26 Ağustos 2025 Salı


efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulundu. sayburç mevkisindeki keşfi kolaycılığa kaçan haber sitelerimiz hemen “ilk çiğköfte leğeni bulundu” başlıklarıyla popüler kültüre eklemledi.

evet, binlerce yıllık bir yemeğe sahip olmak insanın gururunu okşayan bir hal ama gerçekler üzerine inşa edilmeyen her anlatı gün gelip çökmeye mahkum.  urfa tarihini hakikatleri göz ardı edip, sadece efsane ve tevatürlerle anlatırsak gerçekliği gün gibi aşikar bulgu ve bilgiler de dinleyici nezdinde müphem hale gelir…

ilk çiğköftenin karılışını, on iki bin yıl geriye götürenler, insafı biraz daha elden bıraksa, "bulgur ve isot tepside duruyordu, big bang de gerçekleşince..." diye bağlayacaklar olayı. bu arada sıfırdan efsane uydurmak zahmetli olur deyip; nemrut'un, ibrahim peygamber için yaktırdığı ateşi, çiğköfte için milat kabul eden de var.

her şeyden şu bilgiye sahibiz. çiğköftenin muhtevasındaki başat aktörlerden kuru isot ve frenk suyu bu topraklara ayak basalı iki yüz bile olmadı. her iki sebze de amerika kıtasının keşfiyle sırasıyla avrupa ve asya'ya geldi. anadolu'ya biber ve domatesin giriş tarihi kaba taslak, bin sekiz yüz ellili yıllar...

yani en azından bugünkü tarife uygun bir çiğköftenin bu tarihten yoğrulmuş olması kabil değil. kaldı ki, sebzenin hayatlara girmesiyle, kurutulmaya başlanması arasında da, yaşamın doğal akışına göre epeyi bir zaman olmalı. yani elbette urfalı bir arkadaş tepsisinde bulgur, kaşiflerin beraberinde getireceği biber ve domatesi beklemiyorsa…

bu arada isotun ilk ne zaman bugünkü usülle kurutulduğu da muamma. siyaha yakın rengini naylon poşet içinde almasından mütevellit, kuru isotun evveliyatının çok gerilere uzanmadığını bilmek için dahi olmaya gerek yok.hasılı çiğköfte, bilinenin aksine mutfaklarımızın tarihi manada çok yeni bir misafiri olarak duruyor. yüz elli yıl gibi medeniyet inşasında dün denilebilecek bir geçmişe sahip olduğunu düşünüyorum.

bunlar benim çıkarımlarım elbette daha kesin sonuca varmak için mekan olarak urfa'yi ele alan seyahatnameler incelenebilir. belki de bu konuya dair bir podcast bölümü yapmamız lazım...


#çiğköfte

21 Ağustos 2025 Perşembe


ülkü asya, “babiş yaşanacaksa diye çok güzel yeni bir şarkı var dinleyelim mi?” diyor. Her şeyi biliyorum ya, “ee, o yeni değil, çıtır kızlar söylüyor” deyiveriyorum. bir süre bakışıyoruz. nihayet öğreniyorum ki manifest diye bir grup kurulmuş ve şarkı otuz yıl sonra tekrar popüler olmuş.

birkaç gün sonra antrenmana giderken, ‘haydi gel benimle ol’ dinleyelim diyor bu kez. içimden, aslan kızım, sezen aksu hayranı, aferin ona… derken, hoparlörden gelen introyla yüzü asılıyor. n’oldu yahu, yine mi olmadı? olmamış. ülküş, güneş isimli hanımefendinin söylediği yeni versiyonu istiyormuş. al sana taş gibi kuşak çatışması.

youtube ya da spotify kaptital düzenin gereği ikimizi de avcunda tutmayı biliyor. şarkının eski ve yeni hallerini alt alta verip, ikimizin de gönlünü yapıyor ammavelakin geçenlerde öyle bir şey oldu ki buna artık kuşak çatışması falan denmez. sosyal bilimciler belki kolları sıvayıp yeni bir isim bulurlar umuduyla anlatacağım size.

yazmak, çizmek, okumak gibi pek matah olmayan şeyler elimizden geliyor şükür. lakin tornavida, pense, kargaburun falan hak getire. sırayla yazdığıma bakmayın, yan yana olsalar arçil ile şota’yı görmüş gibi olurum. hepsi aynı bu alet edevatın. en büyük korkum ampulün patlaması desem daha iyi anlarsınız belki halimi. 

geçen, dolabın askısı düşünce, “bu makus talihi yeneyim” dedim artık… fakat yine tornavidaya bulaşmaya cüret edemeyip, zihni sinir projeler ürettim. ben bunu yapıştırayım düşüncesiyle içeriye girip, kendi halinde oynayan çocuklara, “saddam bandını gördünüz mü?” diye soruverdim yanlışlıkla. tamlamanın ağzımdan çıkmasıyla yaptığım hatanın farkına vardım ama çok geçti…

çocuklar bir açıklama için yüzüme bakıyorlardı. filmi şöyle bir geri sardım. cnn’den canlı izlediğimiz savaş, okul bahçesinde sivil savunma görevlisinin velilere tavsiyeleri, dükkandan getirdiğimiz siyah astarlarla camları kaplamamız, sonra koli bandı adıyla anılacak saddam bandının hayatımıza girişi.. girdiği gibi karaborsaya düşüşü, turgut özel, baba bush… doksanlar kara deliğine doğru sürükleniyordum. 

durdum ve babalığın bana verdiği güçle “saddam nereden çıktı, yorgunluktan kafa mı bırakıyorsunuz, koli bandı işte ya!” diye bastım fırçayı.

19 Ağustos 2025 Salı

 

üzerine fikir üretilmeyen ideolojiler, çağın ruhundan uzaklaşıp, köhneleşir. bu sebeple türk milliyetçiliği ya da özel adlarıyla türkçülük ve ülkücülük üzerine bizim ve karşı mahalleden söylenen her yeni cümleye kulak kabartıyorum. hayati bice hocanın karar gazetesi’nde ‘ülkücülerin dekültürasyonu – cumhur ittifakı tabanının sosyokültürel değişimi yazısı’nı da bu minvalde çok kıymetli buldum.

eşyanın tabiatı gereği cumhur ittifakının iki bileşenin tabanları birbirinden etkileniyor. yazıda da bu mevzu derinlikli biçimde ele alınmış. ancak hayati hoca bu sosyokültürel sonucun evveliyatına hiç girmemiş. temel kaynak olarak saydığı ahmet arvasi başta olmak üzere necip fazıl, ahmet kabaklı hatta serdengeçti ile birlikte on iki eylül ürünü sentezcilik, aydınlar ocağı çevresi, ülkücü tabanda menzil başta olmak üzere dini gruplara geçişler ve bbp’nin kuruluş süreci de kanımca ülkücüler ve muhafazakarların kültürel alışverişinin zeminini oluşturuyor.

milliyetçilik fikrinin devletçilik tarafından yutulma meselesi var şüphesiz. sosyal genetiğimize işlemiş kutsal devlet algısı, milliyetçiliğimizin millet için değil devlet için yapılmasını beraberinde getiriyor. türkçülük, tarihsel olarak, devlet yönetimindeki arızalara karşı çıkış üzerinden hayat bulan bir ideoloji . ittihat ve terraki’nin tarih sahnesine çıkışı, kırk dört olayları ve seksen öncesi retorik de devletçi değil bilakis müsesses nizama karşıdır.

ancak seksen darbesi ve devamında yaşananlar koruması hayli güç olan bu konumu etkilemiş. türk milliyetçiliği fikri, kademeli olarak, toplumsal reflekslerini yitirerek, güvenlikçi bir zemine oturmuştur. bu mevzuya ilişkin bir okumayı geçmişte ülkücü ozanlar üzerinden yapmıştım. sol müziğin odağında ağırlıklı biçimde toplumsal meseleler varken, ülkücü sanatçılar - ozan arif’i istisna tutarsak- güvenlik meseleleri ve aşk konularının ötesine geçmiyor.

umarım, hayati hoca’nın yazısı bu konu üzerine bir beyin fırtınasının fitili ateşler. katılanların şerhleri kadar, muhaliflerinin antitezlerini de heyecanla bekliyorum. çünkü biliyorum ki büyük türkçü namık kemal’in de dediği gibi “müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat doğar.”

#miliyetçilik #ülkücülük #muhafazakarlık

16 Ağustos 2025 Cumartesi

 

ömer abi ile tanışıklığımız on beş yıla yaklaşıyor.  bu süre zarfında yeri geldi maracana stadyumunda yeri geldi iki kişinin anca sığdığı bir offtube’de onu gözlemleme imkanı buldum. ömer abi her daim asaletini muhafaza eden, işinde titiz, tevazuyu yaşam biçimi haline getirmiş ve spora aşkla bağlı karakteriyle tüm muhataplarında olduğu gibi bende de sevgi ve saygı uyandırdı. 

ömer üründül türkiye’de spor yorumculuğunu kurumsallaştıran, profesyonel bir meslek haline getiren ama bunu yaparken ilk günkü amatör heyecanını yetmişli yaşlarına taşımayı başaran sıradışı bir isim. galatasaray’ın parken stadında ve monaco’da yazdığı destan, milli takımın uzakdoğuda dünya üçüncülüğüne ulaşması, iki bin sekiz yılında ölüp ölüp dirilişimiz, hasılı türk futbolumuzun en parlak dönemi olan, son çeyrek asırdaki hemen tüm başarılar, toplumsal hafızada ömer abinin sesiyle kayıtlı.

“yorumcu” ismini taşıyan biyografi ömer üründül’ün kişisel ve mesleki yaşamını anlattığı kadar, türk futboluna, spor basınındaki entrikalara, seksen ikiden bu yana tüm büyük organizasyonlara, trt’nin yirmi beş yıllık spor yayıncılığı tarihine de mercek tutuyor. üründül’ün başarısının en büyük anahtarı olan bilgilerini ve jargonunu sürekli güncel tutmak için verdiği çaba da kitapta hayli yer kaplıyor. bu arada yorumcu, yeşil sahayla sınırlı kalmıyor, üründül ailesinin üç kuşak boyunca iş dünyasındaki gelişimini de okuyucuya sunuyor. şahsen memleketimi şad eyleyen gap projesine dair pek çok ilginç anekdotu kitapta bulmak beni çok mutlu etti…

kitabı elden bırakamamamda ömer üründül’ün spor ve iş dünyasında dolu dolu geçen yaşamının enteresanlığının yanı sıra bu işin piri fatih vural’ın biyografi nasıl yazılır sorusuna cevap olabilecek ölçüde harika bir eser vermesi de etkili oldu elbette. müellifin hakkını teslim etmek lazım. ekseriyetini trt’nın usta isimlerinin oluşturduğu onlarca isimle görüşme yapıp bunları kronolojik işleyişe yeri geldikçe dahil etmek, dönemin sosyolojik ve politik atmosferini esere kararında yansıtmak, tüm bunları yaparken de asla güzelleme kolaycılığına kaçmadan günahıyla sevabıyla alabildiğine gerçek bir ömer üründül portresi çizmek her kalem erbabının harcı değil.

#ömerüründül

29 Temmuz 2025 Salı


haftasonu yeğenimin düğününde yaşı hayli ilerlemiş bir beyefendi kendini masadakilere tanıtırken tokat, zileli olduğunu söyledi. doğum yerini zihnimde yaşı ve abimin dostu olmasıyla birleştirince aklıma tek bir şey geldi: merhum dursun önkuzu’yu şahsen tanıyor olabileceği.

uygun zamanı kolladım ve bir ara yanındaki iskemle boşalınca hemen oturup sordum, “zileliyim dediniz, tanır mıydınız rahmetli dursun önkuzu’yu?” diye…

önkuzu’nun adı geçer geçmez, düğün ortamında da olsa ikimizin de gözleri doldu. “bilmez miyim” dedi. birlikte rahmet okuduk bir kez daha. “sizden küçük olmalı” diye sorunca şaşırdı. “yok, dursun abi şehit edildiğinde ben ilkokuldaydım” dedi…

bir an şaşakaldım. dursun önkuzu dediğin şitil tazeliğindeydi benim belleğimde. daha bir kez çiçek bile açmamış bir fidan. dokuz sütunla atılmış “işkence edilip pencereden atılan bir genç öldü” manşetinin altına iliştirilmiş vesikalığıyla dondurmuştum ben zamanı…

okula kayıt için çektirdiği ve kim bilir fotoğrafçının iskemlesine otururken hangi hayallerin sıcaklığıyla karnında kelebekler uçuşan o masum çehresini kazımıştım zihnime. o fotoğrafta dursun önkuzu yirmi iki yaşındaydı. hep de yirmi iki kaldı.

teoman, asılan kuzeni erdal eren ve onun şehit ettiği jandarma eri zekeriya önge için yazdığı ‘iki çocuk’ şarkısında şöyle diyordu: “annelerinin rüyalarında öldükleri yaşlarıyla…” 

o cümleyi şimdi daha iyi anlıyorum…

14 Temmuz 2025 Pazartesi


deliler, meczuplar, garipler, miskinler, abdallar ve divaneler geçmişte şehirlerin kimliğinde önemli rol oynarlardı. bu insanlar toplumdan izole edilmek şöyle dursun, imtiyaz sahibiydiler. dilediğince konuşma serbestisi, istediği yere vakitsiz girip çıkabilme hürriyeti onların temel hakları arasında yer alırdı. istisnai haller de yok değildi elbet; dünya memalikinden başkasını gözü görmeyen bazı ham ruhlar, bu müstesna yaratılmışları hor görür onlara zulme varan tazyikte bulunurlardı…

benim çocukluğumda urfa; divane ve miskinler zaviyesinden zengindi. mahallemizin ayrı, dükkanımızın ayrı kadrolu divaneleri vardı. urfa dışına çıktığımda da her telefon görüşmemizde aile efradıyla birlikte onlara dair havadisler verilirdi. diasporadaki yaşam sürem uzadıkça, dünyadan göç haberlerini almaya başladım. ilginçtir hemen hepsinin vedası yunus’un: “bir garip ölmüş diyeler/ üç günden sonra duyalar/ soğuk su ile yuyalar/ şöyle garip bencileyin” dizlerindeki gibi sessiz sedasız oldu.

ben yaşım itibariyle urfa’nın doksanlı yıllardaki tüm deli ve miskinleri şahsen tanıdım geçmiştekilerin de anekdotlarını dinleye dinleye onları da görmüş kadar oldum. bu sebeple abdürrahim dindarzade ağabey vasıtasıyla haberdar olduğum, cemal dindar’ın imzasını taşıyan ‘yuvasız kuşlar gibi – “deliliğin resimli sivil tarihi”ni büyük bir heyecanla alıp, okudum.

psikiyatrist cemal dindar tayini urfa’ya çıkınca, muayenesinin yer aldığı pasajda fotoğrafçı mahmut okkaş’ın çektiği urfa’nın namlı delilerinin fotoğraflarını görmüş, ardına bir de öykülerini dinleyince kaleme sarılmış. kitapta hem mahmut okkaş’ın orijinal anlatılarını hem de cemal dindar’ın mesleki değerlendirmeleri ve atıfları da  yer alıyor. kitap aynı zamanda bir günce niteliği de taşıyor. cemal dindar’ın urfa’da kurduğu çevre ve kentin o dönemki ahvali üzerine de çok kıymetli notlar var.

kitabı bitirdiğimde giderek rengini kaybettiğini düşündüğümüz dünyanın bu hale gelmesinde modern dünyada kendine yer bulamayan deli ve miskinlerin eksikliğinin önemli rol oynadığını fark ettim. tanrı’nın kural tanımaz kullarını mahallelerimizden ve hayatarımızdan çıkardığımızdan beri, ruhlarımız rutinin boğuculuğunda ıstırap çekiyor…

8 Temmuz 2025 Salı


“…kim kaldı / müdafaa-i hukuk cemiyeti’nden/ avcı ceketi/ körüklu çizme/ astragan kalpak/ bazen `ittihatçı’/ hafif `iştirakiyun’/ öfkeli kaşları salkım saçak/ kumral bıyıkları mahzun/ hani felaket tütün içerler/ ceplerinde idam fermanları/ bellerinde söğüt yaprağı bıçak…” -attila ilhan-

onlar tarihin en fedakâr nesliydi. türk’e biçilen idam fermanını kav niyetine vücutlarıyla tutuşturup kül ettiler. veyl olsun ki bize, namlarını doğan her bebeğin belleğine kazıyamadık. kanlarını sebil edip akıttıkları topraklar üstünde türk mucizesini yaratan bu kuşağı hakkınca anamadık.

elbette mehmet akifler, kemal tahirler, attilla ilhanlar, turgut özakmanlar her bir sayfası altın levhalara yazılası eserler verdi lakin kendi küllerinden zümrüdüanka misali kanatlanan türkiye cumhuriyetine giden yolda çekilen çileleri, yeryüzünün ilk kez şahit olduğu kahramanlıkları tekrar tekrar anlatmak her birimizin boynunun borcu değil mi?

o vecibeyi hepimiz için öyle bir yerine getirmiş ki ahmet büke, kırmızı buğday’da; yazmamış, çağlamış.  böylesine ilmek ilmek işlenmiş harikulade bir kurgu, edebi vecde getirecek bir dil zenginliği, her biri sayfalardan çıkıp yanı başınızda at koşturup, revolverinin tetiğine asılacakmış gibi kanlı canlı karakterler, kâh bir destancı gibi coşkun kâh bir kurmay gibi gerçekçi…

kırmızı buğday, var oluşunu bir inancın yüceliğinde bulan türk’ün dirlik çabasını, barut kokusu altında filizlenen kavga güzelliğindeki sevdaları. körpe dallarımızı bin kez budayanların ihanetlerini, savaş denilen ateş bin kez ölümlese de, doğumda olan anaları anlatıyor. bitmedi diyor daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

okurken kimi türklük cezbesiyle kimi edebi güzelliğin tesiriyle sayha vurdum. okuyun, okutun bu kitap böyle az mı övülür hakkını verseymişsin keşke diyeceksiniz…


#kırmızıbuğday #ahmetbüke #kuvayımilliye #ittihadveterakki #roman #kitap #bookstagram #kitapönerisi #okudumbitti #kurtuluşsavaşı

23 Haziran 2025 Pazartesi


efendim, bazı lafları yerli yersiz kullanıp içini boşaltıyoruz. son dönemde hemen her beldenin biteviye tükettiği “yiğidin harman olduğu yer” kalıbı da bunlardan biridir. elbette türkün ayak bastığı toprağın bağrından alp çıkar. lakin bazı memleketler istisnai biçimde daha mümbittir. bu şehirlerde cesaret ve yüreklilik toprağa sirayet ettiğinden bebeler ayaklarını yere bastıkça yiğitleşir.

misal mi? elbette bir tane değil ama illa da teke indir derseniz, antep böyledir. nazım hikmet’in  deyimiyle, “antepliler silâhşor olur / uçan turnayı gözünden/ kaçan tavşanı ard ayağından vururlar/ ve arap kısrağının üstünde/ taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.”

fransız’ı doğduğuna pişman eden gazi şehir, yiğitler membaıdır. dündar taşerler, necdet sevinçler, ayvaz gökdemirler ya havasından ya suyundan alpleşmiş, yetmemiş erenlikle alpliklerini ehlileştirmişlerdir. bu ehillik, dümenin suyuna gitme ehilliği değildir. onlarınki gönül ehli olmaktır. dümenin bırakın suyuna gitmeyi, hak bildiği yolda gerekirse dümeni kırıp, tekneyi alabora etmekten kaçınmazlar.

bu modern don kişotlar silsilesinin yakın dönem temsilcilerinden biri de rahmetli hasan celal güzel beğdir. milliyetçi, muhafazakar ve demokrat kimliklerini sözde değil, söylem ve icraatla ortaya koyan güzel, yirmi sekiz şubat’taki keyfiliklere karşı çıkarken de, akın birdal’in suikastini lanetlerken de, yeni türkiye stratejik araştırma merkezinde gecesini gündüzüne katarken de yalınkılıç gerçeğin yanındadır.

mayası öylesine dürüstlükle yoğrulmuştur ki, en yakın dostlarının bile parasız siyaset olmaz demesine aldırmadan sahneye çıkıp olanı da orada harcamış, bölükbaşı, yazıcıoğlu, silsilesinin son halkası olmuştur.

böyle bir norm dışı adama vefa çalışması da yine o topraklarda yetişen günümüz don kişotlardan beklenirdi. nitekim antep’ten altı yıldır türkiye’yi tenvir eyleyen çelebi ailesi, hasan celal güzel’in ruhunu dört başı tekmil bir özel sayıyla şad etmiş. birbirinden kıymetli imzaları taşıyan makaleler, söyleşiler, ve hatıraların yanı sıra bir albümle güzel insan hasan celal güzel hakkınca yad edilmiş.

#çelebidergisi #hasancelalgüzel

28 Mayıs 2025 Çarşamba

bir masa, iki sandalye. masanın arkasında pencere. sürekli inip kalkan tabaklar. telaşla sofra kuran bir baba. sofrada onun karşısında oturan yedi yaşında bir kız. masaya tabaklar inip kalkıyor. pencereden gün ışığı, ay ışığı, uçuşan sararmış yapraklar, yakıcı yaz güneşi, parıl parıl kar taneleri gelip geçiyor. kız büyüyor, baba yaşlanıyor.

bazen masadaki neşe şen kahkahalarla doruğa çıkıyor bazense sessizlik perdesini ancak çatal bıçak sesleri yırtıyor. yorgun babanın düşünceli hallerine tanıklık ediyoruz masadan kızı kalkıp tek kaldığında. bazen baba işteyken, boş sandalyeye karşı yemek yiyen yeniyetme kızın ilk aşkına dair duygularına…

ekonomiyi de masadan takip ediyoruz. kuzu inciğin teşrif ettiği masayı gün geliyor pirpirim aşı şenlendiriyor. kah çeşit çeşit yemeklerle donanıyor kah bugün de böyle olsun denilerek dolaptan çıkan yemek servis ediliyor tabaklara…

mehmet saraç’ın babişe yemekler kitabını okurken üç aşağı beş yukarı hissettiklerim bunlar. saraç eserinde eşinden ayrıldıktan sonra kızıyla geçirdiği yirmi yılı yemekler üzerinden anlatıyor hatta ara ara da tarifler veriyor. bu daha önce eşine denk gelmediğim bir anlatı biçimi.

kitap biraz günce, bir kaşık kadar mahlep, biraz tarif kitabı, bir kuzu incik, biraz otobiyografi, bir bağ pazı yaprağı, biraz öykü, bir tutam tarçın, biraz ebeveynlik nasıl olunur, üç çay bardağı siyez bulguru…

hasılı ne ararsanız bulabileceğiniz, bazen ağzınızı bazen de gözünüzü sulandıran bir yapıt.

her şeyden önce böyle cesur bir denemeye giriştiği için mehmet saraç’ı takdir etmek lazım. harika türkçesiyle bize mutfakta geçen yirmi yılı soluksuz okutabilmesi başlı başına bir başarı. bunun yanında yemek etrafında bir anlatı oluşturmak ve bunu hakkıyla yapmak da harikulade bir iş.

umarım bu yaratıcı anlatı, girişte tasvir ettiğim üzere, tek planlı bir filmin senaryosuna temel olur. biz de iştahla dibi sıyrılan tabaklar ya da burun kıvrıldığı için tencerede kalan yemekler eşliğinde bir kızın büyümesine, bir babanın cansiparane mücadelesine ve onların inişli çıkışlı ilişkine ekrandan tanıklık ederiz.

#babişeyemekler #mehmetsaraç #kitap #bookstagram #kitapönerisi #urfa #yemek

25 Mayıs 2025 Pazar


ilk çağlardan bu yana hikayemizi anlatmaya çalışıyoruz. mağaraların duvarlarındaki hiyerogliflerden, cameron’un avatar’ına sanatın yegane amacı öykülemek. öyle ki tanrı bile kutsal kitaplarda mesajını genellikle hikayeleştirerek ulaştırmış insanoğluna. sonsuz yaşam arzusunu besleyen en kuvvetli olgu da bu bitmez tükenmez anlatma ve yeni anlatıları duyabilme isteği…

lakin gel gör ki türk insanı bu öyküleme işini her daim sözlü yapmayı seçmiş. bundan dolayıdır ki tarihimize dair yazılı kaynak bulmak hayli zor. göktürkler’den günümüze çok değişen bir şey yok. herkes hikayesinin biricik ve anlatılmaya değer olduğunu düşünse de iş eline kalemi alıp yazıya geçmeye gelince aynı şevke sahip olamıyor.

neyse ki  bu genellemeyi bozan isimler de var. urfalı yazar mehmet saraç, yaşamını periyotlara bölüp, her birini bir kitapta anı-öykü türünde okuyucularla buluşturmuş. daha önce ‘canlarına değsin’e dair yazmıştım. harika bir kitaptı. ‘beni burya attılar’ ise edebi yanı canlarına değsin kadar güçlü olmasa da çok kıymetli bir eser.

saraç, yapıtında huzurevinde geçirdiği iki yılı anlatmış. ‘beni burya attılar’ benzeri bir günce çıkması çok mümkün değil. zira bahse konu mekan  seksen ila yüz yaş arasında müzmin -özellikle de düşünme ve yazmayı imkansız kılan: demans, alzheimer gibi- hastalıklardan muzdarip yaşlıların kaldığı bir yer. bu yüzden kitap günlük hayat, oranın kitap adına da yansıyan jargonuyla,birbiriyle ve görevlilerle ilişikiler nasıldır sorularına paha biçilmez yanıtlar veriyor. 

eser bu konuda çalışacak, senarist, akademisyen vb meslek gruplarına veri sunmasının yanında, saraç’ın ajitasyon yapmayan gerçekçi üslubu, okuyucuyu: yaşlanma, yalnızlık, hastalık, aile gibi kavramlarla bezeli bir saramago evrenine davet ediyor ve son tahlilde şunu anlatıyor: insanoğlu yalnızdır.

#mehmetsaraç #beniburyaattılar @mehmetsarac @ciniusyayinlari #kitap #anı #huzurevi #huzurevigünlükleri #yaşlılık #hatıralar

21 Mayıs 2025 Çarşamba

bir kitap – bir film üzerinden işkence ve cuntaya bakmak

ben, seksen öncesi mücadele vermiş insanların enkazında büyüdüm. her hafta, işkencede çıldırmış bir öğretmenin insanın içini eriten sessizlikle gözlerini saatlerce bir noktaya dikişine, gencecik oğlunu kaybetmiş bir babanın evladının adını her anışında gözünden süzülen yaşlara tanıklık ettim. bundan mütevellit o döneme dair yapıtların yüreğimde bıraktığı iz her zaman derin oldu. hatta salt bizim ülkemizden değil çeşitli ülkelerden de benzer dönemlere ait örnekleri hep aynı iç sıkışıklığı ile karşıladım.

konuya dair farkındalıktan mı rastlantı mı bilemiyorum, art arda iki çok iyi esere denk geldim. ilki osman şahin’in kolları bağlı doğan’ı. kitap on iki eylül’de ve devamında hapishanelerde yaşanan zulmü olanca çıplaklığıyla okuyucuya sunuyor. şahin’in öylesine sert bir dili var ki nefesimin tıkanmasıyla kitabı çokça kez elimden bıraktım.

kolları bağlı doğan, işkence denen ve faili ile mağduruna bakılmaksızın lanetlenmesi gereken insanlık suçunu öykülerinde olanda çarpıcılığıyla işlemiş. inanıyorum ki bu eseri okuyan herhangi bir insanın, ama’ların arkasına sığınıp bu suçu meşrulaştırmasına imkan kalmamış. cunta döneminin çıldırtan atmosferi üzerinden kırk beş yıl geçmişken kitapta olan iğrençliğiyle duruyor.

aynı dönemde izlediğim film ise aún estoy aquí, türkçe adıyla hala buradayım. filmin senaryosunu kaleme alan murilo hauser ve heitor lorega, yetmiş yılında brezilya’da gerçekleşen askeri darbe ile eski bir senatörün ailesini merkeze alarak hesaplaşmış. ancak iki isimosman şahin’in tam tersi bir yol izlemiş.

filmde hiç fiziksel şiddet sahnesi yok. yine bu tarz filmlerde alışık olduğumuzun tam aksine hikaye giden değil kalanlar üzerinden ilerliyor. yapbozun eksik parçasının bütünü nasıl darmadağın ettiğini sadece gündelik hayatlarına tanıklık ederek takip ediyoruz. cuntanın acımazlığını, yaptıklarını değil etkilerini izleyerek algılıyoruz.

bir yörük çocuğu ile brezilyalı iki senarist on bir bin kilometre mesafeden benzer temaları farklı işleyerek aynı etkiyi bırakabiliyor. sanat bu yüzden büyülü belki de…


#kollarıbağlıdoğan #halaburadayım #kitap #film #aúnestoyaquí #imstillhere #bookstagram 

15 Mayıs 2025 Perşembe


ayının bildiği on türkü varmış, onu da bal üstüneymiş misali, konumuz yine urfa…

dün kentimizin çıkardığı en velut kalemlerden mehmet kurtoğlu ağabey’i ziyaret ettim. haliyle gündemimiz urfa ve kitaplardı. mehmet ağabey “bizim urfa ile ilişkimiz gerçeklik zemininde değil bambaşka bir şey” minvalinde bir cümle sarf etti.

aklımda dönüp duran cümle, nihayet şanlıurfa anadolu lisesi futbol takımımızın bu maç fotoğrafı ile cisim buldu. yer, halepli bahçe mevkiindeki futbol sahası. bu maçtan birkaç yıl sonra o alanda kazı yapıldı ve dünyanın en kıymetli mozaikleri açığa çıktı. hatta öyle çok mozaik çıktı ki, yerinden etmemek için, üzerine müze inşa edildi. anlayacağınız, amazon kraliçelerinin yeryüzündeki tek tasvirinin üzerinde top tepiyormuşuz. 

ayağımızın altında paha biçilmez mozaikler var da sırtımızı dağa taşa mı verdik zannettiniz. başımızın üstünde görünen gecekondular yıkılınca da kızılkoyun nekropolü ortaya çıktı. helenistik dönemden kalma seyircilerin önünde dört gol yediğimi düşününce daha da utandım tabi.

efendim urfa öyle bir şehir ki, bir gün çiftçinin birinin pulluğuna bir yontu takılıyor ve dünya tarihi yeni baştan yazılmak zorunda kalıyor. o alandan çıkan göbeklitepe henüz gizemini korurken karahan tepe, çakmak tepe ardı ardına sökün ediyor. yahu biz piknik diye nemrudun tahtına, şıh maksut türbesine giderdik. tarihi kalıntıların oluşturduğu parkurlarda koşturarak büyüdük.

sadece tarih mi? benim çocukluğumun urfası açık hava bimarhanesiydi. bilumum divane, meczup, ve deli günlük hayatın tam merkezinde yer alırdı. şehrin sahipleri onlar, sair urfalılar misafirmiş gibi birlikte yaşardık. reel düzlemde itibar sağlayan mal mülk gibi şeylerin esamesi okunmazdı. geçer akçe ‘eyyi insan’lıktı.

bugün cittaslow adıyla ödüllendirilen sakinlik, bizim şehrin havasına suyuna öylesine sirayet etmiş ki urfa’da en müşkül meseleler bile, “hele otur bir çay iç önce” ya da “benim davetlim” ol çağrılarıyla önce soğutulur ardı sıra da yazılı olmayan kurallarla çözülürdü. hal böyleyken kimsenin hiçbir şey için hırs ve acele göstermesine gerek kalmazdı.

hak verdiniz değil mi? şehir böylesine sürreelken biz nasıl gerçeklik zemininde bağ kurabiliriz?


#urfa

9 Mayıs 2025 Cuma


dükkanda tarkan var, evde ise he-man. hüseyin abim sezgin burak’ın şaheserinin hiçbir sayısını kaçırmıyor. maryo’nun kuşları, gümüş eğer, mars’ın kılıcı… ben de tarkanları okuyup, eve koşuyorum, he-man’in yeni bölümünü kaçırmayayım diye. he-man aslında eternia prensi adam. bunu biliyorum ama tabii ki ne iskeletor’a ne de yardakçılarına çaktırıyorum. tıpkı tarkan tebdili kıyafet roma imparatorluğuna girdiğinde olduğu gibi çok ketumum.

he-man gücünü gölgelerden alıyor. tarkan ulusların en büyüğüne mensup oluşundan. he-man’in en sadık adamı orko fakat faydasından çok zararı olan türden. tarkan’ın kulke’si var. o da safderun elbette. tarkan’ın sırtına yük. he-man’e destek gelirse teela’dan geliyor. tarkan’a bige’den. hayvanat aleminde de denklik var. he-man mütemmim cüzü atılgan, tarkan’ın en az kendisi kadar şöhretli yoldaşı ise kurt; nam-ı diğer “atıl kurt”

iskeletor he-man’i alt etmek için çeşit çeşit dalavere çeviriyor da tarkan’ın hasımlarının eli armut mu topluyor zannettiniz. hain kostok’u tanısaydınız iskeletor’un ancak cürmü kadar yer yakabileceğini o zaman anlardınız. iskeletor’un destekçileri de var biliyorum elbette. şeytan lyn ile büyücü goşa yarışmaz mı peki? hordak çok mendebur da horasius umre parası biriktiren amca mı yani? he-man envai çeşit yaratıkla mücadele ediyor tamam peki tarkan; az bir şey mi ahtapotla boğuşmak?

hasılı tarkan nasıl janti bir abimizse he-man de aryan görünümlü ve eternialı olsa da yiğitlik bakımından türk gibi güçlüdür. ee birini okuyup, diğerini izleyen ben iflah olur muyum? elbette hayır. ikinci kattan inşaat kumuna mı atlamak dersin, briket inceliğindeki duvarda koşmak mı? kolaysa yapma. he-man imajın bir anda prens adam’a döner mahallede. tarkan’lıktan tenzili rütbe ile kulke oluversin o saat…

iskeletor’u alt edemedik belki roma içlerine de giremedik ama urfa devlet hastanesini ve karakörü’deki kırık çıkıkçıyı mesken tuttuk. bugün hala saçımı üç numara yapamam kafamda he-man’likten ve tarkan’lıktan kalma yarık izlerinden mütevellit. resimde de ayağımda he-man’li çizmemle poz veriyorum, yine bir badireyi ölmeden atlattım diye kesilecek adak kurbanın başında. birazdan koyuna, ‘hadi atılgan’ ya da ‘atıl kurt’ diyeceğim.


#urfa #he-man #tarkan #çizgiroman

1 Mayıs 2025 Perşembe


emek deyince bir öğretmen çocuğunun aklına nasıl faranjitli annesi geliyorsa, bir berber çocuğu emeğin anlamını babasının siyatikli bacağında buluyorsa benim için emek bir ihtiyar beli misali bükülmüş parmak demektir.

bizim terzilik macerası çok gerilere gidiyor. idris peygambere dayandığına emin olduğum mesleki şeceremizin kayıtlı kısmı bin sekiz yüzlerin sonunda iyi bir terzi olan zeliha nineme dayanıyor. iğne-iplikle ilişki kadınlarda alt soyda da devam etmiş üç büyük halamızın ikisi, annem, halam, annemin amcası kızları, dayısı kızı… kadınlarımız parmaklarına daha yüzük takmadan yüksük takmış…

kadınlar böyle de erkekler farklı mı? elbette değil. babamın meslekte yetmişinci yılı geride kalıyor. dayım uzun süre terzilik yapmış. amcam da inşaat işine girmeden önce terzilik olmasa şapkacılıkta iğne iplikle mesai yapmış. abimlerin ve benim de epeyi yılımız terzi dükkânında geçti…

terzi dükkanına adım atan çırak evvela yüksük –urfa deyimiyle üsküf- kullanmayı öğrenir. bunun için nesiller boyu kullanılan yöntem devreye girer. yüksük takılacak parmak, bir kumaş parçası bağlanarak, avuç içine doğru bükülüp sabitlenir. on günlük süreç sonunda açılan bağın ardından parmak, artık bir terzi parmağına dönüşmüştür. o bükük parmak bir daha dümdüz olmaz.

terzi parmağı deyince de aklıma urfa terzilerinin medarı iftiharı mustafa dişli gelir. bir urfaperver olan mustafa dişli amca, dernek başkanlığının yanında aktif siyaset de yapar yıllarca. kaç darbe, muhtıra atlatır mustafa amca. ancak on iki eylül cuntası onu ömrünün son deminde yakalar.

mustafa amcanın yorgun bedeni insanlık dışı muameleye dayanamaz. belki de elimizde ölmesin korkusuyla salarlar. dışarı çıkınca babamın yanına gelir. babam moral olsun diye, “eyisen mustafa abi şükür” der. mustafa amca dolu gözlerle, “ne eyisi urfalı, anamızı s…” der. babam bu anı her anlatışında, ağlayarak yüksük parmağını kaldırır, mustafa amcanın ahvalini tasvir için bükük parmağıyla, “beli ha bele olmuştu…” derdi.

benim bir mayısım, iğne ile maişetini kazananların bükük parmakları, bükük belleridir.


#urfa #mustafadişli #birmayıs #emek #yüksük #terzilik

28 Nisan 2025 Pazartesi


çocukluğumda pikniğe gidiyoruz yerine, dağa gidiyoruz derdik. ovanın bunaltıcı sıcağından kaçıp mağaraların serinliğine sığınma ihtiyacı, zamanla dile bu şekilde girmişti. urfalı erkekler dağa yatılı gider, bu süre zarfında yemeklerini kendilerini pişirirdi. gecenin sessizliğinde dağdan yayılan nağmeler kentin üstüne inerdi. babam kırklı yıllarda dedemle dağa gittiğini, bir dönem fatih terim’in mütemmim cüzü olan hemşehrimiz müfit erkasap’ın amcası durak erkasap’ın da onlara kazanla helva yaptığını anlatırdı.

benim dağa gitme maceramsa urfa’da “şıh maksut” adı verilen, ahmed yesevi’nin anadolu’nun islamlaşması için yolladığı alperenlerden şeyh mesut’un metfun bulunduğu selçukî tarzdaki türbesinin çevresinde yaptığımız pikniklerden ibaret. hafızamı zorladığımda türbe çevresinin bitki örtüsüyle kaplı olmadığını hatırlıyorum. fakat dilek tutup içinden geçilen delikli taş başta olmak üzere mistik atmosfer, urfa kadınları ve onların eteklerinden tutan biz çocukları kendine çekmeye yetiyordu.

şıh maksut çevresi anneler tarafından pek tekin görülmez, çocuklar bu hususta sıkı sıkı tembihlenirdi. bu kanının altında bölgenin sosyoekonomik geri kalmışlığı kadar adının hafızalarda bıraktığı iz de çok etkiliydi. türbenin yanı başındaki “kötüler” isimli mahalle şüphesiz, annelerin koruma içgüdülerinin fazla mesai yapmasına yetip artıyordu. aslında mahalenin adı, bölgeye ilk yerleşen “kutiler” isimli azerbaycan kökenli aşiretten gelse de zaman içerisinde halk dilinde kötüler’e evrilmişti.

kötüler mahallesi, urfa’nın sur dışındaki ilk yerleşim noktası. merkezden uzaklık, mahalleyi uzun yıllar kaçakçılığın merkezi yapmış. işte, o mahallede doğan gazeteci yazar mehmet faraç da, aynı ismi verdiği kitapta muhitin en şaşaalı dönemi anlatmış. kitap öykü türüne sınıflandırılsa da faraç’ın anlatısı hem içerdiği dönemsel tahliller hem de bireysel tanıklığıyla tarihi bir vesika niteliği taşıyor.bu cümleler sizde didaktik bir metinle karşılaşacağım hissi uyandırmasın. bilakis faraç, kalemiyle öylesine duygu yüklü bir atmosfer yaratıyor ki okuyucuyu kötüler mahallesine dahil ediyor. hele dağ yatılarını anlattığı bir bölüm var ki pek az metin bana bu denli zevk vermiştir.

#urfa

27 Nisan 2025 Pazar

 


sosyal medyada bazen çok hoşuma giden yorumlar oluyor. birini daha önce paylaşmıştım. “urfa diye bir yer olmasa bile sen urfalı olurdun” demişti arkadaş. yirmi üç nisan vesilesiyle paylaştığım fotoğrafıma da ilginç bir yorum geldi. “duruşu hiç çocuğa benzemiyor” demiş bir arkadaş. sonra o gözle fotoğrafa bir daha baktım ve yorumu yapan arkadaşa hak verdim.

peki, beni o çağların çocuklarını erken olgunlaştıran şey neydi? yok, öyle büyülü bir formül falan vermeyeceğim. hatta karpuzun olgunlaşma süreci ile aynı deyip, iyice basite indirgeyebilirim. beklemek. evet günümüzde çocuğun gelip ailenin tam merkezine oturmasıyla lügatimizde gitgide silikleşen sabır mefhumu bizim hayatımızın özetiydi. benim kuşağım “seneye” diyerek geçirdi çocukluk ve yeniyetmeliğini…

o nahif şarkıdaki gibi ankara’dan abim geldiğinde valiz açılır, siparişlerimiz yoksa, “seneye” derdi annem. bayramlık alırken, beğendiğimiz esemsport değil de gündelikte de kullanacağımız kundura alınır, “seneye” diyerek dindirilirdi gözyaşlarımız. doğum günlerinde yaş pasta hayallerimiz evde karbonat kokulu kekle birlikte yıkılırken, o sihirli kelime avuturdu bizi: “seneye”

bırak alışverişi, balkanlardan gelen soğuk hava dalgası bile urfa’ya bir türlü uğramaz, kardan adam yapma hayallerimiz bile müflis tüccarın borç defteri gibi mütemadiyen “seneye” devrederdi. ilkokula başladığımda annem “seneye” de giyerim diye önlüğümü o kadar büyük dikmişti ki, sınıftaki yeşil gözlü subay kızı neslihan’ın eteğinden bir iki parmak daha uzundu. 

hasılı “seneye” atlı oldu biz yayan, kızılelması her fetihten sonra uzaklaşan türk ordusu gibi koştuk peşince. “seneye” merdanesiyle yoğrulmuş çocukların gözleri de haliyle anlık heyecanlarla kıpır kıpır değil, “seneye” bakışıyla mütevekkil ve sabır doluydu…

(fotoğraf notu: ben, yeğenim ilknur ve “seneye” büyüyüp binmek istediğimiz bisikletimiz: bozkurt…)


#urfa #doksanlar #nineties #nostalji #albumdenyansiyanlar #urfatarihi

21 Nisan 2025 Pazartesi


efendim, urfa ve fırın bahsi umduğumun üzerinde dönüş aldı. anladım ki fırın deyince akan sular duruyor. o halde külünçeyi ele almanın tam zamanı. öncelikle külünçe urfa’ya ait tescilli bir lezzet. bilmeyenler için açmak gerekirse aylarca bayatlamadan kalabilen tuzlu ya da şekerli bir çörek türü.

urfalı olmayan arkadaşlar, “ee bu bizim falanca işte…” diyecektir. pek haksız sayılmazlar. külünçe, muhtevası, yuvarlak şekli ve bin küsür senelik bilinen tarihçesiyle urfa adına tescillenmiş olsa da hemen her bölgede türevlerine rastlamak mümkün. hatta dünyanın dört bir yanında da üretim ve tüketim gerekçeleri benzer çörekler mevcut.

evet, bu lezzetli katık yüzyıllardır urfa’da yapılmaya devam ediliyor. (yok abartmadım. dördüncü asırda urfa’da savaşçılar için külünçe yapıldığına dair yazılı kaynaklar var.) ister kız olsun ister erkek hemen her urfalı çocuk da mutlaka külünçe yapımının bir yerinde rol almıştır. misal ben yıllarca külünçelere fırına götürmeden önce bizim eve özgü nakışı basmak ve iyi pişmelerini sağlamak üzere onları çatallamakla yükümlüydüm.

külünçeyi urfa’nın yerlileri yani türkmenler genelde ramazan öncesinde, aşayır dediğimiz kürt ve arap komşularımız ise bayram için yapardı. her ev kendine has ufak değişiklikler yapsa da külünçe için mahlep, ekşi maya, yumurta sarısı ve attarların bir araya getirdiği baharat karışımı (külünçe dermeni) olmazsa olmazdır. 

külünçe kelimesinin etimolojisi için fikir birliği yok. türkçe gülinçe diyen de, ermenice ‘klice’ye de dayandıran, farsça külçe kelimesini köken belleyen de var. ertuğrul çağbayır ise kelimenin yunancadan geldiğini not düşmüş sözlüğüne. neyse ki urfa işi sağlama almış. çok eski yerleşim yerlerinden birinin adının külünçe oluşu kadim kent için bu lezzetin tapusu niteliğinde.

bilgi yükü fazla oldu. renk katsın diye doksanlardan bir notla bitireyim. terörün azgın dönemlerinde bir ara mekap ayakkabı ile birlikte külünçe de sakıncalı listesine girmişti. sivil polislerin fırında normalden fazla külünçe yapımını takip ettikleri söylence olarak şehirde epeyi dolaştı. aslı astarı var mıydı bilmiyorum. lakin bu da toplumsal tarihten bir külünçe anekdotu olsun

📷 @burhanakar63

17 Nisan 2025 Perşembe


efendim, urfa’da fırın akademisi eğitimi yaklaşık yedi sekiz yıl sürer. hoş, benim gibi tekne kazıntısıysanız bu süre uzadıkça uzar ama bu akademide pek çok şey öğrenilir.

evvela hiyerarşi fırın akademisinin olmazsa olmazıdır. lakin fırın önü sınıflandırması ne askeriyedeki gibi rütbeye bağlıdır ne de çalışma hayatındaki gibi idari pozisyonlar etrafında şekillenir. tamamen yazılı olmayan kurallar geçerlidir.

misal, yaşlı teyzelerin fırında önceliği tartışılmaz. onlar az ötede durup, çağırdıkları bir çocuğa para verdiği an, fırın önündeki kalabalıkta bir dalgalanma olur. emanetçi sabi kendine açılan koridordan teyzenin ekmeği alıp hemencecik dayzeye teslim eder.

yine janti abilerin, yıllarca sıra bekledikleri fırına, olur da yirmi ila otuzlu yaşlarda gelmeleri gerekirse, mahallenin çocukları, blujinli, briyantinli saçlı abilere hayranlıkla yol açmayı kendine vazife bilir.

bir de elli yaş üzeri midesine düşkün amcalar vardır ki onların forsu paşa da yoktur. ellerinde tepsiyle belirdikleri an, “abey sen zahmet etmeseydiy” diyerek çırak ona koşturulur. bir yandan yemeği fırının en prestijli yeri olan “koltuk”a atılır, bir yandan da “çıktı mı eve yollarız” abi diyerek, gönlü hoş edilir.

fırınların önü uygunsa çocuklar yemeği pişene kadar hemencecik bir oyun kurar. böyle durumda bir göz şatır adı verilen ve sıcağın önünde durmasından mütevellit sürekli öfkeli olan abinin küreğinde olmalıdır. zira, yemek çıktığı an fırının önünde bitilmezse, tepsinin içindekilerden önce fırça yemesi mukadderdir.

fırın akademisinin en acemisi urfalıların “kerib” dediği bu kutsal kentte doğmayanlardır. bir heves patlıcan biberini alan ekseriyeti memur bu şahıslar, bomba imha uzmanı titizliğinde işe girişseler de pek mesafe kat edemezler. nihayet oradaki çocuklardan biri “abey yardım ediyim” deyip şişi kapar ve yabancının şaşkın bakışları arasında bir dakika içinde sebzeler fırına atılmış olur.

buraya kadar iyiydi gel gör ki deplasman fırını kabusuna henüz değinmedim. bir mahalledeki üç ya da dört fırın pazar günleri sırayla çalışır. böylelikle ayda en az üç kez huyunu suyunu bilmediğin bir fırına gider, orada ayrı bir eğitime tabii tutulursun işte o fırın akademisinin erasmus’udur…

5 Nisan 2025 Cumartesi


dayım henüz beşikteyken anasını kaybetmiş. hayata onu koruyup kollayacak biri olmadan başlamış yani. tırnaklarıyla kazıyarak denir ya hani, sahiden öyle elde etmiş her şeyi. belki de bu sebeple hayatta tanıdığım en müdanasız adamdı. hiç kimseye eyvallahı yoktu. 


yiğitliğin raconunu bilirdi. gençliğinde gerektiğinde bileğine davranırmış ama ben kendimi bildiğimde daha sakinleşmişti. buna rağmen açılım sürecinin en patırtılı zamanında örgüt sempatizanı bir genci parkta elinden zor almışlardı. 


piç kurusu, dağda ölenlerin gömüldüğü yere “şehitlik” tabirini kullanınca camiden çıkmış parkta hava alan dayım, “şehit, bayrak namus uğruna ölenlere denir. sizinkiler bok yoluna geberdi. onların mezarına ancak bir değil, iki değil üç bulgur kazanı pislik yakışır” deyip boğazına sarılmıştı. 


bu olay yaşandığında dayım altmışı geride bırakmıştı. esasen dayım siyasete ve siyasilere inanmazdı. lakin yalın kılıç çıktığı hayat yolculuğunda uğruna kan dökülecek kutsalları vardı. vatan mefhumu da onlar arasındaydı.


cömertti. ama bugünün dünyasında anlamlandırabileceğimiz bir verme iştiyakı değildi bu. oturduğu ev ve etrafındakiler değişse de salonda upuzun bir sofra hep baki kaldı. o sofra çocukları, torunları, yeğenleri büyüttü. bir başına çıktığı hayat yolunda etrafına kocaman bir kalabalık topladı. 


ailemizde ilk araba alan da oydu. siyah steyşın toros’u her acı günde her hayırlı işte çeyrek asır boyunca başroldeydi.daha pek çok şey var yazılacak. fakat şu kesin ki biz bırak yerini doldurmayı tırnağı bile olamayız. koca yüreğinde yiğitlikle merhametin, cömertlikle adaletin yarış halinde olduğu bir aslanı kaybettik. mekanı cennet olsun ki inşallah öyledir…

2 Nisan 2025 Çarşamba


kutsal kitaba göre insanın ham maddesi: toprak. bundan dolayıdır ki yeryüzündeki pek çok topluluk ve inanç grubu ölülerini devrini tamamlamak üzere toprağa veriyor. ondan geldik dönüş yine onadır ayeti, soyut anlamda tanrı’yı işaret ettiği kadar somut biçimde toprak gerçekliğini vurguluyor.

bana kalırsa toprağın insanla münasebeti sadece başlangıç ve bitişle ilgili de değil. hayat yolculuğu sırasında insan toprak tarafından bir mürebbiye gibi şekillendiriliyor. bunu ilk urfa’da tüm yaşlıların hem huy hem suretçe birbirine benzediğini fark ettiğimde anlamıştım. 

o günden sonra toprağın dönüştürücü gücünü her gittiğim yerde gözlemlemeye devam ettim. öyle ki bir şehrin insanı fikir, inanç vs. olarak kendi şehrinde yaşayan zıt taraftaki insana, sair bir yerde yaşayan fikirdaşı, yoldaşı, mezheptaşından daha yakın oluyor.

şimdiye dek bu konuya kafa yormadıysanız, gâvur mahallesi kitabını okuyunca gerçekliğin ayırdına daha iyi varacaksınız. mıgırdıç margosyan kitapta gerçek hayattan öykülerle, kırklı ve ellili yıllardaki diyarbakır’ın ermeni cemaatini anlatıyor.

lakin karakterler, mekanlar ve olaylar o kadar tanıdık ki sadece isimleri değiştirseniz hikayeler pekala anadolu’nun bir başka bölgesinde geçiyor diye de okuyabilirsiniz. her öyküde, toprağa saldıkları kökün oradaki ermenileri, ortak değerler çerçevesinde nasıl beslediğini ve ‘biz’e nasıl dahil ettiğini görmek mümkün…


#gavurmahallesi #mıgırdiçmargosyan #kitap #okudumbitti #kitapönerisi #bookstagram #diyarbakır #ermeni #öykü #books

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...