24 Eylül 2022 Cumartesi


neslihan, köyün en yeşil kısmına doğru koşuyordu. annesi, “kamyona yüklenecek üç beş parça eşya kaldı, tez git gel” deyip, hızlıca dönmesini tembihlemişti. annesine değil de kamyona öfkeliydi. bir kez daha koparıp alacaktı işte, alıştığı yerlerden. 

öncekiler neyse de, bu köy hepsinden farklıydı. neslihan burada okula başlamıştı. ilkin bu köyde okuma yazma öğrenmiş, ilk kez bu köyde ahaliyle senli benli olmuştu.

evvela çekinmişlerdi ondan. beline varan altın sarısı saçları, zümrüt gözleriyle neslihan, köy halkı için banka müdürünün kızından çok, ordan geçen bir kuyruklu yıldız gibiydi. ama çok çabuk sevdiler yüreği kendinden güzel bu kızı…

memo vardı bir de… 

hemen arkasında oturan bu sıkılgan oğlana ilk görüşte kanı kaynamıştı neslihan’ın. memo, onun anlattıklarını dinlerken neslihan’ın yüzüne bakamazdı fakat gamzesi beliriyordu, kızarık yanağında…

neslihan, ona babasının büyükşehirlerden getirdiği kalemleri silgileri hediye etti. memo da geri durmadı. anasına gözleme yaptırdı, süt sağıp bıraktı neslihanların evinin önüne…

böyle böyle, memo ile neslihan ayrılmaz iki dost oldu. görenler şaşıp kalıyordu. bu sarı kızla, sütçü ayşe’nin yetim oğlu memo arasındaki sevgiye... 

lakin bozkır yasası tecelli etti; uzun sürmedi güzel günler. memo bir gün bayılıverdi derste, durup dururken… 

şehre doktora  götürdüler memo’yu, iki hafta sonra geldiğinde de yatırdılar usulca şimdi neslihan’ın başında beklediği bu yere…

bunları düşünürken memo’nun başı ucunda donup kalmıştı neslihan, her geldiğinde olduğu gibi…

neden sonra, çok uzaktan gelen korna sesiyle irkildi ve üzerinde ‘mehmet öztürk’ yazılı küçük tahtanın önü sıra uzanan kabartıya, uçları kurdele ile bağlanmış iki altın sarısı örük bıraktı. bir de beresini çıkarıp tahtaya geçirdi, üşümesin diye memo…

neslihan, mezarlıktan kendisini bekleyen kamyona doğru koşarken, acemice kesilmiş kısacık saçları terden sırılsıklam olmuştu. hava buz gibiydi ama hıçrıkıkları ile birlikte neslihan’ın sol kaburgasının üstünden bütün vücuduna bir ateş yayılıyordu…

20 Eylül 2022 Salı


efendim, pehlivan tefrikalarını bilirsiniz. muharrir ballandıra ballandıra anlattığı sonu gelmeyen maceralarla muhatabını esir alır, bir başladı mı bitirmek bilmez, kelimeleri kenger sakızı misali ağzında çevirir durur.. işte ben de her geçen gün sami karayel, eşref şefik çizgisine yaklaştığımdan, pele ali amcanın yaşamına dair anekdotlara bugün de devam edeceğim.

pele ali amca’nın oynadığı takımı akrabası halil kenanoğlu çalıştırmaktadır. halil hoca zaman zaman yeğeni ali’ye kendisine tütün alması için para verir. gelin görün ki halil hoca’nın eli biraz sıkıdır. bir kilo tütün al diye verdiği para ile yarım kilo tütün zar zor gelir. ama urfalı siyah inci, hocanın gözüne girme fırsatını kaçırmaz.

maç bitimlerinde futbol sahasının etrafında dolaşan pele, ya yenilen beklenmedik bir golün öfkesiyle ya da ağlarla buluşan bir topun sevinciyle yarım bırakılıp fırlatılmış sigaraları toplar, bunları tek tek kağıt ve izmaritlerinden arındırır ve halil hoca için aldığı tütünü bu yolla, iki katına çıkarmayı başarırmış. hasılı ne sihirmiş ne keramet, futbol tutkusundaymış marifet…

tütün demişken, pele ali amca’nın nargilesi müptelalığından bahsetmemek olmaz. tabii ki onun nargile içişi de belli ritüeller çerçevesindeydi. ali amca’nın nargilesi pasajımızın arka tarafındaki evinde hazırlanır, sonra oğlu webster nargileyi alıp, pasajın tam ortasına koyardı. ali amca da bir yandan nargilesini fokurdatır, bir yandan da gelen geçene laf atar yahut onların sataşmalarına cevap verirdi.

oğlu webster dedim ya, işte o, benim akranım ve oyun arkadaşımdı ama gerçek adını hiç bilmedim. babası gibi koyu tenli olduğundan, o dönemin popüler dizisi cosby ailesi’nden mülhem: webster adıyla anıldı hep. urfaya özgü havara taşının tozunu sürerek webster’ın yüzünü beyazlatma girişimime ise michael jackson’un ten renginin her gün açılması mı ilham verdi şu an hatırlamıyorum…

tekrar ali amca’ya dönersek, adaşı kolombo ali amca ile ezeli rekabetinden bahsetmemek olmaz. ikisi hasip ile nasip gibiydi. kolombo amca galatasaraylı, pele amca beşiktaşlı, kolombo amca doğru yollu, pele amca anaplı, kolombo amca miskin, pele amca yerinde duramayan, kolombo amca hırpani kılıklı, pele amca alabildiğine giyim kuşamına düşkün…

bu şekilde uzayıp giden zıtlıklar listesinden elbette sürekli karagöz-hacivat misali bir çatışma çıkardı. özellikle galatasaray -beşiktaş maçları öncesi bu dalaşmalar ayyuka çıkan, maçı kaybeden taraf epeyi süre ortada görünmezdi. kazanan ise rakip takımın temsili tabutunu urfa’nın ortasından geçen karakoyun’a atmak gibi sıradışı kutlamalara imza atardı.

babam pele ali amca’nın havası yerinde olmadığı zamanlar hemen onu gaza getirirdi. “ali seyirciler seni istiy, hele selamla” der, pele amca da maracana’ya çıkmış ciddiyetiyle raflardaki kumaşları selamlardı. babam iyice tava gelen ali amcaya doğru ütü yastığını atar, pele de gelen yastığı eski günlerine nazire yaparcasına bir kafa vuruşu ile geri yollardı…

pehlivan tefrikası dedik, şaka maka öyle uzattım. daha mesele daha çok ama sizi sıkmayayım. hasılı kelam bu dünyadan bir pele ali geçti hem de namını pele’den alsa da, urfa’da namı pele’yi geçti…

18 Eylül 2022 Pazar

tanıdığım iki pele üzerine

elli sekiz dünya kupası dünyaya yeni bir yıldız armağan etti. edson arantes do nascimento adındaki bu harika çocuğun gerçek adını pek az kimse, lakabını ise nesiller boyu tüm dünya bilecekti. on yedi yaşındaki pele, üçü final maçında olmak üzere altı gol attı ve brezilya’ya dünya kupası kazandırdı.

henüz televizyon yayını başlamamış olsa da, önce halit kıvanç’ın onunla yaptığı röportaj, ardından da pele’nin gazete manşetlerini günlerce süslemesiyle, türk futbolseverler bu süper yıldızı hemen keşfetti. urfa’daki futbol tutkunları ise bir adım ileri gitti ve o zaman on iki yaşında olmasına rağmen fuleli oyunuyla rakip defansları darmadağın eden ali bağış’a, biraz da ten renginin etkisiyle, kendisinden üç yaş büyük pele’nin adını lakap olarak verdi.

pele ali amca aynen lakaptaşının sadece iki kulüpte; santos ve new york cosmos’ta forma giymesi gibi gölspor ve urfa beşiktaş  formalarını terletti. kaderlerini kesiştiren bir diğer forma ise sarı yeşil renklere sahipti. brezilyalı pele, alameti farikası sarı yeşil forma olan sambacılara üç kere dünya kupası kazandırırken, pele ali amca da, brezilya’dan on bir bin kilometre uzaktaki bir başka sarı yeşilli ekip, urfaspor’un tek bir maçını bile kaçırmadı.

pele, santos efsanesi dedik ya pele ali’nin hangi takımı tuttuğunu az çok tahmin etmişsinizdir. elbette santos gibi siyah beyaz renklere sahip beşiktaş. hem de öyle böyle bir tutku değildi onun beşiktaş’a olan bağlılığı…

buraya kadar vikipedi tadında geldik, isterseniz artık, aşık olduğu takımın aksine rengarenk bir hayatı olan pele ali amca ile ilgili birkaç anekdot aktarayım size…

pele ali, ramazan günü ikindi namazının ardından okunacak mukabeleyi dinlemeye gidecektir. elbette onun camiye gidiş seremonisi, padişahın cuma selamlığından az şaşaalı değildir…

ali amca kamberiye’deki evi ile damat süleyman paşa camii arasındaki yaklaşık iki kilometrelik yolu ancak üç saatte kat eder. zira şehrin meşhur siması oluşundan ötürü, her esnaf ona ya çay teklif eder ya da damarına basıp, uzun süreli bir muhabbetin kapısını açar (urfa deyimiyle neşesini alır.)

yine böyle bir gün pele ali amca cüz okunmaya başlarken ancak girer camiye ve her zamankinin aksine, mihraptan uzak bir yere konumlanır. imam bir süre sonra durumu fark eder. pele ali amca onu değil, paltosunun içindeki radyodan beşiktaş’ın maçını dinliyordur. 

imam ali amcayı epeyi görmezden gelir. ta ki, sarı fırtına metin beşiktaş’ı öne geçiren golü atana kadar. pele ali amcanın camideki bütün huşuyu tek hamlede dağıtan, “gooool” haykırışı bardağı taşıran damla olur. tabii herkesin birbirini tanıdığı o yılların urfa’sında bu kızgınlığın ömrü ertesi güne kadardır.

ben tanıdığımda ali amca artık epeyi yaşlanmıştı. ama gençliğinde rakip defansı nasıl dağıtırsa, dükkanımıza yine  öyle girer, babam müşteriyle uğraşırken bir anda “usta yav bigün uyanış’la oynarken bi şut atmıştım hatırlıy mısan?” diye pat diye muhabbete dalardı.

iki bin on yedi yılında, beşiktaş ve urfaspor aşkıyla çarpan kalbi durdu pele ali amcanın. arkasında bugünün aynı şeyleri giyen, aynı şeyleri yiyen, aynı şeylere gülen hep acelesi olan ve tornadan çıkmışçasına tekdüze olan insanlığın anlamlandıramayacağı kadar renkli anılar bıraktı.

urfa’da bir lakaptaşı olduğundan habersiz brezilyalı pele ise ali amca’yı aramızdan alan kalp krizini atlatması sayesinde bugün, seksen bir yaşında. 

ve son olarak, her ikisiyle birden konuşmuş dünyadaki tek insan olan benim, bu yazıyı yazmam da kaderin bir başka cilvesi sanırım…


 

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...