29 Mart 2024 Cuma

doksan altı yazı, gazeteler her zamanki işgüzarlıklarıyla, ülkeye yıldız yağdırıyor. yazarken gül gül öldüklerini düşündüğüm haberlerde kimler yok ki. düşünsenize hagi bile yazıyor adamlar. çok değil iki yıl önce, abd’deki dünya kupası’nda aklımızı başımızdan alan gheorge hagi; namı diğer karpatların maradonası.

bir mucize gerçekleşiyor ve rumen yıldız barcelona’dan gelip, imzayı atıyor. ertesi gün gazetede faruk süren ile ergun gürsoy’un arasında hagi’nin en az onlarınki kadar kötü bir takım elbise ile fotoğrafını gördüğümde bile inanamıyorum.

şans bu ya, o zamana kadar en azından bir kısmı açık kanaldaki maçlar, cine beş tarafından şifreye geçiriliyor. bir de hagi ilk çıktığı vansspor maçında iki gol birden atmasın mı…

cimbom ikinci haftada da trabzonspor ile oynuyor. ben dükkanda kurdeşen döküyorum. 

pasajımızın altındaki altmış üç bilardoda cine beş yayını var. ama efes’in tombul şişelerinin ve merit royal’ı aratmayan bir kumar döngüsünün olduğu bu mekana girmek için, on üç yaşındaki benim, babamdan izin almam hagi’nin transferinden bile sürreal bir vaka…

daha fazla dayanamayıp sürahiyi kapıyorum, “baba ben bi su getireyim” deyip cevabı beklemeden çıkıyorum. salondaki su sebiline sürahiyi koyup, televizyonu kolluyorum. maçta on yedi dakika geride kalmış. çok geçmeden galatasaray serbest vuruş kazanıyor. topun başında da hagi var. rumen yıldız hafif gerilip, otuz altı numara ayağıyla topu doksana lamba gibi asıyor.

bütün gücümle bağırıyorum, “gooooool”

maçın heyecanından beni görmemiş olanlar bu vesileyle fark ediyor hemen. on sekiz yaşından küçüklerin girmesi yasak malum mekanda… salonun sahibi paşa amcanın öfkeli bakışı karşısında ezilirken, bir terliğin suya basışını ve ensemdeki şaplağın sesini senkronize bir şekilde duyuyorum.

paşa amcanın oğlu kaya abi, ayakları ıslak, “oğlum ne yapıysan, her yeri su etmişsen” diyor.

öylelikle fark ediyorum, muhtemelen sürahinin daha serbest vuruş kazanılmadan dolduğunu ve devamında akan su ile salonun zemininde ufak çaplı bir göl oluştuğunu…

acı olansa ne şamarı yiyen ben, ne de kaya abinin hagi’yi kıskandıran vuruşunu izleyen salon ahalisi bu müthiş golün tekrarını görebiliyoruz...


#hagi #gheorgehagi


 

17 Mart 2024 Pazar

mevlevi mi komünist mi? faşist mi hümanist mi? hasan âli yücel yakın tarihin pek çok siması gibi bu yaftaların hepsinin birden yapıştırıldığı bir figür. osmanlı’nın yıkılışına, yeni devletin kuruluşuna, cumhuriyet aydınlanmasına, tek parti devrine, demokrasiye geçiş sancılarına kısaca türk tarihinin en iniş çıkışlı dönemine denk gelen hayatı ve bu süreçlerin hemen hepsinde rol alması sebebiyle hasan âli yücel’in hem sevgi hem nefret objesi olması anlaşılabilir bir durum.

benim kişisel tarihim açısından, yücel adını ilk kez duyuşum, atsız’ın açık mektupları ve devamındaki kırk dört yargılamaları vesilesiyledir. ardından serdengeçti’nin mahkûmiyetine sebep verecek “yüksek makamın, alçak vekiline” mektubuyla zihnimdeki hasan âli yücel imajının ilk taşlarının nasıl döşendiğini az çok tahmin edebilirsiniz. lakin hakkında bilgi sahibi oldukça, kırk dört yargılamalarındaki payını hiç affetmesem de âli yücel’in bu denli tek yönlü bir değerlendirmeyi hak etmediğini fark ettim.

bu saikle iş kültür yayınları’nın uzun süredir kesintiye uğrayan nehir söyleşi serisinden arda kukul’un gülümser yücel sohbetinden doğan ‘babam hasan âli yücel’ kitabının çıktığını görünce hiç düşünmeden aldım. eser gerçekten hasan âli yücel hakkında etraflı bir portre sunuyor okuyucuya. üstelik ikincil kaynaklar yerine direkt evinin içinden, kızının ağzından. bu durum beraberinde hiçbir yerde bulunmayacak bilgileri getirirken bir yandan da kuşkusuz oto sansüre sebebiyet veriyor.

ancak hakkını teslim etmek gerekiyor. gülümser yücel’in berrak hafızası ve anlatımındaki duruluk her sayfada hayranlık uyandırıyor. bir büyük tebrik de arda kukul’a. bir söyleşiye nasıl hazırlanır, muhatapla mesafe nasıl olmalıdır, doğru soru nasıl sorulur gibi konularda ders kitabı olarak okunabilecek bir eser meydana getirmiş. öyle ki gülümser hanım’ın anımsayamadığı yerlerde devreye giren kukul, konuya hakimiyetini her satırda okura hissettiriyor.

bu eser benim için yeni bir yol haritasının başlangıç noktası da oldu. erken cumhuriyet dönemi, köy enstitülüleri, çeviri faaliyetleri, mevlevilik, tek parti dönemi… hakkında yeni okumalara kapı açan bu kitabı ilgililerin baskısı tükenmeden edinmesinde fayda var…

son bir not da magazinseverlere… hasan âli yücel, fuad köprülü ve çocuk yuvası sahibi samiha hanım arasındaki aşk üçgenine dair de ipuçları kitapta okurları bekliyor… 

10 Mart 2024 Pazar


merhaba sevgili günlük (sana böyle seslenebilirim değil mi? filmlerde hep böyle diyorlar çünkü) bugün yedi temmuz, bin dokuz yüz doksan. hep küçük harfle dolduracağım seni. emire öğretmen görse çok kızardı ama okulun açılmasına daha var. yengem, verdi seni bana. adana’dan getirmiş. sadece seni değil, bütün çocuklarını ve yeğeni ile kardeşini de getirdi. bugün hep beraber emine halamların bağına gittik. (adana’dan gelen kuzenlerim buna piknik diyor.)

harika bir gün geçirdim. o kadar çok güldük ki, akşam karnım ağrıdı. (annem bana inanmadı, bağda yediğim incirlerden olduğunu söyleyip durdu.) turgut, mahmut, mustafa ve ben yaşıt sayılırız. mustafa ile ben urfa’da yaşıyoruz. kuzenim turgut ve kuzeni mahmut ise adana’da. gün boyu çok komik şeyler yaşadık. bazen bizim bir kelimemiz onları yere sermeye yetti bazen de biz adana şivesine güldük.

ali amcamın toros’unda gün boyu, hülya ablanın adana’dan getirdiği sezen aksu kaseti dönüp durdu. ablamlar, halamın ve amcamın kızları duygusal şarkılarda dalıp gitti. büyükler bağda gezerken, bir ara sigara da içtiler ama tabii ki bunu sadece sana söyledim. biz çocuklarsa şinanay çıktığında top oynamayı bırakıp eşlik ettik her defasında. topum sarı kırmızı. galatasaray sezonu dördüncü tamamladı. turgutlar, üzülme, adana demirspor da küme düştü, dedi.

yarın akşam dünya kupası finali var. arjantin ile almanya oynayacak. bence maradona en az üç gol atar, dedim. mahmut ile turgut almanya kazanır diyor. çok acayip, maradona yenilmez ki. amcamın kızları da almanya’yı tutuyor. klinsman çok yakışıklıymış. urfa’da kızlar futbol sevmiyor. o yüzden şaşırdım. aslında adana çok uzak değil ama pek çok fark var aramızda. neyse, iyi ki geldiler, okul açılınca anlatacak çok şeyim olacak. 

turgut ve mahmut, mustafa ile beni adana’ya davet etti. atarileri varmış evde. oynarız diyorlar. yedi yaşında olmasam kesin giderdim. çok merak ettim adana’yı. adidas ayakkabıları var mahmut’un, maradona gibi. orada mağazası var dedi. akşam halamlarda kalacaklar. yarın finali birlikte izleyeceğiz. annem lahmacun yapalım dedi. umarım karnımın ağrısı geçer. şimdi uyumalıyım. balkonun ışığını kapatacak annem. yedi yaşında olmak çok zor. evde kararları hep başkası veriyor.

6 Mart 2024 Çarşamba


mahir ünsal eriş heyecanla takip ettiğim bir yazar. zira hiç yitirmediği bir edebi tecessüsle yılmadan deniyor. konfor alanında kalmak yerine bilinmedik sulara yelken açıyor. onun bu meydan okuyan tavrı ilham perilerinin hoşuna gidiyor olacak ki “ya nasip” diyerek çıktığı seferlerden, her defasında okuyucusunu memnun edecek eserlerle dönmeyi başarıyor.

‘acaip’  her ne kadar bir önceki romanı ‘gaip’in devamı niteliğinde olsa da anlatım tekniği bakımından bana göre eriş’in bugüne kadarki en sıra dışı işi. zira kitap başkarakterimiz samim’in ağzından uzun bir mektup formatında yazılmış. yüz seksen iki sayfalık bir mektup fikri okuyucunun gözünü korkutsa da mahir ünsal eriş, hem kurgu ve dili kullanmada adına müsavi mahirliğiyle hem de semavi kitaplar ile klasik edebiyattan alışık olduğumuz, kıssalarla anlatıyı zenginleştirme metoduyla bu zorlu denemeden de alnının akıyla çıkmayı başarmış.

storytel için tefrika roman tekniğiyle kaleme alınan ‘acaip’ aynı serinin ilk kitabında yaşamlarına konuk olduğumuz salih bey ve ailesinin gizemli hayatının en karanlık noktasına tutulmuş bir fener hüviyetinde. eriş, bu kez derin devletin ağır abisi salih bey’in herkesten gizlediği gayrımeşru çocuğu samim’in öyküsüne ortak ediyor bizi. bu sayede onu yakından tanıyıp, güzin ile tutkulu aşkına tanıklık ediyoruz. 

acaip harika bir aşk romanı olmasının yanında tam bir ankara kitabı. başkent anlatıya mekan olmanın ötesinde bir karakter kadar belirgin romanda. öyle ki kitabı parkanızın cebine koyup, kızılay’a doğru inecek olsanız, oracıkta bir yerde samim ile güzin’e kendi icat ettikleri kelime oyunlarından birini oynarken denk gelecekmiş hissi kaplıyor içinizi.

son bir not, sadık okurlarının bileceği gibi mahir ünsal eriş için ilk romanı ‘dünya bu kadar’ın yeri ayrıdır. “kapağında kayısı resmi olan romanın” gaip’ten sonra acaip’te de, kendi filminde bir sahnede görünen yönetmen misali kurguya dahil edilmesi hoş bir sürpriz olmuş.

#acaip #mahirünsaleriş #kitap #okudumbitti #kitapönerisi #türkedebiyatı #bookstagram #books #kitapkurdu #edebiyat #turkishlitareture @mahirunsaleris @canyayinlari

28 Şubat 2024 Çarşamba

malazgirt’ten ocak dışı kalmaya uluma bahsi...

efendim; trafik stresi, kredi kartı borcu, işyerinde mobbing, çocuğun okul taksiti, final – bütünleme dönemleri… yirmi birinci yüzyılda, içtimai hayattaki her birey bu listedeki dertlerden en az birinden mustariptir. şimdi koltuğunuza yaslanın ve tüm bu dertlere elveda demeye hazırlanın. size çözümü söylüyorum: çok zorlandığınızda bir kurt gibi uluyun. göreceksiniz ki ne dert kalacak ne tasa…

gülüp geçmeyin ne olur. anadolu’ya atalarımız uluyarak girmiş. rivayet odur ki, malazgirt savaşında bizans ordusunu görünce ulumaya başlayan türk askerleri sayesinde karşı taraftaki türkopol soydaşlarımız peçenekler durumun ayırdına varıp uluma ile karşılık vermiş ve saf değiştirmiştir. yani bugün anadolu türkiye olduysa, uluyan ecdada borçluyuz.

efendim tarihe girmişken doksan beş yılıydı sanırım. bir akşam tüm televizyon kanallarında mhp etkinliğini görünce gözlerime inanamıştım. zira o dönemde ana akım medya için mhp, belalı bir uzaktan akraba gibiydi. varlığı bilinen ama görmezden gelinen. kongresinde kavga falan çıkmadıkça haber bülteninde görmek zordu.

güney azerbaycanlı sanatçı araz elses atlar albümünü yapmış. aşık veysel’in eseri ‘türküz türkü çığırırız’ı yorumlarken de bir uluma katmıştı. bozkurt selamının da yeni yeni yayıldığı teşkilatta araz’ın uluması eklenince bir anda türkiye’de gündem oldu. konserde o ulurken, seyirciden de mahcup da olsa katılanlar olmuştu. bu gelenek artarak iki binli yıllarda erciyes zafer kurultaylarında doruğa ulaştı.

bu satırların yazarı da tekir yaylası’nda bolca uluduğu gibi, basket sahalarında da ulumuştur. halen de evde zaman zaman araz elses dinleyip, xanax, lustral niyetine uluyarak stres atmaktadır. yok efendim niye ayıp olsun. koca koca adamlar stadyumda elli bin kişi bir olup anlamsız sesler çıkarıyor, rock konserinde kafa sallıyor hasılı türlü uğraşılar adına şekilde şekle giriyor siz uluyunca mı ayıp olacak.

bu kadar ulumaktan bahsedip, türklük aşkıyla vecde gelip bir an uluduğu için ocak dışı kalan abimizi anmamak olmaz. üzülme sakın, her zaman öncüler horlanır. bir gün dolunay ile birlikte balkonlardan, teraslardan uluma sesleri semayı kapladığında kıymetin anlaşılacak…

26 Şubat 2024 Pazartesi


eric darbre fransız bir gazeteci. ömrünün yarısını doğu türkistan’da yaşanan zulmü dünyaya duyurmaya ayırmış. bu uğurda defalarca türkiye’ye, kazakistan’a, afganistan’a ve işgal altındaki uygur topraklarına gitmiş. hatırı sayılır sayıda belge ve bilgiyi toplamış. dünyanın pek çok parlamentosunda çin hakkında verilen aleyhte kararlarda onun canı pahasına elde ettiği görsel kanıtlar önemli rol oynamış. 

darbre, doğu türkistan’da yaşanan dramı yakından görünce, bu konudaki çalışmaları mesleki bir hevesin ötesine geçip, insani bir sorumluluğa dönüşmüş. muhtelif gazetelerdeki makaleleri ve uluslararası festivallerde gösterime giren belgesellerinin yanında bir de çizgi romana imza atmış fransız gazeteci: uygur türkleri, ölüme kafa tutan bir halk.

eser, doğu türkistan’da çin’in dünyanın gözlerinin içine bakarak uzun yıllardır uyguladığı sistematik soykırımı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. darbre, otobiyografik bir anlatı ile uygur türklerinin -kendi deyimiyle- bir milyon yıldır yaşadığı topraklarda, maruz kaldığı mezalimi ve asimilasyona karşı direnişlerini okuyucuya sunuyor; tabii en çok da yalnızlıklarını…

eric darbre, sadece yaşananları değil, dünya kamuoyunun çin pazarını kaybetmemek ve kan donduran durumlara dahi insani hassasiyetler yerine ülke çıkarları doğrultusunda yaklaşmasını da konu alıyor. özetle fransız yazar, hepimizin gözleri önünde işlenen soykırımı ve insanlığın bu vahşet karşısındaki üç maymunu oynayışını bu kitapla yüzümüze çarpıyor.

eric darbre’nin kelimelerinin şiddeti eliot franques’in harika çizimleriyle daha da artmış. öyle ki çizginin gücüyle, diyalog olmayan sayfalar bile boğazda bir yumruya dönüşüyor. bu noktada çizgi romanın on üç yaş altı çocuklar için uygun olmayabileceğini belirtmekte fayda var. son olarak eseri türkçeye kazandıran karakarga yayınları’nın cesur tutumuna en iyi desteğin kitabı daha fazla insanla buluşturmak olacağı kanısındayım.

#kitap #çizgiroman #uygur #uygurtürkleri #doğutürkistan #şincan #éricdarbré #bookstagram #eliotfranques #lesouïghours #kitapönerisi #doğutürkistan #livre #esirtürklerehürriyet 

23 Şubat 2024 Cuma


z kuşağı sadece ismen tanısa da, x ve y kuşaklarının hayatının tam merkezindeydi süleyman demirel. baba nam politikacının bu konumu elde etmesinde yarım asrı aşkın süre türk siyasetinin her kademesinde görev yapması kadar kendisiyle özdeşleşmiş şapkası, kullandığı birbirinden ilginç deyimler, kocaman kafası ve gerdanıyla nev’i şahsına münhasır vücudu hasılı her hal ve tavrıyla fenomen oluşu da etkiliydi.

peki hangi demirel? barajlar kralı ve hür teşebbüsün kalesi demirel mi, sıkı devletçi demirle mi? yeni asyacıların “nurlu süleymanı mı yoksa yirmi sekiz şubat’ta laisizmin yılmaz savunucusu mu? turgut özal’ın yegane hasmı mı, özal’ı siyasete kazandıran mı? milliyetçiler birleşin diye kitap yazan, azerbaycan’da adına bozkurt süleyman diye şiir yazılan türkçü demirel mi yoksa elçibey’in hal’inden sorumlu morrison demirel mi? bu sorular o kadar çok artırılabilir ki…

aslında demirel hem bunların hepsi hem de hiçbiri… zira bir kısmı muarızlarının pire deve yapmasından kaynaklı bir kısmı ise elli yıldan uzun süre siyaset denen kaygan zeminde ayakta kalmak için yaptığı türlü manevraların sonuçları. işte, yıllardır türk sağı üzerine çalışan tanıl bora da demirel’in tüm bu serzügeştini derlemiş, toplamış ve meraklısının istifadesine sunmuş.

eser için titiz bir çalışma demek gerçekten çok az kalır. tanıl bora, mübalağasız iğne ile kuyu kazmış. sadece demirel ile ilgili yazılmış ya da onun kaleme aldığı eserlerle yetinmeyen bora, döneme dair hatıratlardan ses kayıtlarına, kenarda kıyıda kalmış demirel’e bütün malumatı toplamış ve bunları yeri geldikçe bazen bir tamlama yahut cümle olarak metnine yedirmiş.

tanıl bora popüler kültürü de ihmal etmemiş. karikatürlerden propaganda plaklarına, demirel’in izini her mecrada sürmüş. tüm bu emeğin karşılığı olarak da demirel’i merkeze alan son altmış yıla dair harika bir yapıt ortaya çıkmış. gayet hacimli olmasına rağmen dil zenginliği ve özgün anlatımıyla okuyucuyu içine çeken eser bir biyografi nasıl yazılır sorusuna verilmiş bir cevap aynı zamanda…


#demirel #süleymandemirel #tanılbora #biyografi #kitap #okumakiptiladır

17 Şubat 2024 Cumartesi


“ne efsunkâr imişsin âh, ey didar-ı hürriyet” bin sekiz yüz yetmiş altıda, magusa zindanında nâmık kemal’in kaleminden dökülen bu mısralar yetmiş altı yıl sonra nikos kazancakis’in kalemiyle ete kemiğe bürünüp, alexis zorba’ya dönüşmüş. evet, hürriyeti ve santurundan başka bir şeyi olmayan bir adam, yetmiş küsur yıldır, dünyanın dört bir yanında insanları derinden sarsıyor...

müdanasız, rindmeşrep ve hayyamî bir portre zorba. aklıyla değil hisleriyle hareket eden,  dünü ve yarını değil sadece bugünü düşünen, gerçeklikle bağı zayıf, normal kabul edeni görmezden gelen, hakim düzeni sadece hareket alanı olarak kullanan lakin tüm bunları yaparken, tanrı meskenidir diye kalp kırmayan diğerkâm bir karakter…

zorba çağın ölçütlerine göre bir kahraman değil aslında... eğitimli, para sahibi, iyi giyinen, her daim kontrollü ve yakışıklı patron kahraman kıstaslarının tümüne tik attırmasına rağmen antikahraman zorbanın o kadar gölgesinde kalıyor ki kazancakis ona bir ad koyma ihtiyacı dahi hissetmemiş. zorba kitabı bir antikahramanın, kahramana böylesi mutlak üstünlük kurduğu nadir eserlerden biri.

peki, zorba’yı bu kadar çarpıcı kılan nedir? 

zorba, çağın dişlileri arasında sıkışmış; hatta o dişlilerin kendisi olmuş, yaşamı gta’da verilen görevler misali, başkalarının dayattığı yolu hiç sapmadan adım adım yürümek bilen, öteki olmayı göze alamayan, hislerini, içinden gelenleri, akıl - din - toplum üçgeninin içine hapsetmiş bizlerin ukdeleri toplamı…

#zorba #alexiszorbas #nikoskazancakis #okumakiptiladır #draw #bookstagram #çizim #kitap #kitapönerisi #okudumbitti #kitap #book

13 Şubat 2024 Salı


arif şirin’in soyadını pek kimse bilmez. çünkü o, dostunun da düşmanının da belleğinde ozan arif’tir. ozan arif, türk töresinin ozana tanıdığı tanrısal imtiyazları sonuna kadar kullanmış, arkasındaki ilahi gücün hakkını verip her dönem otoriteye karşı dimdik durduğu için de ozan unvanı isimleşmiş ve soyadını dahi unutturmuştur.

ozan, halkın kalbindeki saza ve söze dökendir. merhum arif ağabey de dümdüz, halkın dilinden konuşmuştur. tokmak ve davul üzerinden yaptığı alegorilerle erotizmin sınırlarını zorladığı “nerden aldın bu parayı” parçası tarihin iyi hicivlerinden biridir. öyle ki türkçe rap’in patlaması bu parçanın sample olarak kullanıldığı cartel grubunun aynı isimli şarkısıyla olmuştur.

yine mamak zulmünü sansürsüz biçimde anlattığı nice parçasıyla on iki eylül cuntasının günah galerisini tarihe not düşmüştür. evren için yaptığı “bir it vardı” türküsü de aynı şekilde tarihi bir hesaplaşma görevi ifa etmiştir. ozan arif, “denge için” gençleri asan köpeğin içtimai hafızaya namıyla geçmesini sağlamıştır.

üzerinde durulması gereken bir yan da güneydoğu’daki terör meselesine salt güvenlikçi bakış açısıyla değil bölgenin meselelerine hâkim şekilde bakmasıdır. bölgedeki yoksulluk, geri kalmışlık ve merkezi idareye uzaklığın getirdiği zorluklar üzerinden getirdiği eleştiriler mahallesinde ancak ozan cesaretiyle yapılabilirdi. 

hasılı ozan arif ülkücü dünya görüşünün bağrında yetişse de her daim türk milletinin duygularına tercüman olmuş. bu yüzden muktedirler değişse de ozan arif’in adresi onuncu köyde sabit kalmıştır. merhum ozan; köroğlu, nesimi, gökalp… silsilesinin yirmi birinci yüzyıldaki altın halkasıdır.

bundan sebeptir ki, beş yıldır samsun’da bir kabri olsa da ozan arif türk milletinin maşeri vicdanında kurduğu otağında sazıyla, sözüyle dipdiridir. atsız’dan mülhem: ozan arif ölmüş, fakat sazı elinden düşmemiştir. ölmüş, fakat yenilmemiştir.

#ozanarif #ozanarifşirin #arifşirin #türk #ozanlık 

5 Şubat 2024 Pazartesi


hafızamız bir suretler galerisi. bireysel yaşamımızda olduğu kadar toplumsal hayatta iz bırakan isimler de simalarıyla birlikte belleğimize kazınıyor. tabii ki o eşkalle ilişkilendirdiğimiz olaylar ve sözler de zihnimizin aynı kompartmanında yer alıyor. işte, ibrahim halil çelik deyince benim aklıma öncelikle haleplibahçe’deki beyaz köşk ve oradaki kebap ziyafetleri geliyor. tabii ki bir de yirmi sekiz şubat sürecinin operasyonel medyasının sündüre sündüre kullandığı nutukları. -bunların en ünlüsü: “kan akar, şeriat gelir, fıstık gibi olur”- 

çelik, yerel başladığı siyaseti bu keskin tavrı sayesinde üst düzeye taşımış, bilinirliği artıkça söylemleri de daha fazla sertleşmişti. kuşkusuz bunda yukarıda sözünü ettiğim dönemin ikliminin de etkisi vardı. o denli büyük bir etkinin beraberinde kuvvetli bir tepkiyi doğurmaması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. işte hem türkiye cumhuriyeti tarihinin en garip dönemeçlerinden birinde siyasetin göbeğinde yer alması hem de hemşehrim olması sebebiyle, çelik’in ismail sert ile yaptığı ve hece yayınları’ndan çıkan nehir söyleşini görünce hemen sipariş ettim. 

iyi ki de etmişim çünkü bu kitap zihnimde birkaç eylemi ve söylemi dışında malumat bulunmayan halil ibrahim çelik’in dünyasına doğrudan girme şansı verdi. ibrahim halil çelik’in ağzından, hem şanlıurfa’nın hem de türkiye’nin son kırk yılına tanıklık etme ve hafıza tazeleme imkanı buldum. ideolojik olarak farklı noktalarda dursak da, çelik’in, benim gibi çokça ülkede çiğköfte yoğurduğunu ve yanında isot olmadan seyahate çıkmadığını öğrendim. yine iflah olmaz bir kitap müptelası oluşu da onunla zihni yakınlık kurmamı sağladı.

bir kere tüm urfalılara kesinlikle tavsiye ediyorum. zira konu ne kadar dallanıp budaklansa da bir şekilde urfa’ya urfalılığa geliyor. yine yakın tarihe ilgi duyanlar için de bulunmaz anekdotlarla dolu muhteva yönünden hayli muhkem bir eser. söyleşi gerçekleştiren ismail sert’i de ayrıca tebrik ederim. ibrahim halil çelik her ne kadar hatipliği ile bilinse de, konuşmayı yönlendirmesi gayet başarılı….

#ibrahimhalilçelik #halilçelik #urfa #şanlıurfa #urfatarihi #refahpartisi #ismailsert #heceyayınları #islamcılık #yirmisekizşubat

8 Ocak 2024 Pazartesi


neşeli günler’in tutunamayanı ziya’nın kurbanının yüzünde derin kesikler oluştururken art arda sıraladığı ve türk milletinin hafızasına kazıdığı, o isimlerden biri daha gitti, alman futbol efsanesi franz beckenbauer. tek kanallı dönemin tüm figürleri gibi anılarımızdan bir parçayı da beraberinde götürdü.

kayzer lakaplı yıldız, başarılarla dolu kariyerine karşın kendi hikâyesinin kahramanı olmaktan çok cruyff’un öyküsünün antikahramanı olarak kazındı hafızamıza. yetmiş dört dünya kupası’nda hollanda’nın peri masalı, kupa beckenbauer’in ellerinde yükseldiğinde son bulmuştu.

lakin ister kahraman olsun ister antikahraman bu suretler bizim için çocukluk dediğimiz o büyülü çağın birer imgesi. yani parliement pazar gecesi sineması, vezüv soba, arap sabunu kokusu, cenk koray, bizimkiler yahut vita tenekesinde açmış çiçekler nerede duruyorsa kaybeden cruyff ile kazanan beckenbauer da orada birlikteler…

belki de bundan sebep, kayzer’in ölüm haberini alan pek çok akranım gibi ben de arka planda bir alman ezgisi yerine, sezen aksu’nun tükeneceğiz’i duydum...


#franzbeckenbauer #kaiser #tükeneceğiz #yetmişler #seksenler #seventies #eighties #çizim #drawing #germanfootball #nostalgia #nostalji

4 Ocak 2024 Perşembe


 “zor zamanlar güçlü insanları; güçlü insanlar iyi zamanları; iyi zamanlar zayıf insanları; zayıf insanlar da zor zamanları yaratır!”

ilk bakışta klişe bir sosyal medya aforizması gibi duran bu cümle birleşik amerikalı yazar michael hopf’a ait. önermenin ne denli haklı olduğunu anlamak içinse osmanlı’nın son dönemi ve cumhuriyetin ilk yarısında yetişen aydınlarla ikinci yarıdan itibaren giderek artan çürümeyi mukayese etmek kafi…

şair, yazar, gazeteci, senarist, eleştirmen, televizyon programcısı mütefekkir, dava ve kavga adamı attila ilhan dönemdaşı pek çok münevver gibi mahpusluk, ömür boyu süren takibat, zorunlu yurt dışı macerası, işsiz kalma gibi tekinin modern çağ insanını intihara yöneltecek belalı bir yaşamı, konformizm bataklığında planlarını öteleyerek yaşamını tüketen bizlere nazire yaparcasına üretken geçirmiş. bu sebeple kaptan’ın selim ileri ile nehir söyleşini okurken sık sık on ömürlük serencamı seksen yıla sığdırmasının şaşkınlığını yaşadım.

attila ilhan kendi deyimiyle toplumcu bir aydın. lakin ilhan, türkiye solunun tarih sahnesine çıkışından bugüne bir türlü özümseyemediği türklük bilincine fazlasıyla sahip. nehir söyleşi boyunca sık sık türk soluna getirdiği eleştiriler pekala türkiye’de toplumcu bir hareketin manifestosu olabilecek zenginlikte bir fikri altyapıya sahip.

eserin odağında elbette attila ilhan’ın yaşamı tüm merhaleleriyle yer alıyor. lakin eser biyografik olmanın ötesinde türk düşünce ve kültür sanat hayatı için de bir almanak hüviyetinde. atsız’dan nazım hikmet’e, sadri alışık’tan doğan avcıoğlu’na nice eşhas. varlık dergisinden şiir matinelerine, yerel gazetelerden trt’ye pek çok kurum ve olaya dair anılar eserde okuyucuyu bekliyor. diğer nehir söyleşilerde rastlamadığım biçimde küçük bir seçkinin eserin son kısmına eklenmesi de okuyucu için hoş bir sürpriz olmuş…

en iyisi sözü attila ilhan’a bırakayım:

“…şairler dolaşır saf saf

tenhalarında şiirler söyleyerek

kim duysa / korkudan ölür

-tahrip gücü yüksek-

saatli bir bombadır zaman

an gelir

attila ilhan ölür.”


#attilailhan #selimileri #kitap #nehirsöyleşi

1 Ocak 2024 Pazartesi


seneye hemşehricilik yaparak başlayayım. on parmağında on marifet urfalı sanatçı sedat anar’ın öykü kitabı ‘paganini dinleyen inekler’i yılın son iki gününde okudum. dokuz hikayeden oluşan eser, anar’ın kaleme aldığı ikinci kurgu eser ve ilk öykü kitabı olma niteliğini taşıyor. daha önce anı-otobiyografi, inceleme ve roman türünde yapıtlar veren başarılı müzisyen bu kez içindekileri öykülere dökmüş.

aslında eseri öykülerden oluşması sebebiyle kurgu sınıflandırmasına tabii tutsak da, kitabı bitirdiğimizde yine anar’ın anlatısını otobiyografik unsurların üzerine inşa ettiğini görüyoruz. öyküler mekan, olay ve çatışma anlamında sedat anar’ın yaşantısından derin izler taşıyor. hatta bazılarında yazarımız doğrudan başrolde yer alıyor.

geleneksel – yenilikçi tenakuzu, büyükşehire gelen taşralının yaşadığı psikolojik zorluklar, türkiye’de sanatçı olmanın getirdiği toplumsal baskı, gelir adaletsizliğinden nasibi alan kesimler anar’ın kitabında referans noktaları olmuş. sular altında kalan eski halfeti, techir sebebiyle boşaltılan ermeni köyleri de sedat anar’ın yaşamından izler olarak karşımıza çıkıyor.

paganini dinleyen ineklerde dert ve keder, “bizi insan yapan hüzündür, çünkü sadece hüzünle en saklı yanımız ortaya çıkar: insan yanımız.” mısraının hakkını verircesine hemen her öyküye sirayet etmiş. öyle ki mizahi bölümlerde bile yazarın bir kahramanından bahsederken kullandığı, “gülüşünde bile bir hüzün saklıydı” cümlesinin hakkını verircesine duygusallık hâkim.

eserde aksayan yönler yok mu diye soracak olursanız, elbette anar’ın ilk öykü kitabı olmasından kaynaklı zaman zaman eksikler göze çarpıyor. bu bazen bir kelime seçiminde bazen de kullanılan bağlaç yahut edatın fazlalığıyla kendini gösteriyor. ancak kullanılan dilin ve kurgunun sahiciliği bu kusurları örtmeyi başarıyor.

#sedatanar #paganinidinleyeninekler #iletişimyayınları #okumakiptiladır #kitap #kitapkurdu #kitaptavsiyesi #öykü #öykükitabı #kitapönerisi #okudumbitti #bookstagram

28 Aralık 2023 Perşembe


sene biterken iki bin yirmi üç yılında benim için enleri paylaşayım efendim:

kitaplar

roman: afili hafiye – murat menteş

kurgu dışı: çalınan dikkat – johann hari

dil: babil kulesi kitabı – mahir ünsal eriş

şehir: ötekilerin başkenti – gökhan duman

nehir söyleşi: cumhuriyetle özdeş bir yaşam – özden toker / mehmet alkan

inceleme: altmışlı yıllardan altmışıncı yıla – ozan yusuf polatoğlu

spor: nasıl yıldız olunmaz – ergin keleş

hayal kırıklığı: azınlık – ishak reyna


dizi – müzik 

dizi: yaratılan – çağan ırmak 

albüm:  şen olasın ürgüp - refik başaran


podcastler:  

ben okurum – deniz yüce başaran

nasıl olunur – nilay örnek

geri dönüyoruz – mahir ünsal eriş / töre sivrioğlu

avangart – yalın alpay

bi gidene soralım – emre onar

nereden başlasam – can kozanoğlu / mirgün cabas


#zraporu #kültürsanat #edebiyat #ikibinyirmiüç 

27 Aralık 2023 Çarşamba


çağına fazla gelen, deha sahibi her ince ruhlu insan gibi; akif'in hayatının tek kelimelik özeti de yalnızlıktı. münzevi hayatının ilk safhasında,  kalabalıklar içinde tek başına; ikinci döneminde ise kalabalıklardan uzak yalnız yaşadı ve öyle öldü. sınırların içine hapsedilmeyecek büyük bir mütefekkir, yaradılıştan gelen mükemmel bir şairdi. vefat yıldönümünde rahmet dileyerek, sözü akif gibi münzevi ve anlaşılamamış bir başka dahiye, atsız bey'e bırakalım...

"akif, şair, vatanperver ve karakter adamı olmak bakımından mühimdir. şairliğine kimse itiraz edemez. onun oldukça bol manzum eserleri arasında öyle parçalar vardır ki türk edebiyatı tarihinde ölmez mısralar arasına girmiştir. vatanperverliği, tam ve tezatsız bir vatanperverliktir. akif, sözle vatanperver olduğu halde fiille bunu tekzip edenlerden değildi.

karakter adamı olmak bakımından da akif eşsizdir. o, daima bulunduğu kabın şeklini alan bir mayi veya cıvık bir halita değil; şeklini sıcakta, soğukta, borada, kasırgada muhafaza eden katı bir cisimdir. islâmcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. islâmcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. bugünkü türkçülük ne ise dünkü İslâmcılık da o idi. esasen islâmcılık osmanlı türklerinin milli mefkûresiydi. on dördüncü asırdan beri türklerden başka hiçbir müslüman millet, ne araplar, ne acemler, ne de hintliler islâmcılık mefkûresi gütmüş değillerdir.

bir osmanlı şairi olan akif'te millî mefkûre kemaline ermiş, fakat yeni bir millî mefkûrenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür. mazide yaşayanların fikir ve mefkûreleri bize aykırı gelse bile onları zaman ve mekân şartları içinde mütalaa ettiğimiz zaman haklarını teslim etmemek küçüklüğüne düşmemeliyiz. 

çanakkale şehitleri için yazdığı şiir kâfidir. başka söz istemez. akif insandı, dönmedi ve öyle öldü."

atsız - kızılelma - yirmi altı aralık, bin dokuz yüz kırk yedi 

20 Aralık 2023 Çarşamba

çocuk; mahalle baskısı, din, kanun, el alem ne der gibi duvarlar ile etrafı henüz örülmediği için olayları bütün çıplaklığıyla görür, tepkilerini de yine bariyerlerden azade olmanın pervasızlığıyla verir. haberi çocuktan almamızın sebebi, çocuğun henüz dış sansüre karşı korkusuz ve otosansürden habersiz olmasındandır. belki de bu sebeplerle içindeki çocuğu, yetişkinliğine taşıyabilenlere ya sanatçı deniyor ya da deli. ikisi arasındaki sınırların muğlaklığı da bundan ötürü olsa gerek. sen 

çağan ırmak da içindeki çocuğu yaşatmak şöyle dursun, yetişkinliğiyle o çocuğu en iyi arkadaş haline getirebilen bir sanatçı. daha önce bütün ülkeyi ağlattığı filmlerde bile çocuğun gözünden hayal sahneleri koymaktan çekinmeyen, ulak’ta bir masal evreni inşa edip, anlatısına mesken kılan, hülasa hemen her işinde ağlatırken tebessüm ettiren, güldürürken de hüzünlendiren bir isim. yani eserleriyle,  topluma bir çocuğun duygu değişkenliği yaşatabilen bir yazar.

işte hep kamera etrafında gözlemlediğimiz o muzip oğlan çocuğu bu kez klavyesinin başına geçmiş ve kitapseverlere ‘gözümden deliler taştı’yı armağan etmiş; yüzünde yine gülümsemeye eşlik eden hafif utangaç hafif de oyunbaz bir tavırla. eser, çağan ırmak’ın yetmişlerde geçen öykülerinden oluşuyor. aslında anılarından da denebilir lakin yazılanların ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek muhtemelen bunu ırmak’tan başkası hiçbir zaman bilemeyecek.

zira sinematografisindeki üslubu kitapta da sürdüren çağan ırmak, ‘gözümden deliler taştı’da ege’nin herhangi bir kentinde rastlayacağınız karakterleri, okurlara büyülü gerçeklik penceresinden izletiyor. o sebeple sayfaları çevirdikçe, kimi zaman plajda yenmesi için pişirilen köftelerin kokusu geliyor burnunuza, kimi zaman kulağınıza sinema perdesinde oynayan filmin sesi. bir yandan da, ölülerin de konuşabileceğini kabulleniyorsunuz bu gerçeklik içerisinde…

#gözümdendelilertaştı #doğankitap #kitap #bookstagram #çağanırmak #kitapönerisi #öykükitabı #okudumbitti #kitaplık #kütüphane #turkishliterature #türkedebiyatı #kitapkurdu #kitaptavsiyesi

15 Aralık 2023 Cuma

 

arif sağ ile ilgili ilk anılarım oldukça sisli ancak tek sebep her ikisinin de üzerinden otuz yıldan fazla geçmesi değil…

ilki ahmet dayımın evinde. seksenlerin sonu, cunta hala kara bir bulut gibi memleketin üstünde hükümferma. ailemizde fikir yelpazesinin sol tarafında kalan birkaç kişiden biri olan dayımın evinde bayram ziyaretindeyim. vhs kasetten yasaklı bir konser izliyoruz. uzun kâkülleri yüzüne dökülmüş bir adam ter içinde, sonradan adının şelpe olduğunu öğreneceğim teknikle, mızrapsız bağlama çalıyor. aslında çalma yüklemi durumu anlatmakta yetersiz, adam cezbe ile sazıyla bütünleşiyor. her tınıyı yaşıyor.

yine seksenlerin sonu, bir pazar günü, babam dükkandan erken gelmiş. hava alabildiğine sıcak. teybi de balkona çıkarmışız. babam üzüm yerken, hele o “belkıs akkala’nın bandını koy diyor. “sesini çok açma ha” diye de tembihliyor. hoparlörden önce bir bağlama solo yükseliyor. uzadıkça uzuyor ama bırakın sıkmayı, dinleyenleri saygı ile toparlanmaya sevk ediyor. az sonra da belkıs akkale ile arif sağ türküye giriyor. babamın gözünden yaşların sessizce aktığını görüyorum. üzümler boğazımda kalıyor, yutamıyorum.

işte bu hatıraların eşliğinde aldım muhalif bağlama’yı elime. biyografi ve nehir söyleşilerin müptelası olduğum için de almamla bitirmem arasında sadece üç gün geçti. kitap tüm nehir söyleşiler gibi okuyucuyu akıntısına kaptırıp götürüyor. şenay kalkan’ın da hakkını teslim etmek lazım. kalkan, uzun yılların tanışıklığını bir kenara bırakıp, arif sağ’ı sorularıyla bolca terletmiş eserde. kendiyle ilgili hayli ketum olduğunu anladığım usta ismi konuşturmak herkesin harcı olmasa gerek.

eser, arif sağ’ın doğumundan, iki bin dört yılına kadarki sanat, siyaset ve özel hayatını ele alıyor. tabii ki spotlar arif sağ’ın üstüne çevrilse de sahne hayli kalabalık. muhalif bağlama, türkiye’nin altmış yıllık dönemde yaşadıklarına ve pek çok portreye arif sağ’ın gözü ve yaşadıkları üzerinden bakma olanağı sunuyor.unutmayın türk varsa türküler; türküler varsa türk vardır. o yüzden, kurban olam mızrap tutan ellere… 


#arifsağ #muhalifbağlama #şenaykalkan #alevi #bağlama #kitap #kitapönerisi #arifsag

“kitap sevgisi diye bir sevgi vardır sanırım. ana sevgisi, kardeş sevgisi, yar sevgisi gibi bir sevgi. bu sevgi insanın içinde doğuştan mıdır? yoksa sonradan mı uyanır? bunu bilmiyorum. daha doğrusu, ben şöyle inanıyorum: kitap sevgisi de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyuyordur. onun, zamanı gelince uyandırılması gerekir.”

bu cümleler fakir baykurt’un harikulade eseri ‘eşekli kütüphaneci’den. her satırı kitapseverlerin yüreğine dokunan eser, “eşekli kütüphaneci” lakabıyla maruf mustafa güzelgöz’ün yaşam hikâyesini anlatıyor. türk edebiyatının en yetkin kalemlerinden fakir baykurt, gerçeklikle bağını hiç koparmadan dört dörtlük bir roman meydana getirmeyi başarmış.

içeriğe girmeden önce tekniğe dair birkaç cümle etmekte fayda var. baykurt kaleminin yetkinliğini konuşturarak, hem güzelgöz’ün sergüzeştini tüm detaylarıyla aktarıyor hem de kurgu karakterler ve olaylarla anlatısını tahkim ediyor. fakir baykurt’un yapıtı bu yönüyle biyografik roman nasıl yazılır soruna cevap niteliğinde…

kitabın muhtevasına gelecek olursak kırklı yıllarda, ürgüp çevresindeki köylere eşek sırtında kitap taşıyan, modern prometheus kütüphaneci mustafa güzelgöz’ü merkeze alan eser, bir yandan da dönem romanı olma özelliği gösteriyor. köy enstitülerinden halk evlerine, darbelerden taşra boğuculuğuna, mübadeleden mahalli futbola pek çok mevzuyu alt metinde ele alıyor.

okuyacakları düşünerek daha fazla ayrıntı vermeyeyim lakin şunu ekleyeyim, cumhuriyet aydınlanmasının isimsiz kahramanlarından mustafa güzelgöz’ün hayatı ve okutma seferberliğini konu alan “eşekli kütüphaneci” kitaba dost herkesin zevkle okuyacağı ve uzun süre etkisinden çıkamayacağı bir eser…

#eşeklikütüphaneci #mustafagüzelgöz #fakirbaykurt #türkedebiyatı #kitapönerisi #storytel #seslikitap #bookstagram #audiobook #kitap #book #ürgüp

28 Kasım 2023 Salı


babam, süregiden aşırı yoğunluk, ne yaptığını dahi algılayamadan kendini günlük koşuşturmacanın akışına bırakma ile ilgili harhariyat tabirini kullanırdı. yıllar sonra bu kelimenin peşine düştüm. ve sürpriz sonuç, hiçbir türkçe sözlükte böyle bir sözcük yoktu. 

tabii ki vazgeçmedim ve ilk iş, doğu türkçesi ile farsçanın yoğun ilişkisinin üzerine gittim ve bingo! kelimenin kökü olan ‘harhar’a ulaştım. türkçemiz, örneğine sık rastlanır biçimde farsçadan aldığı kökü, arapça bir ekle melezleştirmiş sonra da kendi diline yeni bir kelime kazandırmıştı.

benim şaşkınlığımı asıl ikiye katlayan ise harhar sözcüğünün anlamı oldu. bu kelime farsçada, hem dinmeyen arzu hem de gönle çökmüş hüzün anlamına geliyordu. al sana tek kelimede naylon çağın özeti… 

arapçada, devenin diken çiğnerken ağzını kanatması, sonra da o kanın tadına tav olup, kan kaybından ölünceye kadar bu eylemi tekrarlamasını tanımlamak için kullanılan harese kökünden üretilen hırs kelimesi gibi harhar da…

kapitalizmin ve konformizmin dayattığı sonsuz arzular uğruna yaptığımız koşunun bitiş çizgisinde yorgun ve üzgün bir gönülden başka bir şey olmayacağını bize anlatıyor. zehirde anlaştık, peki panzehir?

o reçete ise biraz uzaktan italya’dan, bir kelime değil, söz grubu: dolce far niente. kelime anlamı olarak hiçbir şey yapmamanın hoşluğu diye çevriliyor. daha doğru bir tabirle ise bir yere ya da şeye yetişme telaşı olmaksızın yapılan keyfekeder iş…

dolce far niente benim de çağın demir cırnağından kurtulmak sıkça başvurduğum bir yöntem. zaten başka türlü bu harhariyat içinde fırsat bulup, harhariyatın anlamının peşine düşebilir miydim?


#harhariyat #dolcefarniente #kelimeler #etimoloji #türkçe #naylonçağ #urfa #terzisaitsavaş #saitsavaş

24 Kasım 2023 Cuma


şimdiki nesil şanslı azizim. bakıyorum, gençler günün anlam ve önemini ihtiva eden mesajlarıyla birlikte öğretmenleriyle çektikleri fotoğraflarını paylaşıyor. 

bizim çağımızda fotoğraf: düğün, okula başlama vb duraklarda işaret için kullanılan bir nevi mihenk taşlarıydı. o sebeple ben öğretmenlerimi eli ağır olanlar ve dayak yediğimde hala sırıtabildiklerim şeklinde hatırlıyorum.

lakin bahtsızlığım şu ki, doksanların urfa’sında, öğretmenlerin ekseriyeti ilk gruba mensuptu. ikinci grupta olanlar ise cetvel, tahta silgisi gibi teçhizata sahip olduğundan benim için yolun sonu aslında hep sızlayan avuçlar yahut beş parmak izli yanaklar olurdu.

politik doğruculuk çağında çok ayıp ve travmatik şeyler gibi görünse de benim malumatfuruşluğumdan kaynaklı ukalalığımı dizginleyen yediğim bu kötekler oldu. 

ilginçtir, dayak grafiğim bilgi düzeyimle orantılı biçimde arttı hep… ilk öğretmenim emire çetinok, “gezmeye gitmeyin, ders çalışın” diyor diye halamlara giderken bile duvar diplerinden etrafı kollayarak geçen bir çocuk olduğum için ilkokul çağı benim için sıra dayakları hariç sakin geçti.

ömrümün yedi yılının geçtiği şanlıurfa anadolu lisesi ise, kemal sunal’ın şark bülbül’ü filmini kıskandırırcasına mazlumvari bir zaman dilimi oldu. 

haşarılığın, haylazlığın ve ukalalığın sınırlarını zorladığım bu dönemde hemen her idarecinin ve öğretmenin vuruş şiddetini, yarattığı basıncı, oluşan izin geçeceği süreyi ezbere bildiğim bir dönemdi. 

hasılı öğretmenlerim bir heykeltıraş misali envaı çeşit darbelerle karakterimi şekillendirip beni bugünlere getirdi.

buraya kadar okuyanlar merak edecektir. eğitim hayatın dayaktan mı ibaret diye 🙂

yok efendim, yukarıdaki kısımlar elbette işin latifesi. ama şehit öğretmenlerimizin fotoğrafları bir kolaja sığmayacak çokken. toplumda öğretmenin yeri maddi manevi olarak tatmin edici bir noktada değilken, atamayı bekleyen binlerce öğretmen varken ve özel eğitim kurumları öğretmenleri ırgat gibi kullanırken beylik cümlelerle anmak yerine ancak izahı olmayanın, mizahı olur kolaycılığına sığındım…

öğretmenler günü, bu ahval ve şerait içinde kutlu olabildiği kadar kutlu olsun…


- görsel: doksan yılı, yeğenim ilknur ile bozkurt’un önü-

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...