28 Nisan 2025 Pazartesi


çocukluğumda pikniğe gidiyoruz yerine, dağa gidiyoruz derdik. ovanın bunaltıcı sıcağından kaçıp mağaraların serinliğine sığınma ihtiyacı, zamanla dile bu şekilde girmişti. urfalı erkekler dağa yatılı gider, bu süre zarfında yemeklerini kendilerini pişirirdi. gecenin sessizliğinde dağdan yayılan nağmeler kentin üstüne inerdi. babam kırklı yıllarda dedemle dağa gittiğini, bir dönem fatih terim’in mütemmim cüzü olan hemşehrimiz müfit erkasap’ın amcası durak erkasap’ın da onlara kazanla helva yaptığını anlatırdı.

benim dağa gitme maceramsa urfa’da “şıh maksut” adı verilen, ahmed yesevi’nin anadolu’nun islamlaşması için yolladığı alperenlerden şeyh mesut’un metfun bulunduğu selçukî tarzdaki türbesinin çevresinde yaptığımız pikniklerden ibaret. hafızamı zorladığımda türbe çevresinin bitki örtüsüyle kaplı olmadığını hatırlıyorum. fakat dilek tutup içinden geçilen delikli taş başta olmak üzere mistik atmosfer, urfa kadınları ve onların eteklerinden tutan biz çocukları kendine çekmeye yetiyordu.

şıh maksut çevresi anneler tarafından pek tekin görülmez, çocuklar bu hususta sıkı sıkı tembihlenirdi. bu kanının altında bölgenin sosyoekonomik geri kalmışlığı kadar adının hafızalarda bıraktığı iz de çok etkiliydi. türbenin yanı başındaki “kötüler” isimli mahalle şüphesiz, annelerin koruma içgüdülerinin fazla mesai yapmasına yetip artıyordu. aslında mahalenin adı, bölgeye ilk yerleşen “kutiler” isimli azerbaycan kökenli aşiretten gelse de zaman içerisinde halk dilinde kötüler’e evrilmişti.

kötüler mahallesi, urfa’nın sur dışındaki ilk yerleşim noktası. merkezden uzaklık, mahalleyi uzun yıllar kaçakçılığın merkezi yapmış. işte, o mahallede doğan gazeteci yazar mehmet faraç da, aynı ismi verdiği kitapta muhitin en şaşaalı dönemi anlatmış. kitap öykü türüne sınıflandırılsa da faraç’ın anlatısı hem içerdiği dönemsel tahliller hem de bireysel tanıklığıyla tarihi bir vesika niteliği taşıyor.bu cümleler sizde didaktik bir metinle karşılaşacağım hissi uyandırmasın. bilakis faraç, kalemiyle öylesine duygu yüklü bir atmosfer yaratıyor ki okuyucuyu kötüler mahallesine dahil ediyor. hele dağ yatılarını anlattığı bir bölüm var ki pek az metin bana bu denli zevk vermiştir.

#urfa

27 Nisan 2025 Pazar

 


sosyal medyada bazen çok hoşuma giden yorumlar oluyor. birini daha önce paylaşmıştım. “urfa diye bir yer olmasa bile sen urfalı olurdun” demişti arkadaş. yirmi üç nisan vesilesiyle paylaştığım fotoğrafıma da ilginç bir yorum geldi. “duruşu hiç çocuğa benzemiyor” demiş bir arkadaş. sonra o gözle fotoğrafa bir daha baktım ve yorumu yapan arkadaşa hak verdim.

peki, beni o çağların çocuklarını erken olgunlaştıran şey neydi? yok, öyle büyülü bir formül falan vermeyeceğim. hatta karpuzun olgunlaşma süreci ile aynı deyip, iyice basite indirgeyebilirim. beklemek. evet günümüzde çocuğun gelip ailenin tam merkezine oturmasıyla lügatimizde gitgide silikleşen sabır mefhumu bizim hayatımızın özetiydi. benim kuşağım “seneye” diyerek geçirdi çocukluk ve yeniyetmeliğini…

o nahif şarkıdaki gibi ankara’dan abim geldiğinde valiz açılır, siparişlerimiz yoksa, “seneye” derdi annem. bayramlık alırken, beğendiğimiz esemsport değil de gündelikte de kullanacağımız kundura alınır, “seneye” diyerek dindirilirdi gözyaşlarımız. doğum günlerinde yaş pasta hayallerimiz evde karbonat kokulu kekle birlikte yıkılırken, o sihirli kelime avuturdu bizi: “seneye”

bırak alışverişi, balkanlardan gelen soğuk hava dalgası bile urfa’ya bir türlü uğramaz, kardan adam yapma hayallerimiz bile müflis tüccarın borç defteri gibi mütemadiyen “seneye” devrederdi. ilkokula başladığımda annem “seneye” de giyerim diye önlüğümü o kadar büyük dikmişti ki, sınıftaki yeşil gözlü subay kızı neslihan’ın eteğinden bir iki parmak daha uzundu. 

hasılı “seneye” atlı oldu biz yayan, kızılelması her fetihten sonra uzaklaşan türk ordusu gibi koştuk peşince. “seneye” merdanesiyle yoğrulmuş çocukların gözleri de haliyle anlık heyecanlarla kıpır kıpır değil, “seneye” bakışıyla mütevekkil ve sabır doluydu…

(fotoğraf notu: ben, yeğenim ilknur ve “seneye” büyüyüp binmek istediğimiz bisikletimiz: bozkurt…)


#urfa #doksanlar #nineties #nostalji #albumdenyansiyanlar #urfatarihi

21 Nisan 2025 Pazartesi


efendim, urfa ve fırın bahsi umduğumun üzerinde dönüş aldı. anladım ki fırın deyince akan sular duruyor. o halde külünçeyi ele almanın tam zamanı. öncelikle külünçe urfa’ya ait tescilli bir lezzet. bilmeyenler için açmak gerekirse aylarca bayatlamadan kalabilen tuzlu ya da şekerli bir çörek türü.

urfalı olmayan arkadaşlar, “ee bu bizim falanca işte…” diyecektir. pek haksız sayılmazlar. külünçe, muhtevası, yuvarlak şekli ve bin küsür senelik bilinen tarihçesiyle urfa adına tescillenmiş olsa da hemen her bölgede türevlerine rastlamak mümkün. hatta dünyanın dört bir yanında da üretim ve tüketim gerekçeleri benzer çörekler mevcut.

evet, bu lezzetli katık yüzyıllardır urfa’da yapılmaya devam ediliyor. (yok abartmadım. dördüncü asırda urfa’da savaşçılar için külünçe yapıldığına dair yazılı kaynaklar var.) ister kız olsun ister erkek hemen her urfalı çocuk da mutlaka külünçe yapımının bir yerinde rol almıştır. misal ben yıllarca külünçelere fırına götürmeden önce bizim eve özgü nakışı basmak ve iyi pişmelerini sağlamak üzere onları çatallamakla yükümlüydüm.

külünçeyi urfa’nın yerlileri yani türkmenler genelde ramazan öncesinde, aşayır dediğimiz kürt ve arap komşularımız ise bayram için yapardı. her ev kendine has ufak değişiklikler yapsa da külünçe için mahlep, ekşi maya, yumurta sarısı ve attarların bir araya getirdiği baharat karışımı (külünçe dermeni) olmazsa olmazdır. 

külünçe kelimesinin etimolojisi için fikir birliği yok. türkçe gülinçe diyen de, ermenice ‘klice’ye de dayandıran, farsça külçe kelimesini köken belleyen de var. ertuğrul çağbayır ise kelimenin yunancadan geldiğini not düşmüş sözlüğüne. neyse ki urfa işi sağlama almış. çok eski yerleşim yerlerinden birinin adının külünçe oluşu kadim kent için bu lezzetin tapusu niteliğinde.

bilgi yükü fazla oldu. renk katsın diye doksanlardan bir notla bitireyim. terörün azgın dönemlerinde bir ara mekap ayakkabı ile birlikte külünçe de sakıncalı listesine girmişti. sivil polislerin fırında normalden fazla külünçe yapımını takip ettikleri söylence olarak şehirde epeyi dolaştı. aslı astarı var mıydı bilmiyorum. lakin bu da toplumsal tarihten bir külünçe anekdotu olsun

📷 @burhanakar63

17 Nisan 2025 Perşembe


efendim, urfa’da fırın akademisi eğitimi yaklaşık yedi sekiz yıl sürer. hoş, benim gibi tekne kazıntısıysanız bu süre uzadıkça uzar ama bu akademide pek çok şey öğrenilir.

evvela hiyerarşi fırın akademisinin olmazsa olmazıdır. lakin fırın önü sınıflandırması ne askeriyedeki gibi rütbeye bağlıdır ne de çalışma hayatındaki gibi idari pozisyonlar etrafında şekillenir. tamamen yazılı olmayan kurallar geçerlidir.

misal, yaşlı teyzelerin fırında önceliği tartışılmaz. onlar az ötede durup, çağırdıkları bir çocuğa para verdiği an, fırın önündeki kalabalıkta bir dalgalanma olur. emanetçi sabi kendine açılan koridordan teyzenin ekmeği alıp hemencecik dayzeye teslim eder.

yine janti abilerin, yıllarca sıra bekledikleri fırına, olur da yirmi ila otuzlu yaşlarda gelmeleri gerekirse, mahallenin çocukları, blujinli, briyantinli saçlı abilere hayranlıkla yol açmayı kendine vazife bilir.

bir de elli yaş üzeri midesine düşkün amcalar vardır ki onların forsu paşa da yoktur. ellerinde tepsiyle belirdikleri an, “abey sen zahmet etmeseydiy” diyerek çırak ona koşturulur. bir yandan yemeği fırının en prestijli yeri olan “koltuk”a atılır, bir yandan da “çıktı mı eve yollarız” abi diyerek, gönlü hoş edilir.

fırınların önü uygunsa çocuklar yemeği pişene kadar hemencecik bir oyun kurar. böyle durumda bir göz şatır adı verilen ve sıcağın önünde durmasından mütevellit sürekli öfkeli olan abinin küreğinde olmalıdır. zira, yemek çıktığı an fırının önünde bitilmezse, tepsinin içindekilerden önce fırça yemesi mukadderdir.

fırın akademisinin en acemisi urfalıların “kerib” dediği bu kutsal kentte doğmayanlardır. bir heves patlıcan biberini alan ekseriyeti memur bu şahıslar, bomba imha uzmanı titizliğinde işe girişseler de pek mesafe kat edemezler. nihayet oradaki çocuklardan biri “abey yardım ediyim” deyip şişi kapar ve yabancının şaşkın bakışları arasında bir dakika içinde sebzeler fırına atılmış olur.

buraya kadar iyiydi gel gör ki deplasman fırını kabusuna henüz değinmedim. bir mahalledeki üç ya da dört fırın pazar günleri sırayla çalışır. böylelikle ayda en az üç kez huyunu suyunu bilmediğin bir fırına gider, orada ayrı bir eğitime tabii tutulursun işte o fırın akademisinin erasmus’udur…

5 Nisan 2025 Cumartesi


dayım henüz beşikteyken anasını kaybetmiş. hayata onu koruyup kollayacak biri olmadan başlamış yani. tırnaklarıyla kazıyarak denir ya hani, sahiden öyle elde etmiş her şeyi. belki de bu sebeple hayatta tanıdığım en müdanasız adamdı. hiç kimseye eyvallahı yoktu. 


yiğitliğin raconunu bilirdi. gençliğinde gerektiğinde bileğine davranırmış ama ben kendimi bildiğimde daha sakinleşmişti. buna rağmen açılım sürecinin en patırtılı zamanında örgüt sempatizanı bir genci parkta elinden zor almışlardı. 


piç kurusu, dağda ölenlerin gömüldüğü yere “şehitlik” tabirini kullanınca camiden çıkmış parkta hava alan dayım, “şehit, bayrak namus uğruna ölenlere denir. sizinkiler bok yoluna geberdi. onların mezarına ancak bir değil, iki değil üç bulgur kazanı pislik yakışır” deyip boğazına sarılmıştı. 


bu olay yaşandığında dayım altmışı geride bırakmıştı. esasen dayım siyasete ve siyasilere inanmazdı. lakin yalın kılıç çıktığı hayat yolculuğunda uğruna kan dökülecek kutsalları vardı. vatan mefhumu da onlar arasındaydı.


cömertti. ama bugünün dünyasında anlamlandırabileceğimiz bir verme iştiyakı değildi bu. oturduğu ev ve etrafındakiler değişse de salonda upuzun bir sofra hep baki kaldı. o sofra çocukları, torunları, yeğenleri büyüttü. bir başına çıktığı hayat yolunda etrafına kocaman bir kalabalık topladı. 


ailemizde ilk araba alan da oydu. siyah steyşın toros’u her acı günde her hayırlı işte çeyrek asır boyunca başroldeydi.daha pek çok şey var yazılacak. fakat şu kesin ki biz bırak yerini doldurmayı tırnağı bile olamayız. koca yüreğinde yiğitlikle merhametin, cömertlikle adaletin yarış halinde olduğu bir aslanı kaybettik. mekanı cennet olsun ki inşallah öyledir…

2 Nisan 2025 Çarşamba


kutsal kitaba göre insanın ham maddesi: toprak. bundan dolayıdır ki yeryüzündeki pek çok topluluk ve inanç grubu ölülerini devrini tamamlamak üzere toprağa veriyor. ondan geldik dönüş yine onadır ayeti, soyut anlamda tanrı’yı işaret ettiği kadar somut biçimde toprak gerçekliğini vurguluyor.

bana kalırsa toprağın insanla münasebeti sadece başlangıç ve bitişle ilgili de değil. hayat yolculuğu sırasında insan toprak tarafından bir mürebbiye gibi şekillendiriliyor. bunu ilk urfa’da tüm yaşlıların hem huy hem suretçe birbirine benzediğini fark ettiğimde anlamıştım. 

o günden sonra toprağın dönüştürücü gücünü her gittiğim yerde gözlemlemeye devam ettim. öyle ki bir şehrin insanı fikir, inanç vs. olarak kendi şehrinde yaşayan zıt taraftaki insana, sair bir yerde yaşayan fikirdaşı, yoldaşı, mezheptaşından daha yakın oluyor.

şimdiye dek bu konuya kafa yormadıysanız, gâvur mahallesi kitabını okuyunca gerçekliğin ayırdına daha iyi varacaksınız. mıgırdıç margosyan kitapta gerçek hayattan öykülerle, kırklı ve ellili yıllardaki diyarbakır’ın ermeni cemaatini anlatıyor.

lakin karakterler, mekanlar ve olaylar o kadar tanıdık ki sadece isimleri değiştirseniz hikayeler pekala anadolu’nun bir başka bölgesinde geçiyor diye de okuyabilirsiniz. her öyküde, toprağa saldıkları kökün oradaki ermenileri, ortak değerler çerçevesinde nasıl beslediğini ve ‘biz’e nasıl dahil ettiğini görmek mümkün…


#gavurmahallesi #mıgırdiçmargosyan #kitap #okudumbitti #kitapönerisi #bookstagram #diyarbakır #ermeni #öykü #books

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...