28 Kasım 2023 Salı


babam, süregiden aşırı yoğunluk, ne yaptığını dahi algılayamadan kendini günlük koşuşturmacanın akışına bırakma ile ilgili harhariyat tabirini kullanırdı. yıllar sonra bu kelimenin peşine düştüm. ve sürpriz sonuç, hiçbir türkçe sözlükte böyle bir sözcük yoktu. 

tabii ki vazgeçmedim ve ilk iş, doğu türkçesi ile farsçanın yoğun ilişkisinin üzerine gittim ve bingo! kelimenin kökü olan ‘harhar’a ulaştım. türkçemiz, örneğine sık rastlanır biçimde farsçadan aldığı kökü, arapça bir ekle melezleştirmiş sonra da kendi diline yeni bir kelime kazandırmıştı.

benim şaşkınlığımı asıl ikiye katlayan ise harhar sözcüğünün anlamı oldu. bu kelime farsçada, hem dinmeyen arzu hem de gönle çökmüş hüzün anlamına geliyordu. al sana tek kelimede naylon çağın özeti… 

arapçada, devenin diken çiğnerken ağzını kanatması, sonra da o kanın tadına tav olup, kan kaybından ölünceye kadar bu eylemi tekrarlamasını tanımlamak için kullanılan harese kökünden üretilen hırs kelimesi gibi harhar da…

kapitalizmin ve konformizmin dayattığı sonsuz arzular uğruna yaptığımız koşunun bitiş çizgisinde yorgun ve üzgün bir gönülden başka bir şey olmayacağını bize anlatıyor. zehirde anlaştık, peki panzehir?

o reçete ise biraz uzaktan italya’dan, bir kelime değil, söz grubu: dolce far niente. kelime anlamı olarak hiçbir şey yapmamanın hoşluğu diye çevriliyor. daha doğru bir tabirle ise bir yere ya da şeye yetişme telaşı olmaksızın yapılan keyfekeder iş…

dolce far niente benim de çağın demir cırnağından kurtulmak sıkça başvurduğum bir yöntem. zaten başka türlü bu harhariyat içinde fırsat bulup, harhariyatın anlamının peşine düşebilir miydim?


#harhariyat #dolcefarniente #kelimeler #etimoloji #türkçe #naylonçağ #urfa #terzisaitsavaş #saitsavaş

24 Kasım 2023 Cuma


şimdiki nesil şanslı azizim. bakıyorum, gençler günün anlam ve önemini ihtiva eden mesajlarıyla birlikte öğretmenleriyle çektikleri fotoğraflarını paylaşıyor. 

bizim çağımızda fotoğraf: düğün, okula başlama vb duraklarda işaret için kullanılan bir nevi mihenk taşlarıydı. o sebeple ben öğretmenlerimi eli ağır olanlar ve dayak yediğimde hala sırıtabildiklerim şeklinde hatırlıyorum.

lakin bahtsızlığım şu ki, doksanların urfa’sında, öğretmenlerin ekseriyeti ilk gruba mensuptu. ikinci grupta olanlar ise cetvel, tahta silgisi gibi teçhizata sahip olduğundan benim için yolun sonu aslında hep sızlayan avuçlar yahut beş parmak izli yanaklar olurdu.

politik doğruculuk çağında çok ayıp ve travmatik şeyler gibi görünse de benim malumatfuruşluğumdan kaynaklı ukalalığımı dizginleyen yediğim bu kötekler oldu. 

ilginçtir, dayak grafiğim bilgi düzeyimle orantılı biçimde arttı hep… ilk öğretmenim emire çetinok, “gezmeye gitmeyin, ders çalışın” diyor diye halamlara giderken bile duvar diplerinden etrafı kollayarak geçen bir çocuk olduğum için ilkokul çağı benim için sıra dayakları hariç sakin geçti.

ömrümün yedi yılının geçtiği şanlıurfa anadolu lisesi ise, kemal sunal’ın şark bülbül’ü filmini kıskandırırcasına mazlumvari bir zaman dilimi oldu. 

haşarılığın, haylazlığın ve ukalalığın sınırlarını zorladığım bu dönemde hemen her idarecinin ve öğretmenin vuruş şiddetini, yarattığı basıncı, oluşan izin geçeceği süreyi ezbere bildiğim bir dönemdi. 

hasılı öğretmenlerim bir heykeltıraş misali envaı çeşit darbelerle karakterimi şekillendirip beni bugünlere getirdi.

buraya kadar okuyanlar merak edecektir. eğitim hayatın dayaktan mı ibaret diye 🙂

yok efendim, yukarıdaki kısımlar elbette işin latifesi. ama şehit öğretmenlerimizin fotoğrafları bir kolaja sığmayacak çokken. toplumda öğretmenin yeri maddi manevi olarak tatmin edici bir noktada değilken, atamayı bekleyen binlerce öğretmen varken ve özel eğitim kurumları öğretmenleri ırgat gibi kullanırken beylik cümlelerle anmak yerine ancak izahı olmayanın, mizahı olur kolaycılığına sığındım…

öğretmenler günü, bu ahval ve şerait içinde kutlu olabildiği kadar kutlu olsun…


- görsel: doksan yılı, yeğenim ilknur ile bozkurt’un önü-

15 Kasım 2023 Çarşamba

 


şu çağda düz dünyacılar, reptilyancılar falan kendine taraftar bulup, dünyayı kurtaran adam’ın senaryosuna rahmet okutacak düşüncelerini yayarken biz mutfaklarımızı sinsice işgal eden şeytan pişirgecine tepki gösteremiyoruz. bu hali ancak ahval ve şeraitin vahametini henüz kavrayamayışımıza veriyorum.

evet efendiler, türk mutfağı hiçbir tarihte olmadığı kadar tehlike altındadır. şeytan pişirgeci, göktürk kağanlığına giren çinli prenses misali çalışmakta ve ışıltı görüntüsüne aldanan milletimizin altını oymaktadır. kendimize geldiğimizde elimizde sadece tadı birbirinin aynısı tarifler kalmış olacak.

doğru tahmin ettiniz eyırfrayır denen o meşum aletten bahsediyorum. türk dil kurumu henüz karşılık bulmadığından ben şimdilik şeytan pişirgeci diyorum. siz iblisin fırını, albız aşhanesi, portatif tamu yahut erliğin tenceresi de diyebilirsiniz.

kırk asırdır kuyruk yağını merhem niyetine kullanan, zeytinyağını boydan sürünüp er meydanına çıkan, iç yağıyla lıklıkı köfte yapan, sade yağı tatlısına boca eden bir milletin ahfadı aman efendim yağsız olsun diyerek, etinden, patlıcanına, tatlısından, tuzlusuna envai çeşit taamı aynı usülde pişiriyor.

ey türk milleti titre ve kendine dön. kızartma yağda, haşlama suda, büryan kuyuda, kuzu tandırda, börek kuzinede, tavuk tuzda, balık ızgarada, kanat mangalda pişer. türkün kozmik odası olan mutfağına musallat olan eyırfrayır denen pişirgeç, yavuz’u öldüren şirpençeden daha az zararlı değildir.

gürbüz delikanlılarımızı, dalyan gibi kızlarımızı çekemeyen mahifllerin, türk milletine beşinci kol faaliyetidir. beni evhamlılıkla suçlayacaklardır. soruyorum; makine, silah, kapı, motor, şanzıman yağlanırken türkün bünyesini yağdan mahrum bırakmak bir casusluk faaliyeti değilse nedir?

buraya kadar okuduysanız hemen bakır leğeninizi kapın, içini dört litre kadar zeytin yağıyla doldurun. (o arada elinize bulaşan yağı bir güzel yanaklarınıza sürmeyi unutmayın.) sonra içine mebzul miktarda patlıcan ve biberi atın. onlar kızarırken, siz fokurdama sesiyle vecd halindeyken, şu şeytan pişirgeci meselesini bir daha düşünün…

3 Kasım 2023 Cuma



yüreğinde merhametin zerresini taşıyan herkesin aldığı nefesten utandığı kirli bir savaşa tanıklık ediyoruz. masum insanların ölümünün çoklu sayıları sadece bir artırdığı bu günlerde herkes ne yapabiliriz diye düşünürken, bildiği yolda “delinse yer, çökse gök,yansa, kül olsa dört yan/ yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan…” şiarıyla yürümeyi sürdürenler de var.

gaziantep’teki kitap şuuru hareketinin meyvesi olan çelebi dergisi “türk masalları” dosya konulu onuncu sayısıyla okuyucunun karşısında. bir avuç inanmış insanın bu ısrarını strebnitsa’da bombalar yağarken bilge kral aliya’nın ulusunun sığınaklarda, bugünler geçecek, gelecek nesiller kendini yetiştirmezse asıl o zaman savaşı kaybederiz bilinciyle yaptıklarına benzetiyorum.


“kan susar birgün/ zulüm biter/ menekşeler de açılır üstümüzde/ leylaklar da güler/ bugünlerden geriye/ bir yarına gidenler kalır/ bir de yarınlar için direnenler...” diyor ya adnan yücel, bilgi çağında direnişin en kutlusu kalemle, kitapla yapılmaz mı? bu düzen değişecekse gençosmanoğlu’nun, “and olsun kaleme, kâğıda/ bir millet yarattım doğuda/ türk diye bir yüce ad verdim.” mısralarında tarif edilen milletten başkası yapabilir mi bunu?


duygular sel olup taşınca, dergiye değinmek sona kaldı. çelebi, ahbap çavuş ilişkisiyle toplanmış değil alanında yetkin kalemlerden oluşan yazar kadrosu ile türk masalları konusunu derinlemesine incelemiş. her yazının sonundaki dipnotlarla da hevesliler için yeni kitapların yol haritasını çizmiş. çelebi dergisi’nin tüm bunları ideolojik duruş sahibi olup, ideolojik körlüğe düşmeden yapabilmesi ise takdirin en büyüğünü hak ediyor.


türk masallarına dair çocuklarınıza bırakacağınız evladiyelik bir başucu kaynağı arıyorsanız yahut bu serdengeçtilerin başlarken altını çizdiğim aşkla yüklendiği sorumluluğa bir omuz vermek istiyorsanız sosyal medyadan ulaşarak dergiyi adresinize isteyebilirsiniz. kanın ve gözyaşının dindiği günlerde nice sayılar olsun dileğiyle, çelebi’ye emek verenlere sonsuz teşekkürler…


#çelebidergisi #kitapşuuru

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...