29 Ekim 2024 Salı


“şubat, soyun suya bat” derdi annem. urfalı olmayan arkadaşlarım bu cümleyi anlamlandıramaz. çünkü urfa’da, yılda ancak kırk süren soğuklar, şubatla birlikte kırılır. işte, mart ayında herhangi bir mesireliğe giderseniz, mutlaka tepsi içinde minik elleri görürsünüz. yaşını iki eliyle gösterebilecek çocuklar lokum gibi çiğköfteler yoğurur.

urfalı olmayan arkadaşlarım sadece soğumuzun az oluşunu değil, şikemperverliğimizi de anlamlandıramıyor. bu konuda hoşgörülüyüm. çünkü urfa yahut civar illerde doğmayan birinin yemeği böylesine hayatının merkezine koyması zor.

nitekim urfalı olmayan birinin annesi, benimki gibi “et suyu, cennet suyu” dememiştir. yahut da sade yağı “ bunu torpağa töksey, torpağ yinir” diye güzellememiştir. babasından da kuvvetle muhtemel, “yiğidin malı karnında gerek” öğüdünü işitmemiştir.

bu örneklerden sonra bu midesine düşkünlüğü ailevi bir gelenek gibi algılayacak olanlara urfa türkülerine bakmalarını salık vereceğim.

çiğköfte başımızın tacı, ayran onun ilacıdır. tüfenk alır keklik avına çıkarız. üzüntüden kahrolursak, yağ içinde kavruluruz. kız bakmaya giderken tasa leblebi koyarız. hepsi bir yana, elinizi vicdanınıza koyup cevap verin, oturup kara üzüm habbesine müstakil bir türkü yazmak bir urfalıdan başka kimin aklına gelir?

düğünde, cenazede, nişanda, sünnette, asker uğurlamasında, esvap gecesinde, barışma törenlerinde, sıra gecesinde, arkadaş buluşmasında, gurbete gitmeden önce, sılaya vasıl olunduğunda, hacdan dönüldüğünde, dağ yatısında, gelin hamamında… şeklinde uzayıp giden vesileler hep yemekle neticelenir.

ülkenin batısında fener yapılan su kabağından yemek, meyve olarak tüketilen yeni dünyadan kebap yapmak da ancak şikemperver bir şehirden beklenen eylemlerdir. yine gün aydınlarınken tirit yemek, o esnada da öğlen ve akşam yemeğini düşlemek de hemşerilerim için vaka-i adiyedir.

size muhayyer bir lahmacun hazırlamak için, dört semt gezen akrabamızdan, henüz ortaokuldayken okulda yaptığımız söğülme partilerinden, her kıtada çiğköfte yoğurma maceralarımdan falan da bahsederdim ama yazı uzadıkça karnım acıkmaya başladı. ben iyisi mi mutfağa geçeyim…

#urfa #urfayemekleri #şanlıurfa

17 Ekim 2024 Perşembe

“hetice üşimsen? dedi annesi. hatice başını iki yana salladı. annesi yine de battaniye ile iyice sarmaladı sekiz dokuz yaşlarında görünen kızı. baba hatice’den taraf baktı, bir yandan bıyıklarını ısırırken. 

onca saat olmuş hala şoku atlamamışlardı. gece yarısı kopan gümbürtü herkesin sesini alıp götürmüş gibiydi. hatice’nin sekiz yıllık suskunluğuna bugün onlar da ortak olmuştu.

ne kadar vakit geçti bilinmez. zaten depremden sonra zaman kavramı yitirmişlerdi hepsi.

sessizliği bozan yine kadın oldu. “hesan, dilleri yedirmesagh belki şimdiye konuşmuştu hetice, o gün çoh korktı” dedi.

hasan diye seslendiği kocası duymamış gibiydi. gözlerini arabanın ön camına sabitlemiş, gece yarısı apar topar çıktıkları evlerine bakıyordu. o kurban bayramını hatırladı bir kez daha.

hatice dört yaşına gelmiş ama konuşmuyordu. konu komşu her gören bir fikir veriyordu. hasan da dayanamamış, kurban kesen herkesten hayvanların dillerini istemişti. bir leğen dolusu küçüklü büyüklü dille kapıyı çaldı. kan içindeki dilleri görünce kapıyı açtığı gibi kapattı hatice…

“çok korkmuş” demişti götürdükleri doktor, “ondan bayılmış…”

iki yıl sonra bir cuma gecesi hekim dede türbedarının sürdüğü kocaman anahtar da hatice’nin dilini açmamıştı.

hasan çok da gitmedi sonra üstüne. baba, kız kendi aralarında bir dil oluşturmuşlardı.

karısı ise hiç vazgeçmemişti. her hafta yeni bir reçete deniyordu. daha geçen cuma, aktardan topladığı otları kaynatmıştı.

“yedi gün üst üste kuşluk vakti bu suyu içir, sekizinci gün bülbül gibi şakır” demişti sultan teyze.

sabahtan bu yana alayım diyordu şişeyi. aklı orada kalmıştı.

hasan’ı düşüncelerinden uyandıran yine karısı oldu. “hesan alıp, gelim nolur. bu sefer olur belki, saati biraz geçti en azından günü geçirmeyag” dedi.

hasan karısının inadına boyun eğmekten başka çaresi olmadığını anladı. “tamam zeliha get ama, gözüyü sevim, hemen al gel. girmeyin deyiler evlere…” derken, zeliha kapıyı açmıştı bile.

iki üç dakika geçmişti ki araba rüzgâra tutulmuş yaprak gibi sallanmaya başladı. ardı sıra akşamkinden de beter bir sesle birlikte, az önce zeliha’nın kapısından girdiği apartman yerle bir oldu.

hasan kapıyı açtı ama adım atamadı. olduğu yere çöktü.

arabanın diğer kapısı da açıldı.

ardı sıra bir çığlık yankılandı mahşer yerine dönmüş mahallede. hem hasan hem de mahalleli bu sesi daha önce hiç duymamış olsa da, kimin bağırdığına emindi.


“anneeeeee….”

16 Ekim 2024 Çarşamba


mehmet ali kalkan ağabey’in fuları, gömleğinin üstüne bağladığı kazağı yok. edebiyat heveslisi genç kızları etkilemek için pozdan poza da girmez. şiiri basamak yapıp siyasette, devlette yükselmez. ışıltılı tabelaların asılı olduğu köhne mekanlarda dünyayı kurtarma çabasına girmez. yolu beyoğlu’ndan, tunalı’dan, kordon’dan da geçmez. o şimdilerin moda tabiriyle organiktir. sahidir, senin benim gibi. türkmen obalarındaki erler gibi…

ammavelakin şairdir, hem de ne şair. benim diyen şiir sahibine kalem bıraktıracak dizeleri vardır. köyünden derdiği kelimeler, gönlünde sivrilip tümcelere döner. nihayet dimağından akar dize olur. o dizeler ki hedef şaşmaz. okuyanı mete han ordusundaki bir batur çeri gibi tam yüreğinden vurur. yeri gelir ıssız dağ başlarında müebbet ülke hayalleri kurdurur. yeri gelir huma kuşunun kanadında tanrı katına vardırır. bazı gizli sevdaları faş eder, bazı mazinin özlemiyle gözleri yaş eder.

evvela iki şiir kitabını okuduğumuz mehmet ali ağabey, bu defa şiirini düz yazıyla birleştirmiş. sadece kendi mısralarını mı? dilaver cebeci’den yetin ozan’a, aşık reyhan’den cemal safi’ye bir seçki. kırk çiçekten bal almış, hatıralarının, düşüncelerinin arasına katmış. bir söz ziyafeti sunmuş bize. 


yunus eskişehirli mi bahsi de geçiyor ‘köyümden gönlümden’de. mehmet ali ağabey, isimleri dayanak etmiş yunus’un eskişehirli oluşuna. bence tevazu göstermiş. hiç abes olmazdı deseydi, yunus’un terinin damlası sindi ki eskişehir toprağına, asırlar sonra bencileyin şair yetiştirdi bağrında….

#mehmetalikalkan #köyümdengönlümden #eskişehir #şair #şiir #kitapşuuru #kitapönerisi #kitapkurdu 

@otukennesriyat @mehmetalikalkan26 @kitapsuuru


12 Ekim 2024 Cumartesi


ecnebilerin virtual reality, vr dediği sanal gerçeklik kavramı hayatımızda kapladığı alanı mütemadi genişletiyor. yakın gelecekte öğretimin, turizmin ve daha pek çok alanın bu teknoloji tarafından zapturapt altına alınacağını söylemek füturistik bir tahminden ziyade görünen köy kılavuz istemez kavlinden bir önerme olur.

mühendisler tarafından geliştirilen sanal gerçekliğin mazisi henüz altmış yılı bile bulmadı. lakin kurban olduğum kalem tutan eller bu tecrübeyi bize asırlardır yaşatıyor. nasıl mı? gelin uzağa gitmeyelim. çağdaş olduğumuz için ne kadar bahtiyar olsak kafi gelmeyecek mustafa kutlu’ya bakalım. yirmi birinci yüzyılın en iyi hikayecisi, her kitabında bizi farazi bir dünyada yolculuğa çıkarıyor.

kutlu, kısa bir aradan sonra güz günlerini ısıtan yeni öykü kitabı ‘başkanın adamları’ ile de önceki eserlerinde olduğu gibi okuyucuyu alıp, muhayyilesinde inşa ettiği bir mekana götürüyor. kitap öylesine iyi bir dile sahip ki, son sayfaya geldiğinde insan sanki olayların cereyan ettiği çamlıpınar’a hakim bir tepeden kutlu’nun anlatımı eşliğinde seyre dalmışım hissiyle bu sanal gerçeklikten ayılıyor.

başkanın adamları, kutlu’nun eserleriyle gergef gibi dokuduğu türk ütopyasına yeni bir pencere açıyor. yazarın kırk ikinci uzun hikayesi; anadolu’yu, taşra insanını, kısır edebiyat mahfillerini, ticareti, siyaseti, insaniyeti, geleneği, moderniteyi, ikisi arasında bitmek bilmeyen hır gürü, ve pek tabii sevdayı okumak değil bizatihi yaşamak isteyenleri çok mutlu edecek bir eser. 

@dergahyay @mustafakutlu_ #mustafakutlu #öykü #türkedebiyatı #kitap #kitapkurdu #okudumbitti #kitapönerisi #kitaptavsiyesi #başkanınadamları 

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...