladığı, psikopat bir katilin elindeki silahtan korkarım.


bir türkçü olarak, bu topraklarda nefret ve kin tohumlarının değil, “vatandaş”lık şuurunun yerleşmesi için çabalamaya da devam edeceğim.


tanrı’nın bağışlayıcılığına sınırlar çizenlerin affına sığınarak, yaradanın rahmeti üzerine olsun hrant dink. seni yaşatamadık ama çocuklarımızın üzerinde birlikte huzurla yaşayacağı türkiye hayaline katkılarını unutmayacağım…


#hrantdink

17 Ocak 2023 Salı


koca kaşgarlı mahmut, “at türk’ün kanadıdır” deyip hakkını teslim etmiş, necip fazıl “ata senfoni” diye müstakil eser yazmış. karacaoğlan çeşme başındaki güzellerden başını kaldırıp: “yiğit yiğidin yoldaşı/ at yiğidin kardaşı” diye övmüş, at murat olmuş, at yoldaş olmuş…


hepsine amenna, bu asil hayvan şüphesiz fazlasını da hak ediyor. benim itirazım attan yana değil, onun hakkını teslim ederken bir diğer milli bineğimizin yok sayılmasına…


hangisi mi? tabii ki mobilet…


uzak asya’dan viyana kapılarına nasıl atla gittiysek, yârin okul kapılarına giderken mobilet üstünde değil miydik? at binen çocuğun rüştünü ispat ettiği gibi, mobilet sürmeye başlayan yeniyetme artık mahallenin bıçkın abilerince muhatap kabul edilmedi mi?


peki, tarihi değiştiren atlar var da mazide derin iz bırakan mobiletler yok mu?


elin devrimcisi che guevara latin amerikayı motor üzerinde gezdi de bizimkiler boş mu durdu zannediyorsunuz. doksan altı yılında, kıbrıs’ta sular ısınınca, bin mobiletli akınlarda çocuklar gibi şen, ayak basmadı mı ada toprağına?..


demem o ki mobiletin hakkını vermek lazım. ahını almaya gelmez bu iki tekerli mübareğin...


inanmadıysanız, mobilet üzerindeyken briyantinli saçları ile genç kızların gönüllerini harlayan çakı gibi delikanlıların, mobiletleri dilhûn eyleyip arabalara kurulunca, nasıl da hem kel hem fodul olduğunu gözünüzün önüne getirin…


#mobilet #motor #motosiklet #at #mobiletavratsilah 

📸 @msalican

15 Ocak 2023 Pazar


sadece cesurların işidir kaleye geçmek…

aldım verdim faslı bitince evvela mahallenin en iyi oyuncusu değil kale seçilirdi bizde. çoklukla da az önce ayağına basılmış taraf, bu seçimi beklemeden kaderine razı olup, yardımcı apartmanı’na doğru yönelirdi çünkü cuma pazarına bakan kaleyi seçen taraf halı saha maçına amatör takımdan oyuncu getirmişçesine moral üstünlüğüyle başlardı mücadeleye…

yardımcı apartmanına sırtını verecek takımın tek derdi karşı tarafın elde ettiği jeopolitik hakimiyet değildi elbette…

bir de serdengeçti bulup kaleye geçirme faslı vardı. ekseriyetle bu fasıl uzar, maçın başlaması gecikirdi. nadiren mahallede yeni mukim biri yahut misafir falan olursa bu talihsizin başına geleceklerden habersiz kaleye geçmesiyle, maçın başlaması daha kolay olurdu.

maçın heyecanı cuma pazarı tarafını müdafaa eden takımın ilk şutuyla yerini gerilime bırakırdı. yardımcı apartmanının girişi katında oturan yahut bir başka deyişle kalenin olduğu duvarın sahibi teyze, topun duvardaki aksiyle birleşen bir beddua savururdu.

bu ilk beddua sonraki her şuta da eşlik edecek iyi dilek ve temennilerin de mukaddimesi olurdu…

genelde “allah caniyizi ala” gibi geleneksel beddualarla başlayan bu ritüel bir müddet sonra teyzenin repertuarının genişliği sayesinde bir halk bilimi şölenine dönüşürdü. 

“sıcak yatasız, savıgh kalkasız; dağ kimin durasız, duz kimin eriyesiz” minvalinde yaratıcı bedduaları potpori şeklinde haykıran teyze bununla da hızını alamazdı…

bir müddet sonra penceresinin hemen önündeki kaleciye, viyana surlarına tırmanan yeniçerileri püskürtüyormuş gibi, “bulaşık suyu, çay posası, göğermiş kuru soğan, közlenmiş isot sapı” benzeri maddeleri fırlatmak suretiyle hücuma geçerdi. bu cisimleri atarken de bedduaları ihmal etmez, yakası açılmadık sıfatıyla kullanılabilecek beddua bırakmayıncaya kadar yaratıcılığını konuştururdu…

yıllarımı o kaleyi korumakla geçirdiğim için şimdilerde iki şeyi, yüzümde müstehzi bir gülüşle okuyorum. ilki derbi atmosferinin kaleci üzerinde yarattığı baskıya dair haberler, ikincisi ise en kapsamlı urfa beddualarını topladığı iddiasıyla yayınlanan kitaplar…

#urfa #çocukluk #beddua #mahalle #doksanlar #childhood #nineties #kaleci 

6 Ocak 2023 Cuma


gelecekte makinelerle birlikte yaşayacağız diyorlar ya, ben çok gülüyorum. hatta, “e beni zaten makineler büyüttü” diyecek oluyorum da mustafa topaloğlu muamelesi görmekten korkup, susuyorum. ben anlatayım siz hak verin, mustafa topaloğlu muyum yoksa singer’in manevi oğlu mu?


dört beş yaşındayım, direksiyon sallıyorum biteviye, bizim evin salonunda. annemin krem rengi singer makinesinden kalkmasını fırsat bilmiş, oturmuşum ayak pedalına. elimde makinenin lastiğinin takılı olduğu kasnak, hayali diyarlara yolculuk yapıyorum.


üzerimde dizlerime kadar gelen mavi önlük, dükkanda kara singer makinenin üzerinde resim çiziyorum. abim elinde tepsiyle kapıda görününce, drima makara kutusunu kaldırıp, gazete seriyorum sofra niyetine, makinenin başında toplanıp başlıyoruz yemeğe.


yeni terlemiş bıyığım kara bir leke gibi dudağımın üstünde. “basketbol için toplanmışlardır şimdi diyorum” içimden, babam ceket telasını, işle diye uzatırken bana. makinenin ayak pedalına tüm gücümle asılıyorum. bir an önce biterse işim, ilk maçın sonuna yetişeceğim diye.


ortadoğu’nun sağ sayfasını makinenin iğnesinin altına yerleştiriyorum usulca. en sona onu bırakmışım, pasajdan topladığım gazeteleri art arda hatmettikten sonra makinenin üstünde… fırça atıyor babam, “yedi tene gazete okuyana kadar, dersiye çalışsay, abey kimin toktor olursan” diye…


üniversite sınav sonuçları açıklanmış. otelin interneti makinenin başında iyi çekiyor. haberi alınca, tebrikleri singer bey ile birlikte kabul ediyoruz. dükkandaki herkese çay getiren erhan abi, makinenin öte tarafından uzatırken bardağı, “aferin yusuf” diyor fazladan bir kaşık daha şeker atıyor.


sürpriz yapıp gelmişim, babamı makineyi yağlarken buluyorum. heyecanından yağ dökülüveriyor ahşap kısma, silmek için bez getirirken, “ağam bına eyyi bakmak lazım, hepiyizi o okıtıy” diyor. singer makine bunu duyunca daha bir parlıyor sanki…


trt’nin mikrofon başlığını makinenin üstüne bırakıyorum, kravatıma son şeklini verirken, urfa’dan ilk canlı yayınıma hazırlık yapıyorum o gün. makinemiz daha homurtulu çalışıyor artık. dönüp bakıyorum, geçen her yılın bir izi var makinenin üstünde ve geçen her yılımın üstünde izi var makinenin.


#singer #mazi 

26 Aralık 2022 Pazartesi


bizde topaca deleme denir. delemenin de sair çocuk oyunları gibi mevsimi vardır. gazoz kapakları kalkar deleme gelince. sanki sözleşilmiş gibi, bir anda tetirbeleri, kabaltıları saran delemenin yere çarparken çıkardığı tok sese, yeniyetmelerin kah kahkahaları kah hıçkırıkları eşlik ederdi.

zira ilk delemesinin heyecanıyla yatağında sabahı zor bekleyen acemilerin, ceviz ağacından mamul parıl parıl delemeleriyle gelen usta eller karşısında işi pek kolay olmazdı. bir bilemedin iki vuruş dayanan delemelerinin parçalarını yerden gözyaşlarıyla toplardı toy delemeciler…

ben hep ilk gruba ait oldum. deleme heveslisinden, deleme ustalığına bir türlü geçiş yapamadım. ama üzerine çok düşündüm delemenin. anavatanı sokaklarda, çocukların kir pas içindeki elleri olan deleme, gurbete gidercesine uzaklaşırdı mevsimi geçince…

deleme bir dolaba yahut kutuya kaldırılır. alıştığı, ait olduğu yere dair sesleri ancak uzaktan duyardı. belki de bu sebeple, çocuk elinde çalınmayıp, bir kenara kaldırılan delemenin sergüzeşti, gurbetçiliğin hikayesi gibi gelmiştir hep bana…

bu hissin kavileşmesinde belki elimde delemem ile gidip, kumandalı oyuncak araba ile çıktığım ahmet tosun amca’nın evinin de etkisi olabilir. ahmet amcaların evinin de deleme gibi mevsimi vardı sanki. almanya’dan bir anda gelirler, evlerinin duvarları bir süreliğine kah kahkahalarla kah hıçkırıklarla çınlardı.

sonra bir anda, sonraki yazı bekleyen deleme gibi gibi o evin perdeleri sıkı sıkı kapanırdı. ahmet amcalar bir gün kesin dönüş yaptı. ama ne bıraktıkları urfa eski urfa ne de ahmet amcalar eski ahmet amcalardı. saçlarına kırlar düşmüş birinin deleme alıp, sokağa çıkması gibi yabancı bir durumdu onlarınki…

her kayıp haberini aldığımda bir delemem olsa diyorum hep. çevirsem, o döndükçe dursa zaman, gurbettekiler sılaya vasıl olsa, ahmet amcaların evinde bıraktığım delememi alsam usulca, bırakıp o kumandalı arabayı, koşsam sokağa, ter şakağımdan akarken, doyabilsem çocukluğuma…


(merhum ahmet tosun amca’ya…)

#deleme #urfa #şanlıurfa #çocukluk #gurbet #childhood #sokakoyunları

📸 mehmet sadık alican 

23 Aralık 2022 Cuma

 

“kosta rika büyüyüp turan olacak…”

seksen öncesi başbuğ’un avukatı olan -bugünlerde remzi çayır’ın milli yol partisi’nde görev yapan- abdülkadir erdil, doksanlı yıllarda tempo dergisine verdiği bir mülakatta, seksen öncesi yurt dışına çıkan ülkücülerin, darbenin ardından vatansız kalmanın üzüntüsüyle, dünya haritası üzerinden kosta rika’yı hedef seçip, önce iltica, ardından da yönetimi ele geçirerek türk devletine dönüştürme projesinden bahseder.

o günlerde türk milliyetçiliğinin romantik rüyalarla, sair insanların istihza ile öğrendiği bu çılgın projeyi unutmayıp, yıllar sonra kitabına bir renk olarak yerleştiren isimse, yeni neslin mahir kalemlerinden mahir ünsal eriş. yazar daha önce bir karıncayiyeni güney amerika’dan, allı turnayı gökyüzünden alıp hiç sırıtmayacak biçimde karakterlerinden biri yapmıştı. dünya bu kadar’da ise depremi başkarakter!

denemekten usanmayan mahir ünsal eriş, bu sayede hem kendini yineleme tuzağından ustaca kurtulurken, hem de okuyucuyu her seferinde şaşırtmayı başarıyor. gaip’te eriş’in diğer kitaplarıyla benzer yegane yan dil zenginliği. ne fikri mahallesinin arapça-farsça kökenli kelimelere olan alerjisine ne de sağ kesimin ölü kelimeleri yaşatma çabasına kapılmadan zengin bir dil kullanabilmesi onun anlatısı özel kılmaya devam ediyor.

türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en donanımlı ve üretken yazarlarından mahir ünsal eriş’in gaip’i tarihe geçecek bir özelliği de haiz. tefrika geleneği bir dönem romanlarımızın ana rahmi olsa da son yıllarda unutulmuş bir gelenekti. gaip, storytel’de yayımlanmış bir tefrika roman. bu yanıyla eriş’in yapıtı, türk edebiyatında sesli tefrika edilip, yazılı basılan ilk eser…

son olarak, esere ilişkin merakınızı diri tutmak adına, içeriğe çok girmeden, ülkücü kökenli bir istihbarat görevlisinin, susurluk olayını anımsatan bir kaza geçirmesinin ardından yaşadığı hafıza kaybı ve geçmişini bulmak için çabalarken, kendi mazisinin yanı sıra türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesini biraz da polisiye sosla okumak istiyorsanız gaip sizi bekliyor.

bu arada kosta rika projesi gerçekleşse ne güzel olurdu değil mi? :)

#mahirünsaleriş #gaip #storytel #türkedebiyatı #bookstagram #kitap #kostarika

21 Aralık 2022 Çarşamba


urfa’nın güneşini bilen bilir, harlı bir ateş gibi yakar insanın içini... annem hastane kapısındaki limonatacıyı işaret ediyor. “get iki bardak al oglım, içimiz yandı." derken… 


alıp geliyorum. büyükşehir olmuşuz gerçekten, diyorum. annem sokakta bir şey yiyip içmezdi evvela. o an düşününemiyorum, benim hatırıma vazgeçtiğini yılların alışkanlıklığından. 


sığındığımız gölgede karşılıklı içiyoruz limonataları. bitince çöp kutusu bakınıyorum gözlerimle, annem fark ediyor. “ne yapıysan, bardağı atma ha” diyor, alıyor elimden. kendininkiyle birlikte bir poşete koyup, çantasına atıyor. 


annem her urfalı gibi pikniğe gitmez, dağa gider. birlikte gitme imkanımız olmadığını bile bile “dağa gidende lazım olur” diyor. ben gülümsüyorum…

 

üç ya da dört sonra, annemi yolculamışız. giderken neler götürmüş bizden? daha hasar tespiti yapacak ruh halinde değilim. dengemi zor sağlıyorum, yüreğimin bir yanı boşa çıkınca, bozulmuş adımlarım. 


kapıdan herkes giriyor yemek için, ben hala bakıyorum boşluğa; sofradaki, koridordaki, içimdeki… 


yüzüm ıslakken nasıl yanar yanaklarım diyorum allah’ım. kalkıp mutfağa giderken. kurumuş boğazım. su içersem söner alevler, belki geçer diye düşünüyorum; ilk kez ölmüş ne de olsa annem…


bardak aranıyor gözlerim. dolap kapaklarını art arda açıyorum. ta ki yıkanıp, saklanmış bir çift karton bardakla karşılaşıncaya kadar… anne yitirmeyi bilen bilir, harlı bir ateş gibi yakar insanın içini…

14 Aralık 2022 Çarşamba

 


kışa urfalıca bir reddiye

hadi itiraf edin, ben tek olamam. siz de bulutlu bir sabaha uyandığınızda, fırına verdiğiniz birecik balcanları karışmış da eve eciş bücüş balcanlarla dönmüş gibi hissetmiyor musunuz? hele üzerine bir de yağmur varsa, siz tuvaletteyken, urfa cesur otobüsü basıp gitmiş de bahçedeki mola yerinde bir başınıza kalmışçasına buruklaşmıyor mu içiniz?

"kışın hakkını yiyorsun" diyecekler çıkacaktır. kışın bir urfalının yemesi için yegane şey, kışın hakkı kalıyor zaten. maddenin üç hali ne? katı, sıvı, gaz; peki, urfalının üç besini ne? isot, frenk, balcan? kışın bu üçü yokken, urfalı kışın hakkını yemekle iktifa ediyorsa, yine beyefendi duruşunu bozmadığındandır…

hadi, diyelim ki şeytana lanet edip, isot reçeline iki yumurta kırdınız güne iyi başlamak için. tam bir mutluluk dalgası vücudunuza yayılmışken, dışarıya adım atmanızla birlikte yerlerin buz tuttuğunu görürsünüz ve tirit yemek için karaköprü güzelevler’den sabah ezanıyla birlikte kalkıp gittiğiniz şükrü usta'nın kapısında, “taziye sebebiyle kapalıdır” yazısı görmüş gibi kalakalırsınız.

peki siz hiç gap arena’da kışın hiç urfaspor maçı izlediniz mi? cevabınız, “hayır” değil mi? işte, hala kışa muhabbet duymanızın altında yatan şeyi bulouk. prensip olarak bir urfalı maça mevsimlerden azade biçimde çeketle gider. lakin şehrin orta yerine avm yapacağız diye, stat tarlanın ortasına yapıldığından o çeketin yakalarını kaldırsanız da nafile, kış topuyla tüfeğiyle hücum eder size…

urfadaki urfalılar için durum böyle de diasporadakiler için farklı mı zannediyorsunuz? yaz sıcağındanherkes şikayet ederken, gurbetteki urfalı, kendini müşfik anasının kollarına bırakır gibi düşer yollara, cilt kanseri olma pahasına sıla vuslatı yaşar. ama kış öyle mi daha kapıdan burnunu çıkarınca, düşer modu urfalının, ısırdığı altıncı biber de tatlı çıkmış misali hayal kırıklığıyla bakar ufka…

hasılı yaz hoştur, kış ancak bir sonraki yazı beklemek için, koltuğa atılan tepsiyi bekler gibi sabırsızca geçirilecek bir zaman dilimidir. urfalı için yazdan sonra kışın gelmesi, bekçi bakolardan, cemil cankatlardan sonra, turistler göbek atsın diye şarkı söyleyenlerin gelmesi kadar hazin bir durumdur…

📸 mehmet sadık alican 


9 Aralık 2022 Cuma

 


efendim, editör, devletin bel kemiğidir, azı dişidir. 

gerçi o bekçiydi ama sizi temin ederim ki editör de gayet mühim bir vazife deruhte etmektedir. 

bir televizyondaki editör tayfası, kanuni kadar büyük padişahlar olmasa da yayının devamında hayati role sahiptirler. deyim yerindeyse editör televizyonun hamalıdır. 

yok yok amma abartmadım gerçekten hamalıdır. inanmadınız mı? gelin anlatayım...

sene doksan altı, milli takımımız ilk kez avrupa şampiyonası’nda boy gösteriyor. futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz. hoş, o ara gündemde milli takım olmasa da futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz ama bu defa bir başka. 

ilk iki maçta umduğumuzu bulamamışız. “sekerse büyük tehlike” olacak toplar sekmediği gibi, ecnebiler de “ilk kez katılıyorlar hele bu seferlik ayakları alışsın” demeyip, bizi mağlup etmişler.

grupta son maç, ben “bari bir galibiyet” annem ise “halanların bağına gidiyoruz” diyor. 

nasıl yani demeye fırsat kalmadan, mebzul miktarda patlıcan, domates, biberin kapının önüne yığıldığını görüyorum. onların ardı sıra da biz çıkıyoruz kapı önüne. 

herkesin elinde bir şeyler var; bende de… 

annemin adile naşit misali gözlerini belertmesine rağmen siyah beyaz, otuz yedi ekran televizyonu kucaklayıp çıkmışım evden.

bağa gitmek için bindiğimiz kamyonette laf atanlara sırıtarak karşılık veriyorum. onlar dalga geçse de sağ olsun eniştem ali amca halden anlıyor, bana bağda elektrik tesisatı ayarlıyor.

herkes mangalın başına, ben takımları zar zor ayırt ettiğim televizyonun karşısına geçiyorum.

laudrup biraderlerin büyüğü de, atsız beğ’in vasiyetini haklı çıkarırcasına, acımıyor bize. kahrolsam da futbolda kaybeden sofrada kazanır diyor, dürümlere yumuluyorum.

ee kebaplar da yendiğine göre hikaye bitti zannediyorsanız yanılıyorsunuz. dönüş yolunda kamyonet bozuluyor. dev teşti denen mevkideyiz. 

şehre az kalmış yürüyelim bari diyorlar. piknik demirbaşları kamyonette bırakılıyor, evden getirilenler de yenilmiş, kimsenin doğru düzgün yükü yok. 

lakin ben öyle miyim? bir editör namzedi olarak kucaklıyorum televizyonumu ve o gün alın yazımın puntoları irileşiyor, bold’a dönüyor: “ileride televizyon hamalı olacak"

#televizyon #editör #doksanlar #urfa #hatıra

27 Kasım 2022 Pazar


aka, eski türkçede ve bugün hala türk coğrafyasının bazı bölgelerinde büyük erkek kardeş demek. biz uzak asya’dan anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanırken, aka da ağa oluvermiş. ardından sonuna bey eklemişiz ağabey olmuş. o uzun gelince de ağbi ve nihayet abi demişiz. 

ağalık hem vermekle hem de dövmekle… zaten yaşar çağbayır da sözlükte ‘ağa’nın karşısına hem iyilik yapan karşılıksız veren hem de güç kullanan zorba notlarını düşmüş. nasıl olur demeyin. ağa yani abi, devletin en küçük yapıtaşıdır; sever de döver de.

işte resimde gördüğünüz hasan abim. ben altı yedi yaşındayken, arabaların dönmeden önce sinyal verdiğini öğrenip, dört yol ağzında, “gel iddiaya girelim, arabalar benim dediğim tarafa dönecek” diyerek epeyi süre bütün harçlığıma el koymuştu. 

fakat aynı abim, yılar sonra ana ilk diz üstü bilgisayarı veren kişiydi. şimdi, ertuğrul çağbayır’a hak veriyorsunuz değil mi?

kafamda, haylazlığıma münasip biçimde ondan fazla yarık izi vardır. işte bu yarıklar aynı zamanda abimin, bir kardeş nasıl yetiştirilir imzasıdır. ben uzay gemisiyim deyip, omuzuna alışı sonra da yakıtım bitti deyip, bırakışı bugün bile gözümün önündedir. hoş gözümün önünden gitse de kafamın arkasında baki…

beraber gazete de çıkardık, daha önce bir yazıda anlattığım üzere araba imalatına da giriştik. her çekene sakız çıkan çekilişler de sattık, el yapımı patlayıcı da yaptık… 

yok artık! demeyin, onu da anlatayım.

kibritlerin barutlarını jiletle ayırıp, fotoğraf makinesi filminin boş kutusuna doldurmuştuk. üzerini de dükkândan astar parçalarıyla sıkıştırıp, evimizin karşısındaki inşaatta mahalle çocuklarının korkulu bakışları arasında ateşledik. lakin terkibinde hata yapmış olacağız ki, cılız bir fısıldama ve dumandan ötesini göremedik.

arşivden çıkan bu fotoğrafa derkenar olsun diye akamı şöyle üç – beş cümle ile anlattım. yoksa daha hikaye bol…

ne demişti şair, “çocukken bir kez bakarız dünyaya, gerisi hatıralardır…”

#urfa #seksenler #doksanlar #hatıra #anı #çocukluk #childhood #eigthies #nineties

21 Kasım 2022 Pazartesi


efendim, bazen arkadaşlar, taşra, köy vb mevzular olduğunda urfalı olduğum için bana dönüp, “sizin köyde nasıl?” gibi sorular soruyor.

tabii ki kentsoylu bir birey olarak, ben katiyen bu soruları üzerime alınmıyorum :) gayet aristokrat bir yetişme tarzım olduğu, ekteki görselden de belli…

seksenlerde celal şengör hoca bile papyon takmazken, ben urfa sokaklarında süheyl uygur'u kıskandıracak şekilde gezerdim. her ne kadar pasajdaki çay ocagi, çayın yanına süt vermese de ben küçük burjuva tarzımdan asla ödün vermezdim.

hatta kalecilik yıllarım dahi kumaş pantolonlarla başlamış, sık sık pantolonlarımın diz kısımlarında babamın kumaş örme çalışmaları ile devam etmişti…

ara ara medeniyetin doğduğu kent ile ilgili taşra yakıştırmaları yapıldığı için merhum ozan’dan ilhamla, “papyonları gömdük biz, unuttuk sanılmasın…” tadında bu paylaşımı yapma zorunluluğu hissettim…


#urfa #doksanlar #hatıra #çocukluk #nineties #childhood #papyon #şanlıurfa

16 Kasım 2022 Çarşamba


 

milli takımın iskoçya ile diyarbakır’da oynadığı maçta tribünler gelincik tarlası gibiydi. türk bayraklarıyla bezenmiş stadyumu görünce, hatıralar arasında bir yolculuğa çıkıp doksan yedi yılına gittim.


urfaspor, türkiye kupası’nda üç tur geçmiş ve vanspor ile eşleşmişti. o yıllarda van gölü canavarının hafif gölgesinde kalsa da vanspor, süper lig’in muadili olan birinci lig’de mücadele eden, yabancı oyuncularıyla falan hayli havalı bir takım. lakin gelin görün ki maç hafta içi ve saat on üç’te…


gaza gelip okul duvarından atladığımız gibi ilk dolmuşla stadın yolunu tutuyoruz. maçtan önce arkadaşlar dönerciye gidiyor. bense stadın tam karşısındaki evimize gidip, doksan beş seçimlerinden kalan türk bayrağını alıyorum.


öğrenci kontenjanından stada bedava giriyoruz. takım flaması kültürü henüz yaygın olmadığı yıllardayız haliyle koca tribünde elde sallayabilecek tek bayrak bende… 


evvela arkadaki abiler, “milli maç mı yapıyıgh, niye türk bayrağı getirdiy?” deyip alay ediyor. 

ben aldırmayıp, habire dalgalandırıyorum bayrağı…


bir - sıfır geriye düştüğümüz maç dakikalar geçtikçe çetin bir hal alıyor. ve nihayet urfaspor, bir penaltı kazanıyor. tabii bu kararla tribünler de sevinçten darmaduman oluyor. 


biz bacak kadar boyumuzla ayak altında kalıyoruz. yerdeyken, maçın başında benle dalga geçen abilerden birinin, türk bayrağını çılgınca salladığını görüyorum…


penaltı gol olmasa da o coşkuyla giden bayrak bir daha bana dönmeyip açık tribünde elden ele dolaşıyor.


son düdükle ben bayrağı, urfaspor ise maçı kaybediyor. ertesi gün yerel gazete ve televizyonlardaki maç haberlerinin başrolünde hep benim bayrak var. tek bayrak stadın farklı noktalarından kadraja defalarca girmiş…


o gün fark ettiğim gerçeği bugün tekrar hatırlıyorum: türk bayrağı her yere yakışıyor elbette, ama güneydoğu’da daha bir güzel dalgalanıyor… 


#bayrak #urfaspor #vanspor #futbol #taraftar #onbirnisanstadı #şanlıurfaspor #bizimçocuklar #millitakım

5 Kasım 2022 Cumartesi


 

efendim, ne aya ayak basılması ne de berlin duvarının yıkılması mozaik pastanın keşfi kadar ehemmiyetlidir.

abartılı gelmiş olabilir ama insanlık tarihi için olmasa da benim kişisel tarihim için bu hüküm su götürmez.

amma abartın ha! diyecekler için m. p. ö. (mozaik pastadan önce) dönemleri anlatmakta fayda var.

şöyle izah edeyim. kapıların kuş ötüşüyle çaldığı, girişte arap bacı ile arap çocuk rölyefinin asılı olduğu, güneş perdeleri kahverengi çiçek desenleriyle bezeli, ahşap kasalı televizyonların dantelle örtülü olduğu evlerin bir diğer demirbaşı kek tenceresiydi.

bu tencereye ekseriyetle dolabın en ücra köşesinde yahut da mutfak raflarının tavanla buluştuğu kısımda beklerdi. - şimdi düşününce tencerenin bu dışlanmışlığının, bizim keklerin mukadderatına menfi tesir etmiş olabileceği fikri, çok da mantıksız gelmiyor-

işbu tencere, benim çocukluğumun en önemli korku ögelerinden biridir.

gerçi tencereye çok da haksızlık etmeyeyim. doksanlarda doğum gününün kendisi başlı başına bir gerilim filmiydi…

üç beş okul arkadaşı, saçları kolonya ile ıslatılmış halde kapıyı çalar, sonra kuzenler, yeğenler ve sair akrabaların arasında sıkışırlardı.

kolonya kokulu tonton teyzeler günün anlam ve önemini düşünmez, ailenin yeni gelinini çekiştirirken, ablam elinde kırık bir kekin olduğu tepsiyle kapıdan görünürdü…

bizim tencere yine tencereliğini yaptığından, doğum günü kekini çokça kez kaşıkla yemek zorunda kalırdık. teyzelerin gıybeti sadece bir dakikalığına durur, mumun üflenmesiyle, spotlar yine benim üzerimden, bir teyzenin gülerken hoplayan göbeğine kayardı.

ben çokça kahverengi çorap, kullanılmış uçlu kalem, ne alaka olduğunu kavrayamadığım borcam tepsi gibi hediyelerimi açar, karbonat kokulu kekimi acıma katık ederdim…

işte bu distopik ortam, ne zaman kırıldı biliyor musunuz?

o melun tencereye ihtiyacımızın kalmamasını sağlayan mozaik pasta mutfaklarımıza girince…

hoş, onu da ne mozaiği ulan! diyen başbuğun korkusundan adamakıllı yiyemedik ya, neyse…

 

 

15 Ekim 2022 Cumartesi


yorgun savaşçılara veda…

yetmiş sekizliler, henüz bıyıkları terlememişken kendilerini kavgada buldular. karşılarında iki seçenek vardı. ya kolay olanı seçip hayatlarına devam edecek ya da bering boğazından, baltık denize yayılan kızıl emperyalizme karşı canlarıyla bir set öreceklerdi…

onlar zoru seçti…

ellerine silah almak zorunda kaldıklarında henüz bir kadın eli tutmamışlardı. silahlı mücadele verdiler. vurdular,  vuruldular ama anlaşılamadılar. onları ne çağdaşı, etliye sütlüye dokunmayanlar anladı ne de kızıl yayılmacılığın mümessilliğini yapanlar anlayabildi.

nelerine güveniyordu bu gencecik insanlar. başbuğ dedikleri bir adam, dündar beğleri, gün ağbileri ve galip erdem adında bir dervişmeşrep… iki kutuplu dünyanın dev savaşına yeni bir cephe açanların önündekiler aşağı yukarı bundan ibaretti…

öndekilere burun kıvıranlar geridekileri göremiyordu…

zira o geniş paçalı pantolon, geniş yakalı gömlek giyen sarkık bıyıklı çocuklar, türkün beş bin yıllık dirlik kavgasının ruhunu taşıyordu. bir savaş verdiler ve kazandılar. sovyet emperyalizmine dur dediler. koca bir devleti dağıttılar, soydaşlarını on yıl içinde bağımsız kıldılar…

büyük kavgayı kazandılar ama hayat kavgasını kaybettiler…

bir gün savaş bitti ve eve döndüler. işte o zaman bilmedikleri bir dünya ile karşılaştılar. bıraktıkları çocuklar büyümüş, vurulan arkadaşlarının nişanlıları evlenmişti üstüne bir de geçim derdi vardı…

yaşıtlarının hayatın meyvelerini topladığı çağda bir kez daha mücadeleye giriştiler. ama çok geç kalmışlardı. vatanı kurtatırken, hayatı ıskalamışlardı…

daha acısı kimse anlamadı onları…

anlayamazdı da…

onları anlamak için; en yakın arkadaşlarının tabutuna omuz vermiş olmak lazımdı. işkence tezgahlarında erkekliğini, mapus damlarında gençliğini bırakmış olmalıydı insan. saçları siyahken hiç sevişmemişse anlayabilirdi onları…

ucundan kıyısından tutundular hayata. verdikleri mücadelenin lafını etmekten imtina ettiler. hoş söyleseler de kıymetiharbiyesi yoktu. çatık kaşlı, sert duruşlu, eğilmek bükülmek bilmeyen garip adamları seven olmadı…

kayıplarının acısı ile anlaşılmamanın hüznünün birlikte sindiği bakışlarıyla sosyal medya hesaplarımıza fotoğrafları düşüyorlar şimdi gün aşırı. birkaç vefalı dost, bir – iki satırla veda ediyor onlara…

ve yorgun savaşçılar nasıl geldilerse öyle gidiyorlar; sessizce…


 -fatih doğrucan hocanın ardından tüm yorgun savaşçılara-

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...