27 Kasım 2022 Pazar


aka, eski türkçede ve bugün hala türk coğrafyasının bazı bölgelerinde büyük erkek kardeş demek. biz uzak asya’dan anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanırken, aka da ağa oluvermiş. ardından sonuna bey eklemişiz ağabey olmuş. o uzun gelince de ağbi ve nihayet abi demişiz. 

ağalık hem vermekle hem de dövmekle… zaten yaşar çağbayır da sözlükte ‘ağa’nın karşısına hem iyilik yapan karşılıksız veren hem de güç kullanan zorba notlarını düşmüş. nasıl olur demeyin. ağa yani abi, devletin en küçük yapıtaşıdır; sever de döver de.

işte resimde gördüğünüz hasan abim. ben altı yedi yaşındayken, arabaların dönmeden önce sinyal verdiğini öğrenip, dört yol ağzında, “gel iddiaya girelim, arabalar benim dediğim tarafa dönecek” diyerek epeyi süre bütün harçlığıma el koymuştu. 

fakat aynı abim, yılar sonra ana ilk diz üstü bilgisayarı veren kişiydi. şimdi, ertuğrul çağbayır’a hak veriyorsunuz değil mi?

kafamda, haylazlığıma münasip biçimde ondan fazla yarık izi vardır. işte bu yarıklar aynı zamanda abimin, bir kardeş nasıl yetiştirilir imzasıdır. ben uzay gemisiyim deyip, omuzuna alışı sonra da yakıtım bitti deyip, bırakışı bugün bile gözümün önündedir. hoş gözümün önünden gitse de kafamın arkasında baki…

beraber gazete de çıkardık, daha önce bir yazıda anlattığım üzere araba imalatına da giriştik. her çekene sakız çıkan çekilişler de sattık, el yapımı patlayıcı da yaptık… 

yok artık! demeyin, onu da anlatayım.

kibritlerin barutlarını jiletle ayırıp, fotoğraf makinesi filminin boş kutusuna doldurmuştuk. üzerini de dükkândan astar parçalarıyla sıkıştırıp, evimizin karşısındaki inşaatta mahalle çocuklarının korkulu bakışları arasında ateşledik. lakin terkibinde hata yapmış olacağız ki, cılız bir fısıldama ve dumandan ötesini göremedik.

arşivden çıkan bu fotoğrafa derkenar olsun diye akamı şöyle üç – beş cümle ile anlattım. yoksa daha hikaye bol…

ne demişti şair, “çocukken bir kez bakarız dünyaya, gerisi hatıralardır…”

#urfa #seksenler #doksanlar #hatıra #anı #çocukluk #childhood #eigthies #nineties

21 Kasım 2022 Pazartesi


efendim, bazen arkadaşlar, taşra, köy vb mevzular olduğunda urfalı olduğum için bana dönüp, “sizin köyde nasıl?” gibi sorular soruyor.

tabii ki kentsoylu bir birey olarak, ben katiyen bu soruları üzerime alınmıyorum :) gayet aristokrat bir yetişme tarzım olduğu, ekteki görselden de belli…

seksenlerde celal şengör hoca bile papyon takmazken, ben urfa sokaklarında süheyl uygur'u kıskandıracak şekilde gezerdim. her ne kadar pasajdaki çay ocagi, çayın yanına süt vermese de ben küçük burjuva tarzımdan asla ödün vermezdim.

hatta kalecilik yıllarım dahi kumaş pantolonlarla başlamış, sık sık pantolonlarımın diz kısımlarında babamın kumaş örme çalışmaları ile devam etmişti…

ara ara medeniyetin doğduğu kent ile ilgili taşra yakıştırmaları yapıldığı için merhum ozan’dan ilhamla, “papyonları gömdük biz, unuttuk sanılmasın…” tadında bu paylaşımı yapma zorunluluğu hissettim…


#urfa #doksanlar #hatıra #çocukluk #nineties #childhood #papyon #şanlıurfa

16 Kasım 2022 Çarşamba


 

milli takımın iskoçya ile diyarbakır’da oynadığı maçta tribünler gelincik tarlası gibiydi. türk bayraklarıyla bezenmiş stadyumu görünce, hatıralar arasında bir yolculuğa çıkıp doksan yedi yılına gittim.


urfaspor, türkiye kupası’nda üç tur geçmiş ve vanspor ile eşleşmişti. o yıllarda van gölü canavarının hafif gölgesinde kalsa da vanspor, süper lig’in muadili olan birinci lig’de mücadele eden, yabancı oyuncularıyla falan hayli havalı bir takım. lakin gelin görün ki maç hafta içi ve saat on üç’te…


gaza gelip okul duvarından atladığımız gibi ilk dolmuşla stadın yolunu tutuyoruz. maçtan önce arkadaşlar dönerciye gidiyor. bense stadın tam karşısındaki evimize gidip, doksan beş seçimlerinden kalan türk bayrağını alıyorum.


öğrenci kontenjanından stada bedava giriyoruz. takım flaması kültürü henüz yaygın olmadığı yıllardayız haliyle koca tribünde elde sallayabilecek tek bayrak bende… 


evvela arkadaki abiler, “milli maç mı yapıyıgh, niye türk bayrağı getirdiy?” deyip alay ediyor. 

ben aldırmayıp, habire dalgalandırıyorum bayrağı…


bir - sıfır geriye düştüğümüz maç dakikalar geçtikçe çetin bir hal alıyor. ve nihayet urfaspor, bir penaltı kazanıyor. tabii bu kararla tribünler de sevinçten darmaduman oluyor. 


biz bacak kadar boyumuzla ayak altında kalıyoruz. yerdeyken, maçın başında benle dalga geçen abilerden birinin, türk bayrağını çılgınca salladığını görüyorum…


penaltı gol olmasa da o coşkuyla giden bayrak bir daha bana dönmeyip açık tribünde elden ele dolaşıyor.


son düdükle ben bayrağı, urfaspor ise maçı kaybediyor. ertesi gün yerel gazete ve televizyonlardaki maç haberlerinin başrolünde hep benim bayrak var. tek bayrak stadın farklı noktalarından kadraja defalarca girmiş…


o gün fark ettiğim gerçeği bugün tekrar hatırlıyorum: türk bayrağı her yere yakışıyor elbette, ama güneydoğu’da daha bir güzel dalgalanıyor… 


#bayrak #urfaspor #vanspor #futbol #taraftar #onbirnisanstadı #şanlıurfaspor #bizimçocuklar #millitakım

5 Kasım 2022 Cumartesi


 

efendim, ne aya ayak basılması ne de berlin duvarının yıkılması mozaik pastanın keşfi kadar ehemmiyetlidir.

abartılı gelmiş olabilir ama insanlık tarihi için olmasa da benim kişisel tarihim için bu hüküm su götürmez.

amma abartın ha! diyecekler için m. p. ö. (mozaik pastadan önce) dönemleri anlatmakta fayda var.

şöyle izah edeyim. kapıların kuş ötüşüyle çaldığı, girişte arap bacı ile arap çocuk rölyefinin asılı olduğu, güneş perdeleri kahverengi çiçek desenleriyle bezeli, ahşap kasalı televizyonların dantelle örtülü olduğu evlerin bir diğer demirbaşı kek tenceresiydi.

bu tencereye ekseriyetle dolabın en ücra köşesinde yahut da mutfak raflarının tavanla buluştuğu kısımda beklerdi. - şimdi düşününce tencerenin bu dışlanmışlığının, bizim keklerin mukadderatına menfi tesir etmiş olabileceği fikri, çok da mantıksız gelmiyor-

işbu tencere, benim çocukluğumun en önemli korku ögelerinden biridir.

gerçi tencereye çok da haksızlık etmeyeyim. doksanlarda doğum gününün kendisi başlı başına bir gerilim filmiydi…

üç beş okul arkadaşı, saçları kolonya ile ıslatılmış halde kapıyı çalar, sonra kuzenler, yeğenler ve sair akrabaların arasında sıkışırlardı.

kolonya kokulu tonton teyzeler günün anlam ve önemini düşünmez, ailenin yeni gelinini çekiştirirken, ablam elinde kırık bir kekin olduğu tepsiyle kapıdan görünürdü…

bizim tencere yine tencereliğini yaptığından, doğum günü kekini çokça kez kaşıkla yemek zorunda kalırdık. teyzelerin gıybeti sadece bir dakikalığına durur, mumun üflenmesiyle, spotlar yine benim üzerimden, bir teyzenin gülerken hoplayan göbeğine kayardı.

ben çokça kahverengi çorap, kullanılmış uçlu kalem, ne alaka olduğunu kavrayamadığım borcam tepsi gibi hediyelerimi açar, karbonat kokulu kekimi acıma katık ederdim…

işte bu distopik ortam, ne zaman kırıldı biliyor musunuz?

o melun tencereye ihtiyacımızın kalmamasını sağlayan mozaik pasta mutfaklarımıza girince…

hoş, onu da ne mozaiği ulan! diyen başbuğun korkusundan adamakıllı yiyemedik ya, neyse…

 

 

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...