26 Ağustos 2025 Salı


efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulundu. sayburç mevkisindeki keşfi kolaycılığa kaçan haber sitelerimiz hemen “ilk çiğköfte leğeni bulundu” başlıklarıyla popüler kültüre eklemledi.

evet, binlerce yıllık bir yemeğe sahip olmak insanın gururunu okşayan bir hal ama gerçekler üzerine inşa edilmeyen her anlatı gün gelip çökmeye mahkum.  urfa tarihini hakikatleri göz ardı edip, sadece efsane ve tevatürlerle anlatırsak gerçekliği gün gibi aşikar bulgu ve bilgiler de dinleyici nezdinde müphem hale gelir…

ilk çiğköftenin karılışını, on iki bin yıl geriye götürenler, insafı biraz daha elden bıraksa, "bulgur ve isot tepside duruyordu, big bang de gerçekleşince..." diye bağlayacaklar olayı. bu arada sıfırdan efsane uydurmak zahmetli olur deyip; nemrut'un, ibrahim peygamber için yaktırdığı ateşi, çiğköfte için milat kabul eden de var.

her şeyden şu bilgiye sahibiz. çiğköftenin muhtevasındaki başat aktörlerden kuru isot ve frenk suyu bu topraklara ayak basalı iki yüz bile olmadı. her iki sebze de amerika kıtasının keşfiyle sırasıyla avrupa ve asya'ya geldi. anadolu'ya biber ve domatesin giriş tarihi kaba taslak, bin sekiz yüz ellili yıllar...

yani en azından bugünkü tarife uygun bir çiğköftenin bu tarihten yoğrulmuş olması kabil değil. kaldı ki, sebzenin hayatlara girmesiyle, kurutulmaya başlanması arasında da, yaşamın doğal akışına göre epeyi bir zaman olmalı. yani elbette urfalı bir arkadaş tepsisinde bulgur, kaşiflerin beraberinde getireceği biber ve domatesi beklemiyorsa…

bu arada isotun ilk ne zaman bugünkü usülle kurutulduğu da muamma. siyaha yakın rengini naylon poşet içinde almasından mütevellit, kuru isotun evveliyatının çok gerilere uzanmadığını bilmek için dahi olmaya gerek yok.hasılı çiğköfte, bilinenin aksine mutfaklarımızın tarihi manada çok yeni bir misafiri olarak duruyor. yüz elli yıl gibi medeniyet inşasında dün denilebilecek bir geçmişe sahip olduğunu düşünüyorum.

bunlar benim çıkarımlarım elbette daha kesin sonuca varmak için mekan olarak urfa'yi ele alan seyahatnameler incelenebilir. belki de bu konuya dair bir podcast bölümü yapmamız lazım...


#çiğköfte

21 Ağustos 2025 Perşembe


ülkü asya, “babiş yaşanacaksa diye çok güzel yeni bir şarkı var dinleyelim mi?” diyor. Her şeyi biliyorum ya, “ee, o yeni değil, çıtır kızlar söylüyor” deyiveriyorum. bir süre bakışıyoruz. nihayet öğreniyorum ki manifest diye bir grup kurulmuş ve şarkı otuz yıl sonra tekrar popüler olmuş.

birkaç gün sonra antrenmana giderken, ‘haydi gel benimle ol’ dinleyelim diyor bu kez. içimden, aslan kızım, sezen aksu hayranı, aferin ona… derken, hoparlörden gelen introyla yüzü asılıyor. n’oldu yahu, yine mi olmadı? olmamış. ülküş, güneş isimli hanımefendinin söylediği yeni versiyonu istiyormuş. al sana taş gibi kuşak çatışması.

youtube ya da spotify kaptital düzenin gereği ikimizi de avcunda tutmayı biliyor. şarkının eski ve yeni hallerini alt alta verip, ikimizin de gönlünü yapıyor ammavelakin geçenlerde öyle bir şey oldu ki buna artık kuşak çatışması falan denmez. sosyal bilimciler belki kolları sıvayıp yeni bir isim bulurlar umuduyla anlatacağım size.

yazmak, çizmek, okumak gibi pek matah olmayan şeyler elimizden geliyor şükür. lakin tornavida, pense, kargaburun falan hak getire. sırayla yazdığıma bakmayın, yan yana olsalar arçil ile şota’yı görmüş gibi olurum. hepsi aynı bu alet edevatın. en büyük korkum ampulün patlaması desem daha iyi anlarsınız belki halimi. 

geçen, dolabın askısı düşünce, “bu makus talihi yeneyim” dedim artık… fakat yine tornavidaya bulaşmaya cüret edemeyip, zihni sinir projeler ürettim. ben bunu yapıştırayım düşüncesiyle içeriye girip, kendi halinde oynayan çocuklara, “saddam bandını gördünüz mü?” diye soruverdim yanlışlıkla. tamlamanın ağzımdan çıkmasıyla yaptığım hatanın farkına vardım ama çok geçti…

çocuklar bir açıklama için yüzüme bakıyorlardı. filmi şöyle bir geri sardım. cnn’den canlı izlediğimiz savaş, okul bahçesinde sivil savunma görevlisinin velilere tavsiyeleri, dükkandan getirdiğimiz siyah astarlarla camları kaplamamız, sonra koli bandı adıyla anılacak saddam bandının hayatımıza girişi.. girdiği gibi karaborsaya düşüşü, turgut özel, baba bush… doksanlar kara deliğine doğru sürükleniyordum. 

durdum ve babalığın bana verdiği güçle “saddam nereden çıktı, yorgunluktan kafa mı bırakıyorsunuz, koli bandı işte ya!” diye bastım fırçayı.

19 Ağustos 2025 Salı

 

üzerine fikir üretilmeyen ideolojiler, çağın ruhundan uzaklaşıp, köhneleşir. bu sebeple türk milliyetçiliği ya da özel adlarıyla türkçülük ve ülkücülük üzerine bizim ve karşı mahalleden söylenen her yeni cümleye kulak kabartıyorum. hayati bice hocanın karar gazetesi’nde ‘ülkücülerin dekültürasyonu – cumhur ittifakı tabanının sosyokültürel değişimi yazısı’nı da bu minvalde çok kıymetli buldum.

eşyanın tabiatı gereği cumhur ittifakının iki bileşenin tabanları birbirinden etkileniyor. yazıda da bu mevzu derinlikli biçimde ele alınmış. ancak hayati hoca bu sosyokültürel sonucun evveliyatına hiç girmemiş. temel kaynak olarak saydığı ahmet arvasi başta olmak üzere necip fazıl, ahmet kabaklı hatta serdengeçti ile birlikte on iki eylül ürünü sentezcilik, aydınlar ocağı çevresi, ülkücü tabanda menzil başta olmak üzere dini gruplara geçişler ve bbp’nin kuruluş süreci de kanımca ülkücüler ve muhafazakarların kültürel alışverişinin zeminini oluşturuyor.

milliyetçilik fikrinin devletçilik tarafından yutulma meselesi var şüphesiz. sosyal genetiğimize işlemiş kutsal devlet algısı, milliyetçiliğimizin millet için değil devlet için yapılmasını beraberinde getiriyor. türkçülük, tarihsel olarak, devlet yönetimindeki arızalara karşı çıkış üzerinden hayat bulan bir ideoloji . ittihat ve terraki’nin tarih sahnesine çıkışı, kırk dört olayları ve seksen öncesi retorik de devletçi değil bilakis müsesses nizama karşıdır.

ancak seksen darbesi ve devamında yaşananlar koruması hayli güç olan bu konumu etkilemiş. türk milliyetçiliği fikri, kademeli olarak, toplumsal reflekslerini yitirerek, güvenlikçi bir zemine oturmuştur. bu mevzuya ilişkin bir okumayı geçmişte ülkücü ozanlar üzerinden yapmıştım. sol müziğin odağında ağırlıklı biçimde toplumsal meseleler varken, ülkücü sanatçılar - ozan arif’i istisna tutarsak- güvenlik meseleleri ve aşk konularının ötesine geçmiyor.

umarım, hayati hoca’nın yazısı bu konu üzerine bir beyin fırtınasının fitili ateşler. katılanların şerhleri kadar, muhaliflerinin antitezlerini de heyecanla bekliyorum. çünkü biliyorum ki büyük türkçü namık kemal’in de dediği gibi “müsademe-i efkârdan bârika-i hakikat doğar.”

#miliyetçilik #ülkücülük #muhafazakarlık

16 Ağustos 2025 Cumartesi

 

ömer abi ile tanışıklığımız on beş yıla yaklaşıyor.  bu süre zarfında yeri geldi maracana stadyumunda yeri geldi iki kişinin anca sığdığı bir offtube’de onu gözlemleme imkanı buldum. ömer abi her daim asaletini muhafaza eden, işinde titiz, tevazuyu yaşam biçimi haline getirmiş ve spora aşkla bağlı karakteriyle tüm muhataplarında olduğu gibi bende de sevgi ve saygı uyandırdı. 

ömer üründül türkiye’de spor yorumculuğunu kurumsallaştıran, profesyonel bir meslek haline getiren ama bunu yaparken ilk günkü amatör heyecanını yetmişli yaşlarına taşımayı başaran sıradışı bir isim. galatasaray’ın parken stadında ve monaco’da yazdığı destan, milli takımın uzakdoğuda dünya üçüncülüğüne ulaşması, iki bin sekiz yılında ölüp ölüp dirilişimiz, hasılı türk futbolumuzun en parlak dönemi olan, son çeyrek asırdaki hemen tüm başarılar, toplumsal hafızada ömer abinin sesiyle kayıtlı.

“yorumcu” ismini taşıyan biyografi ömer üründül’ün kişisel ve mesleki yaşamını anlattığı kadar, türk futboluna, spor basınındaki entrikalara, seksen ikiden bu yana tüm büyük organizasyonlara, trt’nin yirmi beş yıllık spor yayıncılığı tarihine de mercek tutuyor. üründül’ün başarısının en büyük anahtarı olan bilgilerini ve jargonunu sürekli güncel tutmak için verdiği çaba da kitapta hayli yer kaplıyor. bu arada yorumcu, yeşil sahayla sınırlı kalmıyor, üründül ailesinin üç kuşak boyunca iş dünyasındaki gelişimini de okuyucuya sunuyor. şahsen memleketimi şad eyleyen gap projesine dair pek çok ilginç anekdotu kitapta bulmak beni çok mutlu etti…

kitabı elden bırakamamamda ömer üründül’ün spor ve iş dünyasında dolu dolu geçen yaşamının enteresanlığının yanı sıra bu işin piri fatih vural’ın biyografi nasıl yazılır sorusuna cevap olabilecek ölçüde harika bir eser vermesi de etkili oldu elbette. müellifin hakkını teslim etmek lazım. ekseriyetini trt’nın usta isimlerinin oluşturduğu onlarca isimle görüşme yapıp bunları kronolojik işleyişe yeri geldikçe dahil etmek, dönemin sosyolojik ve politik atmosferini esere kararında yansıtmak, tüm bunları yaparken de asla güzelleme kolaycılığına kaçmadan günahıyla sevabıyla alabildiğine gerçek bir ömer üründül portresi çizmek her kalem erbabının harcı değil.

#ömerüründül

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...