15 Eylül 2023 Cuma

 


fuat yılmazer’in içeriği en az başlığı kadar çarpıcı bir kitabı var: türk’ün hafıza sorunu. gerçekten toplumsal belleğimiz belki bulunduğumuz coğrafyanın baş döndürücü hızından belki de hala yazılı ve yerleşik kültürü bünyelerimizin sindiremeyişinden bir türlü makul bir seviyeye gelmiyor. 

bu girizgaha bakıp siyasi bir yazı zannetmeyin lütfen. konumuz, sponsorluk kıskacındaki futbol.

nerden esti derseniz, ali sami yen stadyumu ile ilgili bir videoya denk geldim. o tribünlerde oturup çıplak gözle hiç maç izlememiş olmama rağmen görüntüler beni duygulandırdı. zira ferdi tarihimdeki pek çok anıda mekan olarak sami yen baş roldeydi. keza urfa on bir nisan stadyumu da benzer bir konumda. ve şu an her ikisinin de olmadığını düşündüm.

sonra pele’yi ağırlayan maracana’nın yerinde durduğunu, old trafford, bernabeu, camp nou, roma olimpiyat… şeklinde bu listenin uzatılabileceğini fark ettim. yarım asır önce stat için yapılan tribün bestesinin hala rahatlıkla seslendirilebileceğini, üç neslin aynı mekanda bireysel hatıralar biriktirebildiğini tahayyül edip ister istemez kıskandım.

eskiden avrupa maçları için ülkeye gelen ecnebi takımları demeçlerinde “sami yen hell” tamlamasına mutlaka yer verirdi. bugün stadın ismini avrupalı teknik adamı bırakın, para verip maç izlemeye giden seyirci bile bilmiyor olabilir. haliyle taraftarla mekan hatta takım arasında kurulması gereken bağ da eskisi gibi olmaz, olmuyor.

bu arada yegane derdimiz, stadın yerinin değişmesi değil ne yazık ki. stadın adı da sponsor marifetiyle her yıl dönüşüyor. hatta bu değişim stat ismiyle de bitmiyor, henüz dört büyükler kendini korumayı başarsa da, takımlarımız her yıl bir başka adla taraftarın karşısında arzı endam ediyor. bir sene aldığın forma ertesi sene kadük oluyor. 

elbette tüm bunların kapitalizmle ilgili olduğunu biliyorum. lakin uzun vadede bu kimliksizleştirme ve hafıza sıfırlaması kapitalizmin bindiği dalı kesmesiyle sonuçlanabilir. tamam futbol borsada değil arsada güzel diyecek kadar romantik değiliz ama ne olur bu oyun, sponsorların takımlarla oynadığı değil, on birerden iki takımın bir topla oynadığı şekliyle kalsın.

#alisamiyen #onbirnisan

23 Ağustos 2023 Çarşamba

ufuklar ardı bizim

tenasühün varlığı farklı sahalarda çalışma yapan ilim erbabının üzerinde hep tartışageldiği bir mevzudur. görünen o ki dünya dönmeye devam ettikçe de bu tartışma sürecek. reenkarnasyon konusunda uzman olmasam da ben ruhun tekrar bedenlendiğini savunanları mutlu edebilecek birini tanıyorum: şair mehmet ali kalkan ağabey…

o, dede korkut gibi boy boylayan soy soylayan, aşkı yunus gibi yaşayan, isyanını köroğlu’nca dile getiren, doğayla karacaoğlan misali hemhal olan, aşık veysel gibi gönlüyle gören, neşet ertaş gibi anadolu kokan; hasılı türkün tarih sahnesine çıkışından bu yana söz varlığından izleri mısralarında bulacağınız bir şair.

ilk eseri “gök aradık tuğlara” ile, bencileyin şiirden anlamayan gönüllerde bile deprem etkisi yaratan mehmet ali ağabey, ufuklar ardı bizim ile de türkçe’yi bir abı hayat gibi, bizlere en yalın en çarpıcı ve en çok ihtiyacımız olan haliyle sunuyor. gitgide sloganlara sıkışıp kalan türkçülüğü okuyucusuna mest edercesine estetize ediyor.

ufuklar ardı bizim, ötüken neşriyat etiketiyle, kitapçılarda; aşka, vatana, doğaya, varoluşa, inanca, kavgaya hasılı insana dair gönül telinin titremesini isteyen okurları bekliyor. yazıyı bitirirken, mehmet ali ağabey’in bir sonraki eserinin, sosyal medyada peyderpey paylaştığı, hatıratı ve türk siyasetiyle, edebiyatına iz bırakmış portrelerin derlenmesi olur umarım, diyerek talebimi de paylaşayım.

“sinesi saf ne güzel/ insanın merdi bizim/ gül’ce sarraf ne güzel/ kelamın yurdu bizim/

günü gelir kurur su/ günü gelir durur su/ günü gelir korur su/ ufuklar ardı bizim..”

30 Temmuz 2023 Pazar


 “sirkeci'den tren gider, / evim, barkım viran gider, / biz hep atla geçtik tuna'dan, / böyle geçmedik avrat, uşak, / biz hiç böyle geçmedik, / tuna bizden utanır, biz tuna'dan, / aldırma be tuna'm, /yiğit çıplak doğar anadan”

şair ali akbaş, doksan üç yılında ocak yayınları’ndan çıkan masal çağı ismi eserinde, altmış bir yılında başlayan ve hala devam eden büyük göçü böyle anlatmış.

sirkeci istasyonundaki on birinci peron anadolu’nun kavruk delikanlıları, başı yazmalı kadınları için yıllarca, king’s cross istasyonu’ndaki dokuz üç çeyrek peronu gibi bilinmeyen bir dünyaya açılan kapı olmuş…

her yolculuk bir hikayenin başlangıcıdır. lakin anlatılmamış hikayeler kahramanıyla birlikte tarihin tozlu sayfalarının arasında kaybolmaya mahkumdur. o yaşanmışlıkların makus kaderini ancak bir başka kahraman değiştirebilir o da elinde kalemiyle bir yazardan başkası değildir.

işte, sosyal medyada diasporatürk mahlasıyla, avrupa türklerinin öykülerinin peşine düşen gökhan duman, on birinci peron isimli yapıtında onlarca hikayeyi bir araya getirip, ölümsüzleştirmiş.

eseri kategorize etmek biraz güç. önceleri köln’deki ford fabrikasında çalışan, sonra arzuhalciliğe soyunan ibrahim ve ailesi etrafındaki anlatı bu yönüyle bir romanı andırıyor ama dönemin basın yayın organlarından yapılan alıntılar eseri bir belgesel havasına büründürüyor. duman aynı zamanda görsel açıdan da eserini zenginleştirmiş. öyle yüreğe dokunan resimler var ki bu kitaba bir albüm demek de pekala mümkün. belki de en doğrusu on birinci peronu bir dönem belgeseli kabul etmek.

bugün ekonomik ve politik sebeplerle gitgide nefret objesi haline getirilmek istenen gurbetçileri ya da bana göre daha doğru tabir olan avrupa türklerini anlamak, onların geçtiği yolları, yaşadığı acıları bilmek empati yapmak adına çok önemli…

zaten gökhan duman da yalın gerçekliği bir ayna gibi okuyucunun yüzüne tutmuş. her okur, bu aynada kendini kimi zaman solingen’de alevler arasında, kimi zaman ford fabrikası direnişinde görecek. konuk işçi olarak çağrıldığı topraklardan “türkenraus” sloganları eşliğinde kesin dönüş yapanlara da, o topraklarda kendine yer açanlara tanıklık edecek…


#gökhanduman #onbirinciperon #gurbetçi

22 Temmuz 2023 Cumartesi


blurlu sevda…

efendim yavuz ağıralioğlu bey’in son açıklamasını okudum. türkiye’de milliyetçi muhafazakar bir parti ihtiyacı olduğunu ve yakın zamanda yeni bir parti kuracağını söylemiş. son seçimde mhp, bbp, iyip, zafer ve myp ülkücü seçmene hitap etmiş ve her dört oydan biri bu beş partiye gitmişti. seçime girme yeterliliği olmayan da mtp gibi birkaç ülkücü kökenli parti de hali hazırda mevcudiyetini sürdürüyor. hal böyle oluca, ülkücülük hep böyle revaçta mıydı diye sordum kendime ve aklıma doksan iki yılı geldi…

hüseyin abiciğim, on sekiz yaşında filinta gibi bir delikanlı. hem basketbol hem judo kariyerini birlikte sürdürüyor. gerçi sepet topuna pek ilgisi yok ama boyu posu yerinde olunca arkadaş hatırına parkeye çıkıyor. esas sevdası ise judoya. eh, judo da ona karşı boş değil. hal böyle olunca kahverengi kuşağı beline bağlaması uzun sürmüyor ve judoya artık öğretici olarak devam ediyor.

neyse yine doksan iki yılının genel ahvaline dönelim. ülkücüleri temsilen, cuntanın kapattığı mhp'yi ikame amaçlı kurulmuş mçp var. lakin mçp'liler, herkesin anap, dyp gibi 'uslu' partilere kümelendiği bir dönemde, hala 'akıllanmamış' bir azınlıktan bir ibaret. urfa’da o fikre saplanıp kalan bir avuç şahsın arasında en ateşlilerden biri de yaşı itibariyle hüseyin abiciğim. o da legal zeminde kendini ifade imkanı bulamayan ülkücü dünya görüşü için önüne gelen pası kaçırmıyor.

şehrin çiçeği burnunda yerel televizyonu, judo kursuna röportaj için gelecek. abim haberini alır almaz, ablama türlü şirinlikler yaparak, judogisinin üstüne bir bozkurt işlemesi için ikna ediyor. röportaj günü abim sırt kısmını kaplayan bir bozkurt işlemesiyle judogisini sırtına geçiriyor. röportajlar yapılıyor, detay görüntüler alınıyor. akşama başta bizim aile olmak üzere eş dost herkes ekran başında. abimin korsan eyleminin sonuçlarını bekliyoruz.

fakat, o da ne? televizyon ekibi, abimin sırtındaki bozkurt her göründüğünde, üzerine bluru, yani bulanıklaştırma efektini koyuvermiş. iki dakikalık haberin yarısı, cine-beş’in şifreli yayını tadında geçiyor. bizdeki hayal kırıklığı ablamın “neyse en azından gözüne siyah bant çekmemişler” demesiyle yerini kahkahalara bırakıyor…

18 Temmuz 2023 Salı

 


ferenc molnar on iki ocak, bin sekiz yüz yetmiş sekiz yılında budapeşte’de doğdu. ondan yirmi dokuz yıl sonra bir başka türk ili istanbul’da, yine on iki ocak günü hüseyin nihal atsız dünyaya geldi. molnar, yirmi yaşında orduda savaş muhabirliği yaptı. atsız, yirmi yaşında ordudan atıldı…

molnar, pal sokağı çocukları’nı kaleme alır ve çocuk kitabı olarak yazılan eser, nesiller boyunca yediden yetmiş yediye herkesin beğeniyle okuduğu bir kitap olarak ölümsüzleşir. atsız bozkurtların ölümü’nü ateş çocuk mecmuasında tefrika eder ve eser nesiller boyunca yediden yetmiş yediye herkesin beğeniyle okuduğu bir kitap olarak ölümsüzleşir.

molnar sembolist bir anlatımı benimser, macar çocukları’na yiğitlik, yurtseverlik, militarizm, silah arkadaşlığı, fedakarlık, şehitlik.. vb. benzeri kavramları iki çocuk grubunun bir arsa için yaptığı kavga üzerinden yüceltir. atsız, sembolist anlatımla, tarihsel gerçekliği olan kürşad ihtilali üzerinden yiğitlik, türkçülük, militarizm, silah arkadaşlığı, fedakarlık, şehitlik.. vb. benzeri kavramları yüceltir.

molnar ile atsız bazen de ters yöntemler kullanır. kürşad, acı kuvveti, liderliği, zekası, gürbüz vücuduyla -atsız’ın deyimiyle yarı tanrı misali- tam bir kahraman profilidir. nemesçek ise kırılgan yapısı, fiziksel dezavantajları, nahifliği ile grubun en zayıf halkası olarak tam bir antikahramandır. ancak hal böyleyken, atsız’ın kahramanlık şiiri hem nemesçek’e hem kürşad’a ne güzel uyar…

nemesçek’in ölümü okuyucunun içinde kapanmayacak bir yara açar. kürşad’ın kaybı bugün hala okurların kabul etmekte zorlandığı bir sondur. nemesçek ölse de yenilmemiştir, bilakis onun uğruna can verdiği arsa, arkadaşlarına yurt olmuştur. kürşad’ın cansız bedeni de budununa yolbaşçı olup, hürriyete ulaştırmıştır.

ruhları buluşmuş mudur bilmem ama bir araya geldiyseler, molnar bu kadar tesadüfün yanında atsız’ın kardeş kahraman macarlar diye bir şiiri olduğunu öğrenip büsbütün şaşırmıştır mutlaka…

#atsız #ferencmolnár #palsokağıçocukları #bozkurtlarınölümü #hungary #magyar #paulstreetboys #apalutcaifiuk

8 Temmuz 2023 Cumartesi


mfö değil, türkiye ö’sünü kaybetti. kemal sunal ile k’sini nasıl yitirdiyse ülke, barış manço ile b’sine nasıl veda ettiyse, özkan uğur ile ö’müz öyle gitti…

sahici çağların sahici yapıtlar ortaya koymuş tüm sanatçıları gibi özkan uğur da maşeri bellekte yer sahibiydi. bugün toplumsal hayatta asla bir araya gelmeyecek nice insanın hissettiği boşluğa karşılık gelen müstesna bir yer…

özkan uğur sadece bir sanatçı değildi. benim akranlarım için biraz tetris biraz vhs kasetti. bazen ilk aşkı hatırlatan bir parça, bazen göçmüş bir yakın… kısaca nice hatıramızda fon müziğiydi. 

yetmişlerde çocuk olanlar içinse ispanyol paça pantolon, geniş yakalı gömleklerdi. hakeza seksenler, iki binler ve iki bin onlar. belki de yüzünden eksik olmayan o tebessüm, üç nesle şarkılarını ezberletme bahtiyarlığındandır…

bundandır ki özkan uğur’a üzülürken biraz da kendimize yanacağız. geçen yıllarımıza, anılarımıza, kaybettiklerimize… 

aslında belki daha çok kendimize zira o kubbede hoş sadâ bırakıp gitti…


#mfö #özkanuğur #mazi 

7 Temmuz 2023 Cuma

bugün müsaadenizle teoman’ı öveceğim. evet, bildiğiniz rock yıldızı teoman yakupoğlu’nu. çeyrek asırdan fazla süredir usanmadan dinlediğim teoman, türkiye’nin bob dylan’ıdır. bugüne kadar nobel almamış olması manzum eserlerin çevirisinin hiçbir zaman anadildeki etkisini göstermemesine, oskarsız kalmış olmasını ise bütünüyle sinemadaki yeteneksizliğine borçludur.

“öveceğim dedin, şimdi de adama yeteneksiz diyorsun bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”cular linçlemeye başlayadursun, teoman tüm dahi insanlar gibi sahip olduğu sarkazm sebebiyle bu satırları kahkahalar atarak okurdu bana göre…
 
yaptığı işten haz alması, bu haz bittiğinde de tak diye bırakması çokça alay konusu olsa da bu meziyeti teoman’nın sanatçı rint meşrepliğinin en belirgin özelliğidir. türkiye’nin en üretken sanatçısı olmasına rağmen, tutkusunu hiçbir zaman ticarete dönüştürmemiş, para pulla hiç işi olmamıştır. bilakis, sırf deneme, öğrenme iptilasıyla gerek sinemada gerekse de keyfi yaptığı parçalarda para da kaybetmiştir.
 
belki neşet ertaş kadar anadolu kokmuyordur yahut barış manço gibi yediden yetmişe hüsnükabul görmemiştir ama teoman hemen herkesin bir dönem mutlaka uğradığı bir durak ve birkaç neslin mazisindeki hatıralarında fon müziği olmuştur.
 
türkiye’de aynı şarkının beş-altı farklı versiyonunu çıkarabilme cesaretini gösteren ikinci bir isim yoktur. teoman sanatı sanat için olmasa kendi keyfi için yapıp, popüler olmayı başaran, piyasa kurallarını hiçe sayan bir anti kahramandır.
 
hem politik hem erotizm yüklü, hem romantik hem öfkeli şarkılar yazıp bunları kitlelere ezberletebilen teoman, aynı parçada erdal eren ile zekeriya önge’yi birlikte anan bunu da tribünlere oynamak için değil, vicdanındaki sesi dinleyerek yapan bir modern çağ ozanıdır.
 
“lan bi saattir ergenlerin dinlediği büyümeyen ergen teoman’ı mı övüyorsun?” diyecek dostlara tavsiyem, nev’i şahsına münhasır rockstar’ımızın diskografisine önyargılarını bir kenara koyup tekrar bakması ve otobiyografisi ‘fasa fiso’yu okumasıdır.
 

2 Temmuz 2023 Pazar


ateşli bir hastalığın pençesindeyken görülen bir kabus gibi, depresyonun dibine doğru giderken muhayyileden doğan bir sanrıymışçasına insanı sarsan bir roman ‘sin’…

öykülerini çok beğendiğim türker ayyıldız’ın ilk romanı sin, zor bir metin. eser novella hacminde olmasına rağmen okuyucu için öyle bir solukta okunup bitecek kitaplar klasmanında değil.

yukarıda yazdıklarım hemen sizi aldatmasın. eserin kendini okuyucuya bir çırpıda açmayışı, metnin kötülüğünden değil bilakis hikayenin zaman ve mekan açısından katmanlı yapısı, zaman zaman büyülü gerçekliğe varan dili, son sayfalara kadar çözülmeyen olay örgüsü sebebiyle sıkı bir roman oluşundan.

ayyıldız, hemen hepimizin içinde ucundan kulağından yaralar açmış, taşra boğuculuğu, sorunlu akraba ilişkileri, zor coğrafyalarda hayatta kalmak, maziye dair kapanmamış hesaplar… vb konuları üçüncü sınıf otellerin çıplak duvarlarına yansıyan sarı ampul ışıkları çarpıcılığında metnine aktarmayı başarmış.

çok sürmeden beyaz perdeye aktarılacağını düşündüğüm bu özel romanı siz en iyisi mi fazla vakit geçirmeden alıp okuyun efendim…

#sin #türkerayyıldız #roman #kitap #taşra #bookstagram #kitapönerisi

25 Haziran 2023 Pazar

 


kumsal, yakamoz, ıstakoz gibi yanmış bir vücut; belki ilk aşk, ilk öpücük… 

üç tarafı denizlerle çevrili yurdumun, suya hasret dördüncü tarafında doğduysanız, üstte saydıklarıma ancak elinizdeki karpuz dilimini sıyırırken izlediğiniz dizide rast gelebilirdiniz. 

hemen daraltmayın içinizi. bu pazar yazısı, kemal tuğcu romanı tadında olmayacak. sadece birlikte doksanların urfa’sında bir yaz geçirelim istedim…

bir kere urfa yazlarında ben modayı çok yakından takip ederdim. o yazın trend rengi ve kumaş cinsi neyse annemin dikip boynuma astığı elifba çantası da öyle olurdu. kimi zaman cengeri yeşili saten, kimi zaman çingene pembesi keten… konu komşuya diktiği elbiselerin artanlarıyla dikilen boyun askılı çanta, yaz günleri şıklığıma şıklık katardı.

eğlence deseniz, yaz boyunca bitmeyen düğün furyası sayesinde non-stop parti kavramıyla ta o zaman tanışmışımdır. öyle ki komşu çocuğunun sünnet düğününde üzerine tirit suyu döktüğüm pantolonumu yıkamaya fırsat bulamadan ertesi gün halam kızının görümcesinin düğününde halay çekerken bulurdum kendimi…

saç stili konusunda da, en çılgın dönemleri hep o yazlarda yaşadım. uzamış üç numara saçlarıma ablamların oksijenli suyundan çaktırmadan sürdüğümden chp kadın kolları teyzelerini kıskandıracak röflem olurdu her daim. her günün akşamında tere batıp, çıkmış saçlarımı cebimden çıkardım tarakla şöyle bir geriye atar, süksemin keyfini sürerdim.

peki, gastronomi alanındaki uzmanlığım kökenleri? ee o da, çocukluk yazlarımın hatırası. her öğlen dükkanda türkiye’yi kurtaran ciddi abilerin karnını doyurmak benim görevim olduğundan tepsiye envai türlü sebzeyi dizip, fırına götürürdüm. hatta sarımsak kokulu bıçakla, karpuz kestiğim füzyon lezzet denemem babamın tokadıyla son bulmasa bugün belki sosyal medyada et mıncıklıyor olurdum.

başlarken dediğim gibi yazlarımız, deniz kenarında geçmese de tekdüze değildi. öyle ki damlardaki isot torbaları ve salça sinileri bile kentin çocuklarının yazına renk katmak için çabalarmışçasına, şehri kırmızıya boyar anılarımıza fon rengi olurdu…

📷 abdullah elçi

#urfa #şanlıurfa #yaz

9 Haziran 2023 Cuma


sarı sarı…

başlığa bakıp mahsun kırmızıgül’ün klibinde birbirinden ilginç figürlerle dans ettiği o meşhur şarkısına atıfta bulunacağımı düşünmeyin hemen. bu sarı, lütfiye ablamın kırmızı çizgisi olan sarı. evet, o sarı olmasa bugün ben de kadıköy ya da cihangir dolaylarında mor saçlarıyla dolaşan vegan bir feminist kadar hümanist olabilirdim ama gelin görün ki ablam renklere yüklediği anlamla, hayat çizgimin ernest renan’ın milliyetçiliğine dahi uğramadan direkt benito musolline’ye doğru yol almasına sebep oldu. gerçi bu örnek yerinde olmadı zira ablam musollini taraftarlarının kara gömleklerini görse kesin burun kıvırırdı.

zira ablam iflah olmaz bir sarı aşığıdır. ailedeki sarı saçlı çocuklar haylazlığıyla evin altını üstüne getirse görmezden gelir lakin şöyle hafif esmer tenli bir çocuk annesinin dizinin dibinden ayrılmaya görsün basardı azarı. sarışınlık ablam için masumiyet karinesinin öteki adıdır. sadece çocukların saçlarında değil, elbiselerinde sarıya tutkundur. hele ki altın sarısı gördü mü, asla dayanamaz. hani ablama kalsa, piyasada hasan mezarcı’ya tek bir pelerin yapacak kadar bile altın sarısı kumaş bırakmaz, hepsini eve istiflerdi.

işte bu saiklerle, ablam bana yıllarca yusuf demedi. “peki ne dedi, mahmut mu?” diye soracak olursanız, yazıyı buraya kadar dikkatli okumamışsınız demektir. ablam elbette bana adımla değil, ‘sarı’ diye seslendi ve bazen de ‘altın’… demem o ki evde sadece ablam olsa bugün adımı mehmet yusuf değil de altın sarı diye biliyor olurdum. sarı elbette sadece benim adım değildi. ‘sarı’ lakabı, kraliyet unvanıymışçasına ablamın uygun gördüğü az sayıda çocuğun taşıdığı bir ayrıcalıktı.

bu sarı yılların etkisiyle ilk kez litvanya’yı gördüğümde, ablam için thomas moore’un ütopyasına gelmişim gibi hissettim. şüphesiz ablam kusursuz bir ülke hayal etse, hükümranlığı altındaki yurtta her ferdin saçları mısır püskülü misalı sarı olurdu. ülkeye milli marş mı? ee onu başta söylemiştim zaten: mahsun kırmızıgül’den, “sarrrııı sarrrııııı…”

4 Haziran 2023 Pazar



bahçelievler ilkokuluna doğru grup halinde yürüyoruz. ben bir yandan gözlerimi ovalayıp, uykumu açmaya çalışıyor bir yandan da uykusuzluğuma sebep galatasaray’ın önceki gece oynadığı şampiyonlar ligi maçını arkadaşlara anlatıyorum… 

bir anda grupta bir hareketlenme oluyor ve her bir arkadaşım farklı yöne koşmaya başlıyor. ussain bolt’u kıskandıracak performansla dört bir yana uzaklaşan çocukların haykırdığı kelimeler sağım, solum, önüm, arkamdan kulaklarıma doluyor: deli saooooo…

başımı kaldırınca saadet abla ile göz göze geliyorum ve ben de koşmaya başlıyorum. ama benim rotam arkadaşlarımın aksi yönde saadet ablaya doğru… yanına gidince başımı okşuyor. “he’riye evde mi” diye soruyor. cevabıma eşlik eden gülümsememe kocaman ağzını hafif sağa bükerek karşılık veriyor ve bizim eve doğru dev adımlarıyla uzaklaşıyor.

arkadaşlarım saklandıkları yerden izledikleri bu manzaranın şaşkınlığıyla bir süre mütereddit bekliyor... nihayet tekrar toplandığımızda ise anlattığım maça ilgilerini kaybetmiş biçimde sadece “deli sao” dedikleri annemin halasının kızı saadet abla ile ilgili sorular soruyorlar.

“hayır” diyorum, “hiç çocuk yemedi”  “saçmalamayın, tabii ki saadet abla bize gelecek, o akrabamız” ve daha pek çok soruyu savuşturup, galatasaray’a dönmek istiyorum. ancak okulun kapısını gören, arkadaşlar koşup sıraya geçiyor. nasıl olsa ilerde spor haberlerini istemeseler de benden dinleyecekleri içime doğduğundan mı bilmem çok gocunmadan ben de sırada yerimi alıyorum.

saadet abla kendini normal gören nice hastalıklı tipin tacizleri olmasa gayet iyi bir insandı. ağzından bir sigarası bir de o empati yoksunu eşhasa ettiği birbirinden yaratıcı küfürler eksik olmazdı. türlü kurnazlıklara aklı basmadığı ve çocuk ruhunu her daim koruduğu için normal denilen çemberin dışında kalmış ve deli denmişti…

oysa ki ben onun düğünlerdeki hüzünle karışık mutluluğunu görmüş, ağlarken kocaman damlalar halinde dökülen gözyaşlarına, yanağımdaki minik damlalarla eşlik etmiştim. saadet abladan iki şey öğrendim. öteki damgasını vurulmuşa karşı "normal" olmanın utancını ve sigara kokulu, sertleşmiş ellerin bir başı okşarken ne kadar sahici olabileceğini…

#urfa #hatıra #çocukluk #doksanlar

20 Mayıs 2023 Cumartesi


hemşehrim nuri sesigüzel seksen altı yaşında hayata veda etti. altmışlı yıllarda üne kavuşan sesigüzel, şöhretini altmış yıl boyunca sürdürdü. urfalı türkücüler furyasının yolbaşçılığını yapan sesigüzel’i, seyfettin sucu, ibrahim tatlıses’in yanı sıra mahmut tuncer, ferhat güzel… gibi pek çok isim izledi.

üç yüzün üzerinde plak çıkaran sesigüzel, kırka yakın filmde de başrol oyuncusuydu. her daim sanatıyla ön planda oldu. tatlıses’in aksine, ne magazin basınına ne de politikaya malzeme olmadı. bunlar hep bilinen şeyler, gelin ben size, rahmetliye dair benim bir anımı anlatayım…

sanırım, doksan üç yahut dörttü. urfa il özel idare’de anap’ın dört eğiliminin milliyetçi kanadından kalma bir bürokrat, hilmi şahballı ve nuri sesigüzel’i konsere getirdi. biletlerin satışını da ülkücü gençlere tevdi etti. seksen sonrası ülkücü kesimin urfa’da bir kültür sanat faaliyeti olmadığı için biletler yoğun ilgi gördü…

konser başladığında protokol karşısındaki tribününün büyük kısmı ülkücü gençler tarafından doldurulmuştu. sair davetliler hatır gönül için geldiğinden, sayımız az olsa da salon hâkimiyeti tamamen bizdeydi. herkes yıllardır bu günü bekliyormuşçasına bozkurtlarla, sloganlarla salonu inletiyordu.

konserin ülkücülerin gövde gösterisine dönüşmesi sebebiyle protokoldeki rahatsızlık, karşı tribünden bile hissediliyordu. evvela, şahballı çıktı. türkülerini neredeyse bizim tarafa bakmadan okuyordu. “çırpınırdın karadeniz” için defalarca tempo tutmamıza rağmen oralı bile olmadan, suya sabuna dokunmayan bir repertuarla sahnesini tamamladı.

ardı sıra nuri sesigüzel sahnedeydi. aynı slogan ve tezahüratlarla karşılaşan sesigüzel bir süre şaşkınlık yaşadı. nihayet birkaç parça okuduktan sonra bizim tribüne doğru geldi. “bozkurt nuri…” tezahüratları da iyice arttı haliyle. kitle sanatçısı olmanın hassasiyetiyle gençleri kıramama arasında kalan sesigüzel, “benim yeğenim de sizden gençler, baştacısınız…” deyip orta yolu buldu. ardına da “ay yıldızlı bayrak için ben ölüm” diye uzun havaya başlayınca, tribün bayram yerine döndü… 

hasılı nuri sesigüzel, o gün; bir cümle, bir türküyle, yüzlerce gencin eve mutlu dönmesini sağladı. mekanı cennet olsun…

#nurisesigüzel #urfa 

19 Mayıs 2023 Cuma



çocukluğumun geçtiği pasajdaki çay ocağı devren satılıkmış…

akçağ kitabevinin önünde benzer bir yazıyı gördüğümde nasıl yüreğim cız ettiyse, urfa kapalı spor salonu için ‘çatıdaki alüminyum kilo hesabı satılıktır’ afişinin önünde nasıl gözyaşı döktüysem bu fotoğraf da öyle vurdu beni…

hani toparlayabilsem kendimi, arayıp soracağım, ‘devren satılık’ derken neleri devredecekler, diye…

o pasajda yeniyetmeliğe adım atan ben ve nice akranımın çocukluğu da dahil mi devren satışa… 

ya da paşa çayından oralete oradan da essah adam çayına geçiş sürecimizi, yani kısacası anılarımızı da verecekler mi dükkanın yeni sahibine…

hayatımdaki en etkin otorite figürlerinden çay ocağının sahibi kamuran amca’nın babacan bakışlarını, malatya’ya kaçan şivesiyle kısa ve net cümlelerini nasıl teslim edecekler peki dükkanla birlikte?

ya erhan abinin bizi milli görüşçü yapmak için gösterdiği çaba? o dâhil olmasa bari devren satışa... 

ve n'olur, “iki çay” derken yaptığımız bozkurda iki baş parmağıyla mukabele edip gülüşü kalsın öylece orada…

oradan her gün ödünç alıp okuduğum vakit’in ve milli gazete’nin onca yıllık sayılarını ister mi bakalım dükkanı alacak şahıs…

urfa’da kürsü dediğimiz taburelerde ağırladığım arkadaşlarımın, utana sıkıla anlattığı ilk sevdalanmaları faş mı olacak şimdi öylece orta yere…

ekrana çıktığımda, tüm pasajın toplanıp izlediği otuz yedi ekran televizyon kalsaydı bari… hem biz o televizyonda, iki bin iki dünya kupasını izleyip, pasajı stadyuma çevirmemiş miydik? 

kuşlar… ya kuşlar… onlar yeni sahibi için mi ötecek şimdi? mahmut’un evlat gibi büyüttüğü kuşlarına, kim bakar ki öyle…

peki meczuplar, divaneler? onlarcasının karnını doyurduğu, çaylarını içip, üzerine bir de avuçlarına para sıkıştırıldığı bu mekânın yeni sahibi çekebilecek mi, delilerimizin nazını, onları baş üstünde tutabilecek mi?

yok, hiçbiri olmayacak. yeni sahibi dükkanı açtığında, ancak bardakları, ocağı görebilecek. 

o yüzden size sesleniyorum emlakçı abilerim: devren satılık yazmayın gördüğünüz her yere. unutmayın, bazı mekanların ruhu satılmaz…

17 Mayıs 2023 Çarşamba


“terlerimizi koyduğumuz şeye ne denir?” sorusuna, yüzüne yayılmış muzip gülümsemeyle “terlik” cevabı veren akranlarım gibi, ben de kırka merdiven dayadım…

yazları sıcak ve kurak geçen çocukluğumuzda, terliğe cankurtaran denirdi. önceleri plaka numarasını bulan urfa sıcağının etkisiyle bu yakıştırmanın yapıldığını zannetsem de, sonraları naylon terliklerle türkiye’yi tanıştıran cankurtaran holding’in adının halk ağzında terliğe isim olduğunu, gazete reklamları sayesinde öğrendim.

nitekim terlik her zaman can kurtarmazdı, bilakis can yakıcı bir nesneye dönüşmesi daha sık rastlanan bir durumdu. 

evimiz ile dükkan arasındaki bir iki kilometrelik yolda, babamın dev adımlarına yetişmeye çalışırken, her seferinde ayağımdan fırlayan terliğin peşinden koşar, zaten bir türlü yakalayamadığım babamla aramdaki farkın açılması sebebiyle, terlik denen meret yüzünden yol boyunca birkaç kez okkalı fırça yerdim. 

lakin hakkını da yemeyeyim, terlik pek çok mahalle maçını galibiyetle tamamlamamızda da başrolde oldu. henüz çek futbolcu panenka’nın tekniği ile tanışmamışken, terlik bizim imdadımıza yetişti. kaleciyle karşı karşıya kalan oyuncu, karşısındaki garibana acımadan şahi topları misali bir şut çıkardığında, top ayrı bir yöne seyrederken, fırlayan terlik genelde tersi istikamette yol alır ve kaleciyi kontrpiyede bırakarak gol bulmamıza yardım ederdi. 

yeniyetmelerin terlikle en büyük derdi ise, içten içe sevip belli etmedikleri kızlarla, okul harici zamanda sokakta karşılaştığında ortaya çıkardı. karşındakinin ayağında cici cici esem sportları yahut kundurayı gören delikanlılar, her adımda sıcak asfalta yapışan terliğini sökmek için bütün gücünü harcar lakin terlik bana mısın demezdi. 

böyle durumlarda delikanlılar ter içinde kalır, utancından ikarus misali eriyip, gider; sırılsıklam olan terlik işte o zaman sahiden terlerin konulduğu bir şey olurdu…


#urfa #terlik #cankurtaran #mazi #hatıra #doksanlar #ikarus

10 Mayıs 2023 Çarşamba


nötürmor

ailemde birden fazla ressam var. ben de genetik olarak çizmeye meyilliyim. henüz okula dahi başlamamışken, drima iplik kutularını ters çevirir, arkasındaki kar beyaz satha; sezgin burak’ın tarkan’ından elim döndüğünce karakterler resmederdim.

“o kadar biliyorum deyip, başlığa natürmor yazmana ne diyeceğiz peki?” sorusunu da duymadım sanmayın.

başlıkta yanlışlık yok. biz, onu direkt öyle öğrendik. hem de uygulamalı biçimde. 

orta ikinci sınıfta birgün kapıdan neriman karşanbaş isminde biri girdi. kendisinin yeni resim öğretmenimiz olduğunu, ilk kez duyduğumuz pek çok akım ve ressamdan bahsetmeye başlayınca fark ettik.

ve ilk konumuz natürmort…

uzun uzun dinledikten sonra çizim aşamasına geçtik. hoca çantasını ve sandalyesini, öğretmen masasının üstüne koyup, “hadi, görelim öğrendiklerinizi” dedi…

başladık ama genel seviyemiz, teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta kıvamında olduğu için çizim sonraki derse sarktı. 

ikinci haftaysa bir türlü başlayamıyorduk. hoca çantayı aynı şekilde koysa da, biz yarım kalan resimlere bakıp, “aa öyle değildi hocam, olmadı öğretmenim” diyerek, zaman kazanmaya çalışıyorduk.

tabii bizler, bir yerde bu oyundan vazgeçtik.

ama mehmet vazgeçmemişti… 

neriman hocayı kan ter içinde bırakmasına karşın, “biraz daha pencereye doğru hocam, az da sandalyeyi döndürseniz, kulpu sağa bakıyordu sanki…” diye devam ediyordu.

kalemleri bırakmış, hocanın masanın üzerinde, mehmet’in yönergeleri eşliğinde dans edişini izliyorduk.

ders kesin kaynamıştı; bizim artık merak ettiğimiz, bu oyunun nerde sona ereceğiydi…

çok geçmedi ki hoca bir an gözlerini kısıp, mehmet’ten yana dikkatle baktı…

ve o dönem hepimizin severek izlediği, ninja kaplumbağaları kıskandıracak biçimde masadan atladı.  seri hareketlerle, mehmet’in yanına geldiğinde ise usta spilenter’a dönüşmüştü…

sanatçı olarak girdiği sınıfta ninjaya dönen neriman hoca, histeri krizi geçer gibi olunca, “önünde kağıt da yokmuş deyip”, tekrar köpürüyordu.

bizse önceki hafta derste olmayan mehmet’in boş sıraya bakarak, hocaya on beş dakika boyunca direktif vermesinin diyetini morluklarla ödemesinden mütevellit natürmor’u bir daha unutmamak üzere belleğimize kazıyorduk…

5 Mayıs 2023 Cuma


ömrümün gurbette geçen kısmı, takvimden kopan her yaprakla, sılada geçen kısmı ile aradaki farkı açtığından mı bilmem gurbet hikayeleri her geçen gün daha fazla beni içine alır oldu. 

bu sebeple ‘aşk, mark ve ölüm’ün henüz fragmanını görür görmez çarpılmıştım.

nihayet belgesel filmin mubi’ye düşmesiyle birlikte, fragmanın ancak dört başı tekmil bir ana yemekten önce gelen ordövr tabağı olduğunu anladım. yönetmenliğini cem kaya’nın üstlendiği ‘aşk, mark ve ölüm’ tam anlamıyla görsel ve işitsel bir ziyafet.

berlin’de türk müziğinin tarihsel gelişimini odağa alan film bununla kalmıyor çok yönlü bir anlatıyla, göçün sosyolojik etkilerini, ırkçılığı, ekonomik değişimleri, gettoda yaşam pratiklerini… ve daha çok sosyolojik mesele ile ilgili derdini başarıyla anlatıyor.

film, üniversitelerin ilgili bölümlerinde, tematik bir belgesel nasıl yapılır diye dönemlik ders olarak incelenebilecek kadar titiz bir çalışmanın ürünü. cem kaya’nın yapıtı; arşiv taramasından kurguya, akıcılıktan gerçekçiliğe hemen her alanda tebriki hak ediyor.

alman ve türk arşivlerinin yanı sıra, tarihin tozlu sayfalarında kalmış kişisel arşivleri de en verimli şekilde izleyiciye sunan film, büyük göçle ilgili, şu ana dek tarihe düşülmüş en önemli not…

beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan filmin, altmış yılı geride bırakan büyük göçü yaşayan üç nesli de kucaklaması başarı hanesine düşülmesi gereken ayrı bir not. filmde derdiyoklar, neşet ertaş, cem karaca da var, islamic force, cartel ve muhabbet de…

filmi bitirdiğinizde almanya’daki türk müziğinin notalar ve güfteden daha fazlası olduğunu; öfke, dışlanmışlık, hüzün, ötekileşme, hasret, sıkışmışlık ve daha pek çok duyguyu dile getirmenin en kestirme yolu olduğunun ayırdına varacaksınız.

son olarak, gurbet hikayeleri ilginizi çekmiyorsa bile ‘aşk mark ve ölüm’ü türk bir yönetmenin elinden böylesine başarılı bir iş çıkabildiğini görmek ve gururlanmak için izleyin…

#askmarkveölüm #lovedeutschmarksanddeath

#cemkaya #taskovskifilms #rapideyemovies #documentary #filmfive #filmfaust #burakete #türkischedelikatessen #süperdisko #anatolianfunk #islamicforce #36boys #berlin #kruezberg #gurbet #gurbetçi #türk #müzik

4 Mayıs 2023 Perşembe


“…sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun neo. dokunamadığın tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin, beyninin içi bir hapishane…”

neo’nun morpheus’u vardı… peki bizim?

ya da soruyu şöyle değiştireyim, bizim morpheus’umuz olsa bile, bugün işe yarayacak mı?

mavi hap ile kırmızı hap aynı elden çıktıysa, ne arasında tercih yapmamız ne de yaptığımız tercihin sonucu anlam taşıyacaktır.

artık beynimiz ya da kalbimiz ile gerçeği bulabilme imkanımız yok. hatta artık belki gerçeğin kendisi de yok. zira sanal çağ, sahi olan her şeyi iğdiş edip, kendine kattı.

tercih ettiğimizi sandığımız şey de, reddettiğimizi sandığımız şey de enformasyon bombardımanına tutulmuş ve harap olmuş beynimizin çaresiz seçiminden ibaret

semavi dinler bile belli periyotlarda ibadetleri şart koşarken, modern çağ bağlantının anlık dahi olsa inkıtaa uğramamasını emrediyor. bu acayip zamanın, hiçbir şeyi kaçırmamak için çırpınırken, hayatı ıskalayan bireylere yazdığı reçete de, auschtwitz kampının acımazsılığıyla yarışır nitelikte: tüket!

ibni haldun’un mukaddimesi misali uzun bir giriş yaptım, johan hari’nin kitabına dair birkaç kelam etmek istediğim bu yazıya. madem dolambaçlı başladım, bu kısımdan itibaren kestirme yoldan ilerleyeyim: ‘çalınan dikkat’ çok uzun süredir okuduğum en iyi kitap… 

hari deha seviyesinde bir yazar.

on binlerce kilometre yol kat edip yaptığı söyleşileri, yüzlerce araştırmayı elden geçirerek topladığı bilgileri okuyucuya bir şey dikte edercesine değil de dost meclisinde sohbet eder rahatlıkta verebilmek her kalem erbabının işi değil.

ülke yönetiminden sorumlu olsam, her yaştan vatandaşa zorunlu olarak okutacağım kitabın, sizin de okumanıza engel olmamak adına muhtevasına çok girmeyeceğim.

lakin şunu söylemekte fayda var. hari’nin yapıtı, akademik bir çalışma ya da otobiyorafi değil. roman ya da kişisel gelişim kitabı da değil. hari’nin kitabı, ekranlara oksijen tüpüymüşçesine ihtiyaç duyan, tüketirken tükenen, modern çağ insanına: “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak/ haykırsam, kollarımı makas gibi açarak/ durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden/ çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden…” haykırışı…

#çalınandikkat #stolenfocus

23 Nisan 2023 Pazar

 

elimde bir tarihi roman taslağı olduğunu söyleyip, ciddi bir yayınevinin kapısı çalsam, yetkili editör muhtemelen benden sinopsis tadında bir özet dinlemek ister. ben de anlatmaya başlarım:

“…kahramanımız, üç yüz yıldır ricat halindeki bir ülkede dünyaya geliyor. dar gelirli bir ailenin çocuğu olan kahramanın henüz küçücükken babası vefat ediyor. kendini yatılı okulda bulan baş karakterimiz, yokluk içinde okuyarak genç bir subay oluyor. bir yandan da ülkenin durumu daha da kötüye gidiyor. o da bu ahvale dayanamayıp, kılık ve kimlik değiştirerek direniş örgütlemek üzere bir başka ülkeye gidiyor…” desem.

gözlüklerinin üzerinden, ‘yok artık’ şaşkınlığıyla bana bakan editöre aldırış etmeden devam etsem:

“henüz kırkına gelmeden üç kıtada, pek çok cephede savaşıyor. bir gözünü kaybetme noktasına geliyor. defalarca kez ölümden dönüyor. bu süre zarfında milyonlarca kilometre kare toprak kaybeden ülkesi de sıkıştığı daracık coğrafyada bile işgale uğruyor. başkenti düşman elindeyken, kahramanımız, bir vapurla gittiği bölgede isyan ateşini yakıyor. hakkında idam fermanı veriliyor. hal’i için fetvalar yazılıyor. parasız, pulsuz, ordusuz milletini ilteriş misali diriltip, bağımsız bir ülke kuruyor ve meşruti monarşiyi bile uygulamaya koyamamış bir millete cumhuriyet hediye ediyor.” deyip, duraklasam.

editörümüz bıkkınca koltuğuna yaslanırken, ben heyecanla eklesem:

“kahramanımız tüm bunları yaparken, farklı dillerde binlerce kitabı okuyor. ve ülkeyi kurar kurmaz, her alanda devrim niteliğinde atılımlar başlatıyor. saygın kurumlar, kuruluşlar açılıyor. iktisattan eğitime, sanattan spora ülke yepyeni bir hüviyete kavuşuyor. kahramanımız, kadının adının olmadığı bir coğrafyada, avrupa’dan önce seçme-seçilme hakkı veriyor. bozkırın ortasındaki bir kasabadan modern bir başkent yaratıyor. bütün bunları da son yıllarını hasta geçirdiği elli yedi yıllık ömre sığdırıyor…” diye tamamlasam.

bu noktada editör, “beyefendi biz fantazya romanları basmıyoruz. lütfen ayakları yere basan bir metin olmadıkça tekrar görüşmeyelim” diyerek, bana kapıya kadar eşlik eder, işte ben tam o sırada: “ha unuttum bir de gençlere ve çocuklara birer bayram armağan ediyor” desem, duyacağım şey kapının çarpılma sesiyle birlikte, “çattık yahu…” nidası olurdu…

lakin biri tüm bunları, hatta çok daha fazlasını, başardı… 

bu sebepledir ki her milli günde, her anıtkabir’e gittiğimde, atatürk gibi olağanüstü bir karakter, türk milleti içinden çıktığı için, sonsuz minnetle doluyor içim… ruhu şad olsun. tanrı türk'ü korusun...

16 Nisan 2023 Pazar

 


“dinle neyden ne hikaye etmede

ayrılıklardan şikâyet etmede…”


celaleddin-i rumî, mesnevi’sine bu beyitle başlar. devamındaki mısralarda da kamışı ney yapan sürecin, vatanından ayrı düşmesiyle başladığının altını defalarca çizer. vatanından ayrılmak beraberinde pek çok dertle birlikte hikayeler getirir. 

filmlerde de öyledir ya, kasabaya yabancı biri gelir ve hikaye başlar. 

peki bir değil, milyonlarca kişi gelirse?

işte, altmış iki yıl önce almanya ile türkiye arasında imzalanan işgücü anlaşması, yarım asrı aşkın sürece milyonlarca türk için, kamışın kesilmesi misali yeni bir hikayenin başlangıcı oldu.

peki, o hikayeler yeterince kayıt altına alındı mı? maalesef bu sorunun cevabı: hayır. elbette, bu büyük göçü merkeze koyan şarkılar yapıldı, filmler çekildi, romanlar yazıldı… 

lakin bu çalışmalar, genelde tarihte pek de eşi olmayan bu vakıayı çoğunlukla tek yönlü ele aldı.

gökhan duman imzası taşıyan ‘ötekilerin başkenti’ ise meseleye tam da merkezden, kreuzberg’ten bakmanın avantajıyla, hikâyeyi alabildiğine çarpıcı anlatmayı başarmış. 

berlin duvarının yıkılmasıyla kentin göbeğinde kalan kreuzberg, avrupa’da türklerin en yoğun yaşadığı bölge. sadece türklerin mi? polonyalı, macar, lübnanlı… kitabın adını doğrularcasına, ötekilerin başkenti…

eserde islamic force’tan cartel’e, hiphop kültürü de var, almanya’da kadın futbolunda var olmaya çalışan türk kızlarının öyküleri de… neşet ertaş da var david bowie de… rengarenk kişiliği ile star ali de var, kapkara hatırası ise solingen faciası da…

gökhan duman’ın eseri içerdiği, birbirinden harika fotoğraflar, film afişleri, kaset kartonetleri, gazete kupürleri ve röportajlarla hem kreuzberg’in hem de gurbetteki türklerin öyküsünü bir belgesel misali gözler önüne seriyor.

ötekilerin başkenti, gurbetten gelen bir yakınınızla sohbet etmek gibi. okurken, kimi zaman yüzünüzde kocaman bir tebessüm, kimi zaman ise gözlerinizde yaş olacak….

#ötekilerinbaşkenti #gökhanduman #kreuzberg #almanya #gurbet #diasporatürk #kitapönerisi #kitap #bookstagram #everestyayınları

10 Nisan 2023 Pazartesi

urfa’nın kurtuluş mücadelesi, türk tarihinin hakkıyla bilinmeyen altın sayfalarından biri. ne yazık ki yurt sathı bir yana, urfa’da dahi pek çok insan bu müthiş mücadele üzerine birkaç cümleden fazla söyleyemez.

bu sebeple urfa mücadelesindeki şehitlerimiz, çoktan üç kıtada yurdu yaşatmak için can veren diğer isimsiz kahramanların arasına katılmıştır.

aslında urfa milli direnişine ilişkin, müslüm akalın bey başta olmak üzere kıymetli araştırmacıların eserleri ve şurkav tarafından yayınlanan hatıratlar gibi istifade edilebilecek kaynaklar mevcut.

ancak bu eserler daha ziyade araştırmacılara ve konunun meraklılarına hitap eden didaktik üsluba sahipler. toplumun ekseriyetini bilgilendirme görevi ise her zamanki gibi sanatçıların üzerinde…

yıllardır bu konuda bir çalışma ortaya konulmamış olsa da nihayet, akrabası olmakla her daim kıvanç duyduğum, fuat kürkçüoğlu amca çok yönlü sanatçı kimliğiyle bu meşakkatli vazifeyi üstlenmiş. “onikiler ve dalyan mustafa” adlı romanıyla urfa kurtuluş mücadelesini ve o destanı yazan kahramanları ölümsüzleştirmiş.

daha önce çaput top ve uray oteli romanlarıyla okuyucuyu zaman tünelinde gezintiye çıkaran fuat amca, dalyan mustafa karakterini merkeze koyduğu bu eserinde de okuyucuya safha safha, çetelerin kavgasına tanıklık etme şansı sunuyor.

on bir nisan ruhunun her satırda hissedildiği eser, romantik bir dille yazılmış olsa da tarihi gerçeklikle bağını hiç koparmıyor.

sadece düşmanla değil, yoksullukla da mücadele eden bir milletin hürriyet aşkıyla vuruşmasını konu alan eser, benim okurken, çanakkale mahşeriyle birlikte en çok gözyaşı döktüğüm kitap oldu.

umuyorum ki bu harika eser ehil ellerce bir gün beyaz perdeye de aktarılır böylelikle kara toprağa toya gidercesine giren dalyan mustafaların ruhları şad olur….

#fuatkürkçüoğlu #onbirnisan #dalyanmustafa #kitap #urfa #şanlıurfa #millimücadele #roman #bookstagram #kitapönerisi #urfatarihi #kuvayimilliye

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...