25 Temmuz 2022 Pazartesi


 

dendrokronoloji, ağaçların gövdesindeki yıllık halkalar yoluyla yaş hesaplanması sağlayan bir bilimsel yöntem. yıllar nasıl bizim yüzümüze, tenimize çentikler atarak ilerliyorsa, ağaçların gövdelerine de her sene bir halka bırakıyor. modern çağ insanı, tanrılaşma vehmiyle bu çizgileri sildirmek uğruna bıçak altına yatsa da, ağaçlar senelik hatları muntazam şekilde gövdesinde taşıyor…


zamana karşı koyamaması bakımından, son zamanlarda sıkça dikkatimi çeken bir unsur daha var,: işyerlerinin tabela ve vitrin giydirmeleri… ancak bilgisayar çıktısı bu resim ve yazılar, bir yaşanmışlık değil yıpranmışlık çetelesi tutar gibiler. hem de dijital dünyanın yaratımı olmalarına yakışır biçimde yeknesak bir eskime…


yıllar önce tabelalar ressamların elinden çıkardı. bu sebeple her birinin kendine has bir stili, rengi, harf kullanım şekli, tasarımı ve ruhu vardı. elinde bir fırça ve tabure ile kentler gezen özgür bir ruhun izlerini taşıyan tabelalar, kolaycılığın pençesinde can verince, tekdüze bir çıkartma kültürü tüm işyerlerinin duvarlarını ve camekânlarını esir aldı.


işte, çağın aynası misali, hızlı biçimde eskiyip giden bu çıkartmalar cephesine yapıştırıldığı dükkanlar hakkında uzman olmaya lüzum bırakmayacak şekilde geçen yılları söyleyiveriyor. özellikle taşrada, mekân uyumsuzluğu bakımından daha iğreti duran bu çıkartma tutkusu insandan ve yaşamdan değil, sadece güneş ışıklarından izler taşıyan gayrı estetik bir kuşatma…


bu kadar bilgisayar çıktısının yanında, fırça izleri taşıyan yağlı boya bir cam yazısı ya da tabela gördüğümde, yazının renginden, tarzından, birkaç asırlık bir ağaç inceleyen dendrokronolog heyecanıyla, hemen yaş hesaplamasına girişip, merkezine o işyerini koyduğu hülyalara dalan tek ben değilimdir herhalde…


#tabela #ressam #çıktı #çağ #nostalji #doksanlar #seksenler #yetmişler #tabelacı #dijitalleşme

24 Temmuz 2022 Pazar


 

“ağası var/ köyümün ağası var/ mevlam ellere ağa vermiş/ bizde de bu yağ tavası var…” m. dişli

insan doğası gereği, meylini yanı başındakine değil uzaktakine yönlendirir. hayatımızın merkezindeki nesneler de bu sebeple pek ilgimize mazhar olmaz. ne zamanki şöyle bir nefeslenip, günlük rutin denen girdaptan kafamızı kurtarıversek, eşyalar bize hikayesini açar.

daha önce urfa’da sıtıl dediğimiz kova ile ilgili yazmıştım. bugün de tava seslendi bana mutfaktan. farsçada kızartma demiri manasına gelen tava kelimesi, zamanla dilimize ve evimize yerleşmiş. hem de öyle kıyısına köşesine değil, mutfağımızın ve hatta kültürümüzün tam orta yerine…

şehirlerle hemhal olmuş, her kent muhtevasını değiştirip adını vermiş tavanın yanına: ankara tava, hatay tava, siverek tava demişiz.. bakırdan dövülmüş, nesilden nesile aileleleri doyurmuş. sonra direnememiş kolaycılığa, alüminyuma bırakmış yerini. asrileşme maceramıza paralel o da teflona, granite dönüşmüş. yapı malzemesi değişse de işlevi ve eşkali hiç değişmemiş.

peki, tava, bu kadar merkezinde olduğu evin hali vakti ile ilgili bir şey söylemez olur mu hiç? varsıl evlerin mutfaklarında vok tavalar, sos tavaları arzı endam ederken, yoksul evlerde kulpunun plastiği düşmüş tavalar havlu ile tutulur. çatalla çizilmesin diye ekmek banılır bir tarafta tavaya, diğer yanda çizilmez tava ekmekle hiç tanışmamıştır varlığınca.

iyi hoş da nerden çıktı bu tava bahsi diyeceksiniz. urfalı şair yazar mustafa dişli’nin girişte alıntıladığım spontane şiirinden. onu da babamdan dinlediğim kadarıyla anlatıp bitirelim tava bahsini…

tüm sanatlarda olduğu gibi hicivde de mahir olan, mustafa amca, hatibi hatta her şeyi olduğu cumhuriyet halk partisi’nden sırf ağa olduğu için milletvekili olan necati aksoy bey’den bahsederken, bu şiiri irticalen söylemiş ve hem yüreğini soğutmuş hem de literatürde tava üzerine ilk şiirin müellifi olmuştur.

tavayı aracı kılınca eleştirisine, muarızları bir şey diyememiş… sözün gücü o zamanlar granitten sert, söz sahibinin karizması döküm tavadan muhkemmiş…

#urfa #mustafadişli #tava #hiciv #çizim

 


galatasaray’ın sarı kırmızı formasının şişman yanko adlı manifaturacının dükkanında doğduğunu bilmeyen yoktur. peki, bizim sınıfın ilk formasının kalaboynu’ndaki medine pasajında meydana geldiğini biliyor muydunuz?

şanlıurfa anadolu lisesi’nde yıl sonunda geleneksel sınıflar arası futbol turnuvası yapılır, biz de en az bi o kadar geleneksel biçimde ilk turda elenirdik.

bu başarısızlık bizden kaynaklanamayacağına göre, eksik parçayı bulmak gerekiyordu…

düşündüm, taşındım ve nihayet cevabı buldum. bizim formamız yoktu!

hababam taburu misali herkes beden dersi eşofmanlarıyla geliyor, bu darmadağın görüntü skora da yansıyordu.

o gece tarihi kararı verdim; forma yaptıracaktık.

forma yaptırma fikri harikaydı tabii de tek bir sıkıntı vardı. doksan altının urfa’sındaydık.

yılmadım, formayı ben yapacaktım. lakin girişimci iş adamı pozum yeterince ikna edici olmamış ki sadece dört arkadaş tamam dedi…

o haftasonu rahmetlik annemi evin küçüğü olmanın da avantajıyla kandırdım ve yollara düştük.

kalaboynu denen, yaşanılan urfa’nın en yüksek noktasına ulaştık. ancak forma yapacak kumaş bulmak mümkün değildi. hele de avucumda mükellef bir öğle yemeğine dahi yetmeyecek para varken.

nihayet annemin, “kadife olsun muhkem olur” diye beni, “bu kumaşlar parça kalmış, ucuz ver uşağh sevinsin” diye de satıcı ikna etmesiyle elimizde kumaşlarla eve döndük.

urfa’da bir tabir vardır: delinin değirmenini yel çevirir.
halamın kızı o ara tekstil atölyesinde çalışıyordu. benim çizimlerime göre bilabedel parçalı formalarımızı dikti.

kumaşın biri fitilli kadife olmasa bayağı bayağı forma da olmuştu.

geriye tek bir şey kalmıştı, isim ve numara. mevcut kırtasiyeleri turlayıp ancak bir kahve fincanı büyüklüğünde kumaş boyası bulabildim.

herkesin formasına tuttuğu takımdan bir oyuncunun adını yazacaktık. ama boya sınırlı olunca, oyuncu isimlerini kişilerin seçimine göre değil de harf sayısına göre belirledim.

ilie, moşe, kona ve kalede olmama rağmen friedel yazacak kadar boya olmadığı için benim arkamda da hagi yazıyordu.

muhtemelen yeni formalarımızla çıktığımız turnuvanın sonucunu da merak ediyorsunuz.

şu kadar diyeyim: sorun formalarda değilmiş 🙂

14 Temmuz 2022 Perşembe

 

kurumuş kuyunun suyu/ incirin sütü çoktan çekilmiş/

bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi/ ayrık otları, dikenler bürümüş. – a. erhan


çok düşündüm, bayramın sesi olsaydı nasıl olurdu diye... 

“emine hele uşahlara sırfa kurun…” halamın kocası ali amcanın heyecanla beklediğimiz bu cümlesi tek başına bayramın sesi olabilirdi. 

bu sesle birlikte, gün boyunca gelen onlarca misafire nasıl özenle sunuluyorsa bayram yemekleri, bize de öyle ihtimam gösterilirdi. 

üç kuzen, yaşlarımızın toplamı bile reşit olmaya yetmiyorken dahi…

ya da arefe gecesinde evin en küçüğü olmamama rağmen adamdan sayılıp elime verilen çatalı, her külünçeye vurduğumda, masaya değerken çıkardığı ses de pekala bayramın sesi olabilirdi.

çünkü cemreler nasıl habercisiyse baharın, külünçe de öyle muştuluyordu yaşanacak bayram coşkusunu…

belki de, sair zamanda top oynadığımız araziye, kurulan tahta salıncak ve atlı karıncalarla, lunapark eğlencelerinin yer aldığı bayram yerinden taşan kahkahalara karışmış ahşap gıcırtısıdır bayramın sesi.

hatta belki süresi dolduğu için gözleri dolan çocuğa, “bi tur da benden olsun” deyip indirmeye kıyamayan atlıkarıncacının merhametinin sesidir…

yahut, onlarca ayakkabının yan yana dizildiği evde; hiç bitmeyen, tabak, kaşık sesleriyle çocuk ağlamalarının, ergen fısıldaşmalarıyla bulaşıklar için hiç kapanmayan musluğun, memleket kurtarma heveslisi büyüklerin gündem değerlendirmeleri ile kadınların birbirine sesini duyurmak için bağıra bağıra kurduğu cümlelerin, erkek çocuklarının ilk kez giydiği takım elbisesinin belinden çıkardığı altıpatlarının sesiyle, bayram harçlıklarıyla alınmış abur cuburların ambalaj sesinden müteşekkil o ses olabilir miydi?

bunlardan hangisiydi bilemiyorum…

ama şuna eminim ki bayramın sesi, biz büyüklerin kulaklarına artık asla gelmeyecek ve ancak masum çocukların duyabileceği tılsımlı bir ses…


#bayram #eskibayramlar #doksanlar #urfa #nostalji #bayramlar

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...