3 Ocak 2025 Cuma

ferdi tayfur’a rahmet olsun. bugün ardı sıra yapılan paylaşımlara bakınca çok fazla seveni olduğunu bir kez daha gördüm. şahsen ben hiç arabesk dinlemedim. bunda ideolojik müzikle erken tanışmamın etkisi de var, doksanlardaki pop ve rock müziğin patlamasının da…

arabeskin üç popüler ismi için, kiminin gençliğine atıfla kiminin bayrakla verdiği bir poz üzerinden hep ülkücü yakıştırması yapılırdı. -muhtemelen karşı mahallede de benzer biçimde bir kanı söz konusudur- ancak üçü de herhangi bir siyasi görüşe doğrudan bağlı olmayacak kadar kitlelerini tanıyordu….

merhum ferdi tayfur da aynı şekilde ortada durmayı seçen isimlerden biriydi. lakin devlet bahçeli’nin ona olan hususi muhabbeti sebebiyle kariyerinin son yıllarında mhp’nin birkaç organizasyonuna katıldığını biliyorum. birinde, erciyes zafer kurultayı’nda canlı da dinledim.

yanılmıyorsam iki bin beş yılıydı ve rahmetlik burhan çaçan da aynı yıl kayseri’de erciyes zafer kurultayı’nda sahne almıştı. tekir yaylasında; zara, turgay başyayla, müşerref akay, muazzez abacı, orhan hakalmaz, ismail türüt, kazancı bedih, ibrahim erkal, ayna… vb popüler isim ve gruplar da ferdi tayfur gibi bizlerin karşısına çıkmıştı…

ne yazık ki, on dokuz kez yüzbinleri toplayan bu eşsiz geleneği toplumsal hafızaya aktarılabilecek herhangi bir kitap ya da belgesel çalışması olmaması bir yana, doğru düzgün görsel materyal bile yok. bu sebeple bugün bu ferdi tayfur’u anan hiçbir ülkücüde o güne dair bir fotoğrafa ya da bilgiye denk gelmedim...


bu vesileyle tarihe not düşülmüş olsun. ferdi tayfur’un da mekanı cennet olsun…


#ferditayfur

30 Aralık 2024 Pazartesi

türk milleti isimli zümrüdüanka’nın kanatları çanakkale’de tutuştu. o ateşle yürekler kavruldu. küllerindense türkiye cumhuriyeti doğdu. bu kutlu ırkın ahfadına da atalarının destanını yazıp okumak vazife kaldı. türk şiirinin ulu zirvesi mehmet akif’i ayrı tutarsak, bu ödevi en hakkıyla yapan şahıs kanımca merhum mehmed niyazi beğ’dir. onun kaleminden çıkan çanakkale mahşeri isimli anıt eser, bir roman olmanın ötesinde türklük şuurunun kelimelerle inşa edilmiş abidesidir.

işte bu harikulade eserin okurla buluşmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla geçtikten sonra mehmet hayati özkaya hoca, mehmed niyazi’nin ruhunu şad edecek bir eserle okuyucunun karşısına çıktı. ‘oğuz amca diye biri’ çanakkale mahşeri romanından uyarlanan bir piyes. evet, türk milliyetçilerinin tamamen terk ettiği bir cepheye tek başına bir sahip çıkış bu çalışma…

namık kemal’den gelen ve seksen ihtilaline kadar neredeyse kesintisiz devam eden milli tiyatro geleneği ne yazık ki kültürel çölleşme ikliminde pek çok değerimiz gibi giderek kuruyup yok olmuştu. neyse ki mehmet hayati özkaya ağabey, hepimiz gibi romanı okurken kafasında canlandırmakla kalmamış, türk milleti bu anlatıyı bir de tiyatro sahnesinde izlesin diye kaleme sarılmış.

‘oğuz amca diye biri’ hacimce ufak ama etkice hayli büyük bir eser. hayati hoca’nın daha önce anı ve roman türündeki eserlerini okumuş ve beğenmiş olmama rağmen açıkçası bu kitaba mesafeli yaklaştım. zira piyes yazmak bambaşka bir meziyet diye düşündüm. kitabı bitirdiğimdeyse bu zandan dolayı hayati hocaya bir özür borçlu olduğumu fark ettim.

mehmet hayati özkaya dört başı tekmil bir piyes yazmış ve görevini ifa etmiş. şimdi vazife bize düşüyor. alıp bir tiyatro izler gibi oğuz amca ve arkadaşlarının çanakkale’deki serencamını onlarla birlikte yaşayabilirsiniz. bundan daha güzeli ise şu olur. tiyatroya meraklı ya da eğitim kurumlarında görev yapan dostlar alın size hazır metin, on sekiz marta kadar provaları yapın ve türklük duygularını şaha kaldırın…

#çanakkale #çanakkalemahşeri #mehmedniyazi #hayatiözkaya #oğuzamcadiyebiri #piyes

26 Aralık 2024 Perşembe


evvela açıkça söyleyeyim, feridun yazar’ın çeşitli kötülüklerin müsebbibi olarak görüldüğü bir ortamda büyüdüm. adını ilk kez –elbette olumsuz kelimeler eşliğinde- duyduğumda altı yedi  yaşındaydım. seksen ihtilali esnasında chp’den urfa belediye başkanı olan yazar ilerleyen yıllarda kürt siyasi hareketi içinde genel başkanlık da dahil pek çok görev yaptı.

politik serüveni süresince feridun yazar’ın bir ayağı hep urfa’daydı. bundan mütevellit, hasan kaya’nın gerçekleştirdiği nehir söyleşide urfa epeyice yer işgal ediyor. kitap, abdürrahim dindarzade ağabey’in deyimiyle urfa’nın kayıp yılları olan yetmiş doksan arası döneme dair pek çok, sosyal, siyasal ve kültürel gözlem barındırıyor.

bir diğer ilginç husus ise, yüzlerce kez dinlediğim için yaşamış gibi her anını bildiğim bazı olayları ilk kez karşı tarafın ağzından okumaktı. özellikle ecevit’in urfa ziyaretinde yaşananlar akabinde ülkü-bir’deki tutuklamalar, urfa’daki ülkücü şehit cenazeleri, mhp’nin kalesi durumundaki toprak reformu dairesinin etkisi gibi pek çok hadiseyi kürtçü cenahın bakışını dinlemek sıra dışı bir deneyimdi.

yazar, kendi beyanını esas alırsak, ömrü boyunca silahın karşısında durmuş. pkk ile bu noktada ayrışma yaşadığını savunan feridun yazar, kürtçü siyasetin legal zeminde ilerlemesi için çaba gösterdiğini söylüyor. kitap, açılıp kapanan partileriyle, kuzey ırak ve avrupa ayağıyla kürt siyasi hareketine dair pek çok ilginç anekdot barındırıyor.

hatta bu nehir söyleşi için cumhuriyet dönemi kürtçülüğünün kara kutusu demek mübalağa olmayacaktır. zira feridun yazar, içeride dönen ayak oyunlarını, ikbal peşinde arkadaşını satanları, pkk’dan emir almadan hareket edemeyen isimleri sansürsüz biçimde anlatmış.

son olarak yazar dedesi ve babasını anlatırken başkalarının topraklarına zorla el koyduğunu söyleyecek kadar açık sözlüyken özeleştiri noktasında oldukça sınıfta kalmış. kitapta kusursuza yakın bir portre görüyoruz. hasan kaya da söyleşi boyunca dizginleri yazar’ın eline verdiği için muhatabını sıkıştıracak sorular soramamış…

#feridunyazar

15 Aralık 2024 Pazar


 “lafımın dostusunuz, çilemin yabancısı / yok mudur, sizin köyde, çeken fikir sancısı?”

imam hüseyin abiciğim doksan dokuz yılında askerden dönerken, oradaki vazifelerden arda kalan zamandaki en büyük meşgalesi olan yazı çizi işlerinde kullandığı kırmızı ciltli defterini de getirmişti. – ilginçtir, on beş yıl sonra askere giderken benim bavulumda da defterim, kalemlerim ve kitaplarım vardı.- yukarıdaki mısraları da ilk o defterde görmüş ve tutulmuştum.

o defterden yirmi beş yıl sonra ‘basılı yakıt’ı okurken yine o mısralara denk geldim. lakin mısralar zaman içerisinde ömer lütfi ağabey’in gönlünde büyümüş öykülere dönüşmüştü. hayatı, milliyetçi mukaddesatçı mahallede fikri ve sanatsal üretim yapmanın zorluklarıyla boğuşarak geçen ömer lütfi mete, serzenişini öykülerine nakış nakış işlemiş. hal-i pür melalimizin izahını da mizahla yapmış.

popüler kültürün en ağır abileri yusuf miroğlu ve polat alemdar karakterlerinin yaratıcısı mete’nin çilesini hicviye yoluyla arz etmesi de başlı başına bir mesaj olmuş kanımca. kitabın ekseriyetini oluşturan yayıncılık, matbuat alemi ve sinemaya dair öykülerle kendi yaşadıklarını serdeki karadenizliliğini konuşturup birer taşlamaya dönüştürmüş.

bu sebeple ‘basılı yakıt’ı okurken bir yandan sık sık tebessüm ederken, içten içe ömer abinin sızısını da hissettim. bu arada kitaptaki şeyh şamil ile ilgili öyküye de ayrı bir bahis açmak gerekiyor. ömer lütfi mete, yeryüzüne ayak basmış en yiğit adamlardan biri olan imam şamil’i öyle mahirane anlatıyor ki okuyana kendini çeçenistan dağlarında hissettiriyor.

karşı çıkanlar olacaktır ama basılı yakıt’ta ömer abinin mizah tarzını fikri muarızı aziz nesin’e hayli benzettim. iki ismin anlatı gücünü gündelik hayattan alan gülmecesi, tanzimattan beri içinde debelenip durduğumuz eski-yeni çatışması ve beraberinde getirdiği trajikomik durumları ele alış biçimleri şaşırtıcı biçimde birbirini andırıyor.


#ömerlütfimete #basılıyakıt #kitap #kitapönerisi #bookstagram #okudumbitti #öykü

8 Aralık 2024 Pazar


ercan kesal’ı benim için özel kılan ne diye düşündüm, ‘isim şehir film roman’ı bitirdiğimde. kesal, öyle süslü püslü cümleler kurmuyor, olur olmadık aforizmalar savurmuyor, öfkeli sloganlarla taraf da olmuyor. peki, kitaptaki her cümlenin gelip yüreğimde bir dokunmasının sebebi hikmeti nedir? şüphesiz, vicdan. 

kesal, türkiye’deki bütün bu hırgürün arasında makul bir ses olmayı inatla sürdürüyor. üstelik bunu salt sözle yapmıyor. farklı farklı alanlarda sürekli üretiyor. bunun yanında urladam gibi kültür merkezini hayata geçirip, başkalarının da önünü açıyor. hasılı kelam aydın kelimesinin içini hakkını vererek dolduruyor.

avanos’tan kaynayan, ankara’da gürleşen, izmir’de yükselen, keskin’den paris’e oradan da istanbul’a bir çağlayana dönen bu berrak suyun kaynağından istifade edemeyenler için de yenal bilgici devreye girdi. önce cebimdeki ekmek kırıntıları onu müteakiben de isim şehir film roman, membaından faydalanamayanlar için kana kana içebilecekleri ercan kesal cümeleleri içeriyor.

burada durup, yenal bilgici’ye de bir parantez açmakta fayda var. bilgici, iki kitapta da söyleşi tekniği hususunda bir ders veriyor. soru soranın, konuktan rol çalmadan sadece o gürül gürül akışın devamlılığını sağlaması gerektiğini bize her araya girişinde gösteriyor. bazen bir taşı kaldırıyor, bazen akışın debisi düştüğünde bir soruyla yatağını değiştirip tekrar sahnede konukla, okuru baş başa bırakıyor.

yazı biterken henüz içeriğe gelmediğimi fark etmişsinizdir. isim şehir film roman’ın muhtevası aslında ercan kesal müptelaları için sürpriz barındırmıyor. kitaplardan, sinemadan, memleketten, çocukluktan anekdotlar, alıntılar sohbetin çerçevesini çiziyor. lakin başta da belirttiğim gibi kitabı değerini yükselten söylenenden ziyade ifadenin sahiciliği ve vicdan imbiğinden süzülüp gelişi...


#ercankesal #i̇simşehirfilmroman #yenalbilgici #kitap #söyleşi #kitapgram #kitapönerisi #kronikkitap #bookstagram #book #okudumbitti #kitaptavsiyesi

19 Kasım 2024 Salı


yirmi birinci yüzyıla girerken kaybolan hayli meslek var. sanayi devrimi binlerce yıllık mazisi olan epeyce zanaat ve sanatı bu dünyada hiç var olmamışçasına unutturdu bizlere. peki sadece meslekler mi nasibini aldı bu kıyımdan? ya meziyetler… yirminci yüzyılda son demini yaşayan, nefesi bu çağı görmeye yetmeyen meziyetlerin sayısı az mı?

her biri ayrı bir yazı konusu olabilecek yitik erdemleri tek tek saymak beyhude bir çaba olur. lakin tutku için ayrı bir parantez açmaya değer. sevginin iptilaya dönüşmüş bu hali, naylon çağımıza uzaktan burun kıvırıp ait olduğu geçmişte kalmayı yeğledi. hoş, tutku istese dahi, dikkat süresinin dakikalarla ölçüldüğü, paraya dönüşme ihtimali olmayan her uğraşının küçümsendiği bu yüzyılda ona yer yoktu…

buraya kadar okuduysanız içinizden, “amma iç kararttın yahu bu çağda hiç mi mefkuresine aşkla bağlı insan yok?” diye soruyorsunuzdur muhtemelen. elbette var. başka türlü yığınlarla kahramanları nasıl ayırabilirdik. işte o kahramanlardan birini tanıma şansına eriştim. sibirya’dan nevada’ya koca acunda her taşta türkün izini süren bir tutku timsali: servet somuncuoğlu ağabey…

ne yazık ki, o koca yürek tanışmamızın üzerinden çok geçmeden, bir kriz ile durdu. servet ağabey, geride en az izini sürmeye ömrünü adadığı bengü taşlar misali kıymetli eserler bırakarak henüz kırk dokuz yaşında bu dünyadan çadırını derdi. biz onu belgeselleri ve araştırma eserleriyle bildik ancak elbette böyle coşkun bir ırmaktan taşanlar sadece onlar değildi.

nitekim evladı burak sencer beğ, servet ağabey’in evrak-ı metrukesinden hazine değerindeki hikayelerini, denemelerini ve günlüklerini bir araya getirerek kitaplaştırmış. eserde, dört başı tekmil yazılar da yarım kalmış çalışmalar da var. ancak bu durum benim nazarımda seçkiyi daha değerli hale getirmiş. eksik yazılar, bitmemiş cümleler, servet abinin tutku ile koşarken yorulduğunu fark etmeyen ama nefes nefese kalmış halini hissettirdi.


#servetsomuncuoğlu #taştakitürkler #hikayeler #kitap #kitapönerisi #kitapkurdu #kitaptavsiyesi #book #bookstagram #kütüphane #okudumbitti #buraksencersomuncuoğlu #matbuatyayıngrubu

18 Kasım 2024 Pazartesi


şair, senarist, gazeteci, romancı, mizah yazarı, mütefekkir... 

tüm bu kimliklerin hakkını ayrı ayrı veren yiğit bir insandı ömer lütfi mete beyefendi... 

şairliğini ben -belki de ikisini de çok sevdiğim için- atsız beğ’e benzetirim. bu kadar iyi şair olup, çok az şiir yazması; hamasetle, aşkı ayırmadan konu edinmesi onu değerli kıldı. 

yine atsız beğ gibi, bu topraklarda binlerce çocuğun isim babası oldu. ‘gülce’yi beyinlerimize nakşedip, çocuklarımıza ad verdirten odur. 

merhumun on iki eylül faşizminin alçaklığına karşı, yiğitçe bir duruş olarak yazdığı ‘çığlığın ardı çığlık romanı’ cuntanın yüzüne mertçe vurulmuş bir tokattı… 

allahsız müslümanlık kitabı ise, hallacı mansur misali, “sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır” tepkisiydi...

ismail güneş tarafından çekilen ve cüneyt arkın’ın başrolde oynadığı gülün bittiği yer de ömer lütfi bey’in eseridir. aynı isimli şiiri haluk levent tarafından bestelenmiş ve filmin müziği olmuştur.

senaristliği hakkında son sözü türk milleti söylemişti zaten.

deli yürek, kurtlar vadisi, ekmek teknesi, eşref saati ve daha nice efsane yapıt onun zekasının ürünüydü…

ömer lütfi beyefendi yüreğiyle, beyni yarış içinde bir insandı.

kültür ve sanatın bu topraklara mayasını çalan milliyetçi düşüncenin, bu mahfillerden vuruşmadan dahi çekildiği bir dönemde gelip, kaleminin hakkıyla yitik malımızı arayan bir serdengeçtiydi...

bugün eksikliğini çok fazla çektiğimiz, bağımsız, üretken, güncel politiğe göre değil doğru bildiğine göre tavır alan bir milliyetçi aydındı…

üniversite yıllarımda yüz yüze tanışıp, cahil cesaretimle telefon numarasını istedikten sonra hiç yakasından düşmedim. hastalığının ilerlediği zamanlarda dahi aramayı sürdürdüm, hane halkından kim cevaplarsa sağlık durumunu sorar kapatırdım. ta ki hak vaki olana dek...

milliyetçi - mukaddesatçı camia için yeri doldurulamaz bir beyin olan ömer lütfi mete beyefendi sadece elli dokuz yıllık yaşantısına sığdırdığı entelektüel birikimiyle dünya durdukça hatırlanacak.

vefatının üzerinden on beş yıl geçmiş; ruhu şad, mekanı cennet olsun. tanrı türk’ü korusun…


#ömerlütfimete

16 Kasım 2024 Cumartesi


 bahattin amcaya ve tüm yorgun savaşçılara veda…


yetmiş sekizliler, henüz bıyıkları terlememişken kendilerini kavgada buldular.


karşılarında iki seçenek vardı. ya kolay olanı seçip hayatlarına devam edecek ya da bering boğazından, baltık denize yayılan kızıl emperyalizme karşı canlarıyla bir set öreceklerdi…


onlar zoru seçti…


ellerine silah almak zorunda kaldıklarında henüz bir kadın eli tutmamışlardı.


silahlı mücadele verdiler. vurdular, vuruldular ama anlaşılamadılar.


onları ne çağdaşı, etliye sütlüye dokunmayanlar anladı ne de kızıl yayılmacılığın mümessilliğini yapanlar…


lakin o geniş paçalı pantolon, geniş yakalı gömlek giyen sarkık bıyıklı çocuklar, türkün beş bin yıllık dirlik kavgasının ruhunu taşıyordu.


bir savaş verdiler ve kazandılar…


sovyet emperyalizmine dur dediler. koca bir devleti dağıttılar, soydaşlarını on yıl içinde bağımsız kıldılar…

büyük kavgayı kazandılar ama hayat kavgasını kaybettiler…


bir gün savaş bitti ve eve döndüler…


işte o zaman bilmedikleri bir dünya ile karşılaştılar.


yaşıtlarının hayatın meyvelerini topladığı çağda bir kez daha mücadeleye giriştiler.


gel gör ki çok geç kalmışlardı. vatanı kurtatırken, hayatı ıskalamışlardı…


daha acısı kimse anlamadı onları…


anlayamazdı da…


onları anlamak için; en yakın arkadaşlarının tabutuna omuz vermiş olmak lazımdı. işkence tezgahlarında erkekliğini, mahpus damlarında gençliğini bırakmış olmalıydı insan.


saçları siyahken hiç sevişmemişse insan ancak anlayabilirdi onları…


ucundan kıyısından tutundular hayata. verdikleri mücadelenin lafını etmekten imtina ettiler. 

hoş söyleseler de kıymetiharbiyesi yoktu. çatık kaşlı, sert duruşlu, eğilmek bükülmek bilmeyen garip adamları seven olmadı…


kayıplarının acısı ile anlaşılmamanın hüznünün birlikte sindiği bakışlarıyla sosyal medya hesaplarımıza fotoğrafları düşüyorlar şimdi gün aşırı. 


birkaç vefalı dost, bir-iki satırla veda ediyor onlara…


ve yorgun savaşçılar nasıl geldilerse öyle gidiyorlar; sessizce…


#bahattinağaç

13 Kasım 2024 Çarşamba

murat menteş, tekmelik takmadan efsane milan defansının karşısına çıkan bir forvet gibi cesur. bunu art arda on maçta deneyecek kadar da inatçı. henüz otuz bir yaşında büyük bir şöhrete ve okuyucu kitlesine kavuşan yazar istese aynı minvalde eserler verip klavyeden çok para sayma makinesinin başında vakit geçirebilirdi. lakin menteş elli yaşına adım attığı iki bin yirmi dört yılında bile denemeyi, aramayı sürdürüyor.

üslupta kendi icadı olan menteş sisteminden, seci usulüne, biyografik romandan müteveffalarla röportaj serisine birbirinden çılgın işlere imza atan müellif, biçemde de üç boyutlu kapaktan, kendi emeği olan kolajlara, o çılgın murat menteş karakterlerini bile kıskandıracak bir izleği takip ediyor. nitekim kendisi de bunun farkına varmış olmalı ki son romanına ana karakter olarak yazar murat menteş’i seçmiş. elbette afili filintalar okulunun diğer başarılı öğrencileriyle birlikte…

murat menteş, alper canıgüz ve emrah serbes’in başrolde olduğu ucuz romancılar kitabı yıldızlar geçidi gibi. pek çok ünlü isim romanda konuk karakter olarak arzı endam ediyor. roman bu yanıyla menteş’in ellinci yaşında sevdiklerine bir hatıra kitap niteliğinde olmuş. ucuz romancılar, şüphesiz sadece romanda adı geçenler için değil menteşperverler için de tatlı bir sürpriz…

içeriğe gelecek olursak okurları yine looney tunes tadında; alabildiğine çılgın, dehşetengiz heyecanlı, fazlasıyla muzip, fevkalade şaşırtıcı bir serüven bekliyor. gerçek hayattan aşina olduğumuz karakterlerin, kurgu için bile aşina olmadığımız gerçeküstü maceraları murat menteş’in kendine has üslubuyla ucuz romancıların iki kapağı arasına sıkıştırılmış.

işbu bu adrenalin sağanağının yanında murat menteş yüreklere dokunmayı da başarıyor. vahşi kapitalizmin hemen tüm dünyada hükümferma olmasından mütevellit hem küresel hem de lokal olarak giderek iç yakıcı bir hal alan yoksulluk, bütün o koşuşturmacanın içinde okuyucuyu rahatsız edecek biçimde sık sık romanda baş gösteriyor. menteş belli ki içinde yer etmiş bu derdi, anlatısına halel getirmeden okuyucuyla paylaşmış.

#ucuzromancılar #muratmenteş #kitap #bookstagram #kitapönerisi #kitapkurdu #okudumbitti #alpercanıgüz #afilifilintalar

10 Kasım 2024 Pazar


müdanasız… on kasım bin dokuz yüz seksen üçte hayata veda eden, osman yüksel serdengeçti’yi bundan daha güzel anlatan bir kelime olamaz. kimseye eyvallah etmeden yaşanmış bir ömrü başka hangi sözcük böyle güzel karşılar. tanıyanların her daim sitayişle andığı kara osman, minnetsiz bir ömrü kırk bir yıl önce bugün tamamladı.

o, bu toprakların gördüğü en nevi şahsına münhasır insanlardan biriydi. unvanlarının sadece bir kısmıyla anacak olsak: yazar, şair, hatip, fikir adamı, yayıncı, politikacı, gazeteci, polemikçi, hiciv ustası, mebus, mahpus, mizah yazarı, türkçü, ülkücü, atsız beğ ve başbuğ alparslan türkeş’in yol arkadaşı, necip fazıl’ın dostu, süleyman demirel’in başının belası…

osman yüksel serdengeçti iflah olmaz hürriyetçiliğinden mütevellit hiçbir zaman sürüden biri olmadı.  hak bildiğini kimi zaman ateşli bir konuşma ile kimi zaman mizahla haykırdı. kimsenin önünde el pençe divan durmadı. milletin sinesinde deli osman olmayı her daim dalkavukların dilinde osman bey olmaya tercih etti. yaşamını rahat yüzü görmeden dava ve kavga ile geçirdi.

idealizmin artık sadece sözlüklerde geçen bir kelime olduğu bu bozuk çağda, idealizmin etten kemikten hali osman yüksel serdengeçti’yi anlatmak gerçekten zor. en iyisi mi sözü ona bırakmak.

baştanbaşa heyecanım/ yanar alev alev kanım/ semalarda var vatanım/ dağlar gibi dağlar gibi!../ gerçek çıkar rüyalarım/ hudutsuzdur hulyalarım/ var koskoca dünyalarım/ dağlar gibi dağlar gibi!../ hâmisiyim ben ayların/ bozkurduyum altayların/ vardır altın saraylarım/ dağlar gibi dağlar gibi!../ şahlanan at gibi ülküm/ gönül zenginliği mülküm/ viyana’yı saran türk’üm/ dağlar gibi dağlar gibi!../ karaosman der, yerim hisar/ bana dönen toplar susar!/ bağrım volkan lâvlar kusar/ dağlar gibi dağlar gibi!..”

#osmanyükselserdengeçti #serdengeçti #delirüzgar

7 Kasım 2024 Perşembe


dünyada da böyle midir bilmiyorum ama devletlerin çöküş zamanlarında bir yanda bürokraside kaht-ı rical açık biçimde hissedilirken bir yanda entelektüel hayatta çok güçlü insanlar ortaya çıkıyor. türk tarihinin en fedakar ve donanımlı münevver topluluğunun osmanlı’nın yıkılış dönemine denk geldiğini söylemek mübalağa olmayacaktır.

osmanlı’nın gurubunda başlayıp cumhuriyetin doğuşuyla devam eden bu idealist türk entelijansiyasının seksen ihtilaline kadar hüküm sürdüğünü sonra da “zor zamanlar güçlü insanlar yaratır. güçlü insanlar iyi zamanlar getirir. iyi zamanlar zayıf insanlar yaratır” önermesini haklı çıkarır biçimde o velut iklimin yerini bir fikri çölleşmeye bıraktığını söylemek haksızlık olmaz sanırım.

işte sergüzeşti, imparatorluktan, ulus devlete uzanan o aydınlar içinde şüphesiz ayverdiler’e ayrı bir bahis açmak lazım. türk kültür hayatına kubbealtı okulunu kazandıran bu müstesna aile, tasavvuf ile moderniteyi bir potada eritip, türklük bilinciyle harman ettikleri dünya görüşleri ve mütevazı olmakla birlikte asil yaşam tarzlarıyla günümüzde emsaline denk gelemeyeceğimiz bir kolu temsil ediyor.

sadece kubbealtı lugatından ötürü bile her türkün minnetle anması gerektiğini düşündüğüm ayverdi ailesini, o ailenin içinden birinden, torun sinan uluant’tan okumak çok büyük şans. çünkü eser, bir yanda fikri varlıklarıyla saygı uyandıran ayverdilerin, bir yanda aile içi ilişkileriyle de nasıl örnek teşkil ettiklerini gözlemleme şansı veriyor.

ayverdiler kitabı, iyi atlara binip giden iyi insanların özlemini çekenlere, naylon çağdan bıkmışlara ilaç gibi gelecek. yazıyı, samiha ayverdi hanım’ın ailesine yazdığı ama aslında konformizm ve gösteriş bataklığında her geçen gün dibe çökmekte olan çağımız insanına açık bir çağrı olan kitaptaki “zengin kimdir?” isimli notla bitireyim.

“şu gökkube altının ebedi geçer akçesi olan iman, ihlas, doğruluk, cömertlik, hasbilik, feragat, fedakarlık, güzel ahlak, vatan aşkı, hikmet ve irfan gibi ulvi mayalayıp etraflarına taşıranlar yeryüzünün gerçek zenginleridir...”


#ayverdiler #samihaayverdi #ilhanayverdi #ekremhakkıayverdi #sinanuluant #kitap #bookstagram

29 Ekim 2024 Salı


“şubat, soyun suya bat” derdi annem. urfalı olmayan arkadaşlarım bu cümleyi anlamlandıramaz. çünkü urfa’da, yılda ancak kırk süren soğuklar, şubatla birlikte kırılır. işte, mart ayında herhangi bir mesireliğe giderseniz, mutlaka tepsi içinde minik elleri görürsünüz. yaşını iki eliyle gösterebilecek çocuklar lokum gibi çiğköfteler yoğurur.

urfalı olmayan arkadaşlarım sadece soğumuzun az oluşunu değil, şikemperverliğimizi de anlamlandıramıyor. bu konuda hoşgörülüyüm. çünkü urfa yahut civar illerde doğmayan birinin yemeği böylesine hayatının merkezine koyması zor.

nitekim urfalı olmayan birinin annesi, benimki gibi “et suyu, cennet suyu” dememiştir. yahut da sade yağı “ bunu torpağa töksey, torpağ yinir” diye güzellememiştir. babasından da kuvvetle muhtemel, “yiğidin malı karnında gerek” öğüdünü işitmemiştir.

bu örneklerden sonra bu midesine düşkünlüğü ailevi bir gelenek gibi algılayacak olanlara urfa türkülerine bakmalarını salık vereceğim.

çiğköfte başımızın tacı, ayran onun ilacıdır. tüfenk alır keklik avına çıkarız. üzüntüden kahrolursak, yağ içinde kavruluruz. kız bakmaya giderken tasa leblebi koyarız. hepsi bir yana, elinizi vicdanınıza koyup cevap verin, oturup kara üzüm habbesine müstakil bir türkü yazmak bir urfalıdan başka kimin aklına gelir?

düğünde, cenazede, nişanda, sünnette, asker uğurlamasında, esvap gecesinde, barışma törenlerinde, sıra gecesinde, arkadaş buluşmasında, gurbete gitmeden önce, sılaya vasıl olunduğunda, hacdan dönüldüğünde, dağ yatısında, gelin hamamında… şeklinde uzayıp giden vesileler hep yemekle neticelenir.

ülkenin batısında fener yapılan su kabağından yemek, meyve olarak tüketilen yeni dünyadan kebap yapmak da ancak şikemperver bir şehirden beklenen eylemlerdir. yine gün aydınlarınken tirit yemek, o esnada da öğlen ve akşam yemeğini düşlemek de hemşerilerim için vaka-i adiyedir.

size muhayyer bir lahmacun hazırlamak için, dört semt gezen akrabamızdan, henüz ortaokuldayken okulda yaptığımız söğülme partilerinden, her kıtada çiğköfte yoğurma maceralarımdan falan da bahsederdim ama yazı uzadıkça karnım acıkmaya başladı. ben iyisi mi mutfağa geçeyim…

#urfa #urfayemekleri #şanlıurfa

17 Ekim 2024 Perşembe

“hetice üşimsen? dedi annesi. hatice başını iki yana salladı. annesi yine de battaniye ile iyice sarmaladı sekiz dokuz yaşlarında görünen kızı. baba hatice’den taraf baktı, bir yandan bıyıklarını ısırırken. 

onca saat olmuş hala şoku atlamamışlardı. gece yarısı kopan gümbürtü herkesin sesini alıp götürmüş gibiydi. hatice’nin sekiz yıllık suskunluğuna bugün onlar da ortak olmuştu.

ne kadar vakit geçti bilinmez. zaten depremden sonra zaman kavramı yitirmişlerdi hepsi.

sessizliği bozan yine kadın oldu. “hesan, dilleri yedirmesagh belki şimdiye konuşmuştu hetice, o gün çoh korktı” dedi.

hasan diye seslendiği kocası duymamış gibiydi. gözlerini arabanın ön camına sabitlemiş, gece yarısı apar topar çıktıkları evlerine bakıyordu. o kurban bayramını hatırladı bir kez daha.

hatice dört yaşına gelmiş ama konuşmuyordu. konu komşu her gören bir fikir veriyordu. hasan da dayanamamış, kurban kesen herkesten hayvanların dillerini istemişti. bir leğen dolusu küçüklü büyüklü dille kapıyı çaldı. kan içindeki dilleri görünce kapıyı açtığı gibi kapattı hatice…

“çok korkmuş” demişti götürdükleri doktor, “ondan bayılmış…”

iki yıl sonra bir cuma gecesi hekim dede türbedarının sürdüğü kocaman anahtar da hatice’nin dilini açmamıştı.

hasan çok da gitmedi sonra üstüne. baba, kız kendi aralarında bir dil oluşturmuşlardı.

karısı ise hiç vazgeçmemişti. her hafta yeni bir reçete deniyordu. daha geçen cuma, aktardan topladığı otları kaynatmıştı.

“yedi gün üst üste kuşluk vakti bu suyu içir, sekizinci gün bülbül gibi şakır” demişti sultan teyze.

sabahtan bu yana alayım diyordu şişeyi. aklı orada kalmıştı.

hasan’ı düşüncelerinden uyandıran yine karısı oldu. “hesan alıp, gelim nolur. bu sefer olur belki, saati biraz geçti en azından günü geçirmeyag” dedi.

hasan karısının inadına boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anladı. “tamam zeliha get ama, gözüyü sevim, hemen al gel. girmeyin deyiler evlere…” derken, zeliha kapıyı açmıştı bile.

iki üç dakika geçmişti ki araba rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sallanmaya başladı. ardı sıra akşamkinden de beter bir sesle birlikte, az önce zeliha’nın kapısından girdiği apartman yerle bir oldu.

hasan kapıyı açtı ama adım atamadı. olduğu yere çöktü.

arabanın diğer kapısı da açıldı.

ardı sıra bir çığlık yankılandı mahşer yerine dönmüş mahallede. hem hasan hem de mahalleli bu sesi daha önce hiç duymamış olsa da, kimin bağırdığına emindi.


“anneeeeee….”

16 Ekim 2024 Çarşamba


mehmet ali kalkan ağabey’in fuları, gömleğinin üstüne bağladığı kazağı yok. edebiyat heveslisi genç kızları etkilemek için pozdan poza da girmez. şiiri basamak yapıp siyasette, devlette yükselmez. ışıltılı tabelaların asılı olduğu köhne mekanlarda dünyayı kurtarma çabasına girmez. yolu beyoğlu’ndan, tunalı’dan, kordon’dan da geçmez. o şimdilerin moda tabiriyle organiktir. sahidir, senin benim gibi. türkmen obalarındaki erler gibi…

ammavelakin şairdir, hem de ne şair. benim diyen şiir sahibine kalem bıraktıracak dizeleri vardır. köyünden derdiği kelimeler, gönlünde sivrilip tümcelere döner. nihayet dimağından akar dize olur. o dizeler ki hedef şaşmaz. okuyanı mete han ordusundaki bir batur çeri gibi tam yüreğinden vurur. yeri gelir ıssız dağ başlarında müebbet ülke hayalleri kurdurur. yeri gelir huma kuşunun kanadında tanrı katına vardırır. bazı gizli sevdaları faş eder, bazı mazinin özlemiyle gözleri yaş eder.

evvela iki şiir kitabını okuduğumuz mehmet ali ağabey, bu defa şiirini düz yazıyla birleştirmiş. sadece kendi mısralarını mı? dilaver cebeci’den yetin ozan’a, aşık reyhan’den cemal safi’ye bir seçki. kırk çiçekten bal almış, hatıralarının, düşüncelerinin arasına katmış. bir söz ziyafeti sunmuş bize. 


yunus eskişehirli mi bahsi de geçiyor ‘köyümden gönlümden’de. mehmet ali ağabey, isimleri dayanak etmiş yunus’un eskişehirli oluşuna. bence tevazu göstermiş. hiç abes olmazdı deseydi, yunus’un terinin damlası sindi ki eskişehir toprağına, asırlar sonra bencileyin şair yetiştirdi bağrında….

#mehmetalikalkan #köyümdengönlümden #eskişehir #şair #şiir #kitapşuuru #kitapönerisi #kitapkurdu 

@otukennesriyat @mehmetalikalkan26 @kitapsuuru


12 Ekim 2024 Cumartesi


ecnebilerin virtual reality, vr dediği sanal gerçeklik kavramı hayatımızda kapladığı alanı mütemadi genişletiyor. yakın gelecekte öğretimin, turizmin ve daha pek çok alanın bu teknoloji tarafından zapturapt altına alınacağını söylemek füturistik bir tahminden ziyade görünen köy kılavuz istemez kavlinden bir önerme olur.

mühendisler tarafından geliştirilen sanal gerçekliğin mazisi henüz altmış yılı bile bulmadı. lakin kurban olduğum kalem tutan eller bu tecrübeyi bize asırlardır yaşatıyor. nasıl mı? gelin uzağa gitmeyelim. çağdaş olduğumuz için ne kadar bahtiyar olsak kafi gelmeyecek mustafa kutlu’ya bakalım. yirmi birinci yüzyılın en iyi hikayecisi, her kitabında bizi farazi bir dünyada yolculuğa çıkarıyor.

kutlu, kısa bir aradan sonra güz günlerini ısıtan yeni öykü kitabı ‘başkanın adamları’ ile de önceki eserlerinde olduğu gibi okuyucuyu alıp, muhayyilesinde inşa ettiği bir mekana götürüyor. kitap öylesine iyi bir dile sahip ki, son sayfaya geldiğinde insan sanki olayların cereyan ettiği çamlıpınar’a hakim bir tepeden kutlu’nun anlatımı eşliğinde seyre dalmışım hissiyle bu sanal gerçeklikten ayılıyor.

başkanın adamları, kutlu’nun eserleriyle gergef gibi dokuduğu türk ütopyasına yeni bir pencere açıyor. yazarın kırk ikinci uzun hikayesi; anadolu’yu, taşra insanını, kısır edebiyat mahfillerini, ticareti, siyaseti, insaniyeti, geleneği, moderniteyi, ikisi arasında bitmek bilmeyen hır gürü, ve pek tabii sevdayı okumak değil bizatihi yaşamak isteyenleri çok mutlu edecek bir eser. 

@dergahyay @mustafakutlu_ #mustafakutlu #öykü #türkedebiyatı #kitap #kitapkurdu #okudumbitti #kitapönerisi #kitaptavsiyesi #başkanınadamları 

28 Eylül 2024 Cumartesi


seksenli yıllar, küçücük bir düğün salonunda yüzlerce kişi toplanmış. öteki sayıldıkları topraklarda bir geceliğine de olsa kendileri olmanın mutluluğu ile sıla hasretinin hüznünü birlikte yaşıyorlar. mekana adımını atanlar sanki duisburg ile arguvan arasında açılmış bir boyut kapısından geçiyor.

avrupa’ya boylarınca valizlerle bir başlarına geldikleri için valiz çocuklar ya da boyunlarına takılı anahtarlar sebebiyle anahtar çocuklar adı takılan minikler sahne önünde koşturuyor. gün aşırı kanake hakaretine maruz kalan büyükler ise “türken raus” hitabını en azından o gün duymayacaklarının rahatlığıyla tatlı bir sohbete dalmış.

avrupa’nın göbeğindeki düğün salonun sahnesinde ise çılgın bir gösteri var. saçı sakalına karışmış bir adam, şalvarın altına giydiği adidas ayakkabılarıyla elektro gitara basarak solo atarken aynı kıyafetlere bürünmüş davulcu, kendinden geçmiş bir şekilde ritm tutuyor. disco topunun ışığı renk değiştirirken sahnedeki acayip giysili adam elektro gitarı sırtına alıp jimi hendrix’i kıskandıracak bir performansa başlıyor. yetmiyor burnuyla da klavyede kendi gitarına eşlik ediyor. 

salondakiler, müzik tarihinin en sıradışı performansına göbek atarak eşlik ediyor. birkaç kadın ise cura, eletro gitar ve bağlamanın bir araya geldiği icracısı kadar nev’ine mahsus çalgının askısına mark iğneliyor. david lynch filmleri için bile fazla sürreal kalacak bu sahneler yaklaşık kırk yıl boyunca avrupa’nın dört bir yanında tekrarlandı. 

derdiyoklar grubunu aşk, mark ve ölüm belgeseliyle keşfettim. o günden beri, kayıtlarını izliyorum. her yeni videoda hayranlığım daha da artıyor. almanya’da iki arguvanlı’nın kurduğu grup diskofolk diye bir tür yarattı. derdiyoklar, türkülerle gömün beni, nasıl isyan etmem gibi dillere pelesenk olan şarkıların yanında, bağrından türkçe rap’ı doğuracak olan hop hop dazlaklar, liebe gabi gibi sosyal içerikli eserlere de imza attı. 

ikili deyiş, türkü, pop, rock ne söylediyse derdiyoklar gibi söyledi. ali ekber aydoğan üç yıl önce dünyaya veda etti. ihsan güvercin hala hayatta. pek çok sanatçının derdi hoş bir sada bırakmaktır. derdiyoklar ötesine geçti, gökkubbede sesleriyle birlikte akislerini de bıraktı…

#derdiyoklar

23 Eylül 2024 Pazartesi

lepiskaya leipzig, misinaya messina, fayansa faenza kenti adını vermiş efendim. çarliston abd’nin charleston şehrinin, parmesan italya’nın parma kentinin adını taşıyor. bitmedi. maroken marakeş’ten, bordo bordeux’dan, muslin musul’dan mülhem isimlendirilmiş. liste epeyce uzun. kolonya almanya’nın cologne, hamburger hamburg vilayetinin, jean de genes ilinin adıyla adlanmış.


lafı nereye getireceğimi anlamış olmalısınız. tabii ki orhay’a ya da bir başka deyişle ruha’ya bağlayacağım. hangi şehirden bahsettiğimi anlamadınız mı efendim? reha yahut edessa deyip işinizi az daha mı kolaylaştırayım yoksa aşikârane urfa mı diyeyim. tabii ki bunca kentten bahsedip sözü şehirlerin şahına getirmemek olmazdı. 

onca vilayet ismini günlük hayatımızdaki nesnelere verir de uygarlığın doğduğu urfa’mın adı haritalar ve coğrafya atlaslarıyla sınırlı kalır mı hiç? peki, bu kadim il adını neye verse yakışır. kolaycılık yapıp urfa kebap demeyin lütfen. size bir sır vereyim: urfa’da ona haşhaş kebap deniyor. biraz daha dikkatli olanlar türkülere konu olduğu için ihtimaldir ki urfa taşı diyebilir lakin aradığım cevap bu da değil efendim.

mazisi on beş bin yıla yaklaşan ve tarihi yeniden yazdıran bu müstesna belde aynı zamanda müziğin de sıfır noktasıdır deyip size bir tüyo vereyim. nevali çori’de müzikli bir dans sahnesinin resmedildiği çanak resmi, dile kolay, tam on bin yıl öncesine dayanmakta. buna benzer daha hayli buluntu var. hatta modern müziğin babası orfeus’un liriyle urfa’dan geçtiğini ve kentin adının ondan geldiği yönünde tevatürü de son ipucu olarak vereyim. 

bulamayan kaldı mı bilmiyorum ama urfa’nın adı şehrin mukadderatına uygun biçimde bir müzik makamında yaşıyor. bu makam cevabı içinde barındıran bir sarihlikle reha’ya ait anlamındaki rehavi. farabi’nin sabah ezanı için en uygun makam dediği, ibni sina’nın akıl hastalarının tedavisinde kullandığı, evliya çelebi’nin “ve bu deyrde hazret-i isâ zamanında erganûn ve nâkûsu bir güne makâm ile çaldıklarında ol makâma rehâvî dediler” diye sitayişle değindiği rehavi…

son sözü hemşehrim ve adaşım şair yusuf nabi’ye bırakayım:

“hâkümüz mevlididür hazret-i ibrâhimün / nâbiyâ râst makâmında rehâvîyüz biz”


#rehavi #urfa #reha #edessa 


22 Eylül 2024 Pazar


insan dünyaya, zaman denilen esrarengiz tünelden geçmek için verilmiş tek yön bir biletle geliyor. işi ilginç kılansa, bu yolculuğu an denilen bir kapsülün içine hapsolmuş şekilde tamamlamamız. mazi ya da ati bizim için varlığını bildiğimiz ancak dahil olma şansımız olmayan mefhumlar.

bu konu nereden icap etti diye soracak olursanız, çocuklarla geleceğe dönüş üçlemesini izledikten sonra hayretle ne kadar etkilediklerini fark ettim. dr. emmett brown, marty mcfly ve sair karakterler epeyi süre oyunlarına konuk oldu. gece yatmadan önce gelen sorular da haftalarca zaman makineliydi.

yaş problemi gibi olacak ama ikisinin yaşları toplamı benim yaşımın yarısı etmese de zaman yolculuğuna bu denli ilgi duymaları bana çok ilginç geldi. bir elin parmakları kadar yılda ne yaşadılar da mazi özlemi duyuyorlar ve mevcut çağı ne çabuk tükettiler de geleceğin merakına yenik düştüler.

kurgusal anlamda zaman yolculuğuna dair ilk eser wells tarafından yüz yirmi dokuz yıl önce yazılmış olsa da ilahi metinler ve kadim anlatılar hep zaman çizelgesinde serbest dolaşmayı merkeze alan kıssalarla dolu. demek ki anda kalmanın sınırlayacağına tepki olarak türümüz zamanı mağlup etmeyi var oluşundan beri düşlüyor.

insanoğlu zaman karşısında ilk galibiyetini mağara resimleri ile aldı. ardı sıra hiyeroglif ve yazıyla bu kısmi zaferini perçinledi. bir eser bırakarak, anın dışına taşmayı başaran insanoğlu zaman kalesinin surlarına şahi topu misali yüklenişini ise fotoğraf ve devamında sinema ile yaptı. anı dondurmayı başardıktan sonra, geleceği kurgusal da olsa inşa etmeye başladı.

beyaz perdede bu işi en iyi yapansa seksen beş ila doksan yılları arasındaki üçlemede delorean ile tüm dünyayı önce bin dokuz yüz elli beş yılına ardı sıra iki bin on beşe ve nihayet bin sekiz yüz seksen beşe götürüp sonra da zamanda serbest bırakan geleceğe dönüş serisiydi.

emmett brown ve marty mcfly’ın hikayesi öylesine bir çığır açtı ki zamanda yolculuğu bir anlamda gerçek kılmış oldu. nasıl mı? tabii ki yedi yaşında benim karnımda uçurduğu kelebekleri, iki bin yirmi dört yılında ülkü asya ve ali timur’un ve pek tabii yeryüzünün dört bir yanında milyonlarca diğer çocuğun karnında uçurmayı sürdürerek.


#backtofuture #zamanmakinesi #zamandayolculuk

6 Eylül 2024 Cuma


dönüp bakıyorum da yaş daha kırk ama ne çok sevdiğimize veda etmişiz, ismet abi gideli altı koca yıl olmuş… 

ardı sıra bunları yazmıştım…

orta sonda basketbola iyice merak salınca fanatik basket ile tanışmıştım. şimdiki gibi bilginin bir iki tık uzağında olmadığımız için basketbola dair her şeyi o gazeteden öğrenmiştim. türkiye’de basket gazetesi çıkaran don kişot ile de öylece tanışmıştım; ismet badem ile…

yıllarca her salı düzenli bir şekilde gazete bayiinin yolunu tuttum. ismet abinin fedakarlığına aynı fedakarlıkla karşılık vermeyi bir basketbolsever olarak borç bildim. üniversite’de ‘ben ismet badem’ adlı kitabını okurken, ismet abi, bilmem kaç bininci okulda söyleşi yapıyordu.

basket adam ismet badem, türkiye’de bu sporun yaygınlaşması için en çok çaba sarf eden insanların başında geldi. milli duygularının ne denli yüksek olduğuna takımlarımızın avrupa maçlarında hep birlikte tanıklık ettik. yorumculuğu bırakıp, hakeme itiraz ederek, ülkerspor’a kazandırdığı maç asla unutulmayacaktır.

yıllar geçti, aynı parkeye, haber peşinde iki meslektaş olarak çıktık. onu ilk kez basın tribününde gördüğümde büyük heyecan yaşamıştım. sonraki seferlerde de bu heyecan hiç azalmadı. onun yolunda bir basketbol muhabiri olmaktan gurur duydum. iş koşuşturmacasında hep hal-hatır sormak, saygı sunmakla yetindim.

fenerbahçe’nin ilk final four’unda aynı otelde kalınca uzun uzun sohbet etme imkanı bulmuştuk. fanatik basket ile ilgili anlattığım iki anı, ismet ağabeyi o kadar güldürdü ve mutlu etti ki, o görev sırasında ligtv ekibinden kimi görse, “yusuf anlat bak görsünler bizim gazetenin nelere kadir olduğunu” deyip, her anlatışımda da tekrar neşeleniyordu. bu resim işte o otelin lobisinde çekildi.

çocukluğumun kahramanlarından ismet ağabeyin fırtına gibi yaşamı altı yıl önce bugün bir trafik kazasıyla son buldu. basketbolun efsane ismi gitse de yüreklerdeki yeri hep var olacak…

5 Eylül 2024 Perşembe

 
annemi yedi yıl önce bugün, son kez gördüm, arkasında pek çok gizem bırakarak yumdu gözlerini. yedi yıl geçmesine rağmen çözemedim pek çok şeyi…

hala, her türlü kusuru görünmez kılan hoşgörüsünün kaynağı neydi bilemiyorum mesela. ya da hiç okula gitmemesine rağmen, bana anlattığı binbir gece masallarını, dede korkut hikayelerini ne zaman ezberlediğini de…

peki, yaşadığı coğrafyada bile artık kullanılmayan öztürkçe sözcükler, deyimler asya’nın içlerinden nasıl olup geldi onun ağzına? 

yine islamlığımızın üzerinden bin yılı aşkın süre geçmesine rağmen, bir kam ana gibi şifacılığı kimden öğrendi acaba? bir yanda  üzerlik yakar, kurşun dökerken, göğerden gök çadırlı hazretleri diye andığı yaratıcıyla ilişkisini sürdürüp diğer yanıyla ahmed rufai, abdülkadir geylani’yi nasıl benimsedi de mezcetti düşünce dünyasında? her hücresiyle nasıl inanmayı başardı şeksiz şüphesiz?

vatan olgusunu hangi kitabı okuyarak böylesine benimsedi. hangi doktrin ona katıksız bir türklük bilinci aşıladı da, pazarda türkçe konuşulmadığını gördüğü gün oturup ağladı yitip giden şehrine? 

ekonomi dersini nerede okudu bilmiyorum ama şahidim ki kıt kaynaklarla sofrasını hep açık tuttu sekiz çocuğun her ihtiyacını tastamam karşıladı, yetimi öksüzü gözetti.

belki kadim bilgilerin yazılı olduğu bir tılsımlı kitaba sahipti. gece el ayak çekilince oturup başına, kırklarla birlikte okurdu onu. ya da çok sevdiğim yeşilçam’da dendiği gibi benim annem bir melekti. kuvvetle muhtemeldir ki bizim biçare halimize acıyıp tanrı teala yolladı onu üstümüze. lakin çok dayanamadı da hasretine aldı yanına yedi yıl önce…

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...