neslihan, köyün en yeşil kısmına doğru koşuyordu. annesi, “kamyona yüklenecek üç beş parça eşya kaldı, tez git gel” deyip, hızlıca dönmesini tembihlemişti. annesine değil de kamyona öfkeliydi. bir kez daha koparıp alacaktı işte, alıştığı yerlerden.
öncekiler neyse de, bu köy hepsinden farklıydı. neslihan burada okula başlamıştı. ilkin bu köyde okuma yazma öğrenmiş, ilk kez bu köyde ahaliyle senli benli olmuştu.
evvela çekinmişlerdi ondan. beline varan altın sarısı saçları, zümrüt gözleriyle neslihan, köy halkı için banka müdürünün kızından çok, ordan geçen bir kuyruklu yıldız gibiydi. ama çok çabuk sevdiler yüreği kendinden güzel bu kızı…
memo vardı bir de…
hemen arkasında oturan bu sıkılgan oğlana ilk görüşte kanı kaynamıştı neslihan’ın. memo, onun anlattıklarını dinlerken neslihan’ın yüzüne bakamazdı fakat gamzesi beliriyordu, kızarık yanağında…
neslihan, ona babasının büyükşehirlerden getirdiği kalemleri silgileri hediye etti. memo da geri durmadı. anasına gözleme yaptırdı, süt sağıp bıraktı neslihanların evinin önüne…
böyle böyle, memo ile neslihan ayrılmaz iki dost oldu. görenler şaşıp kalıyordu. bu sarı kızla, sütçü ayşe’nin yetim oğlu memo arasındaki sevgiye...
lakin bozkır yasası tecelli etti; uzun sürmedi güzel günler. memo bir gün bayılıverdi derste, durup dururken…
şehre doktora götürdüler memo’yu, iki hafta sonra geldiğinde de yatırdılar usulca şimdi neslihan’ın başında beklediği bu yere…
bunları düşünürken memo’nun başı ucunda donup kalmıştı neslihan, her geldiğinde olduğu gibi…
neden sonra, çok uzaktan gelen korna sesiyle irkildi ve üzerinde ‘mehmet öztürk’ yazılı küçük tahtanın önü sıra uzanan kabartıya, uçları kurdele ile bağlanmış iki altın sarısı örük bıraktı. bir de beresini çıkarıp tahtaya geçirdi, üşümesin diye memo…
neslihan, mezarlıktan kendisini bekleyen kamyona doğru koşarken, acemice kesilmiş kısacık saçları terden sırılsıklam olmuştu. hava buz gibiydi ama hıçrıkıkları ile birlikte neslihan’ın sol kaburgasının üstünden bütün vücuduna bir ateş yayılıyordu…