20 Mayıs 2023 Cumartesi


hemşehrim nuri sesigüzel seksen altı yaşında hayata veda etti. altmışlı yıllarda üne kavuşan sesigüzel, şöhretini altmış yıl boyunca sürdürdü. urfalı türkücüler furyasının yolbaşçılığını yapan sesigüzel’i, seyfettin sucu, ibrahim tatlıses’in yanı sıra mahmut tuncer, ferhat güzel… gibi pek çok isim izledi.

üç yüzün üzerinde plak çıkaran sesigüzel, kırka yakın filmde de başrol oyuncusuydu. her daim sanatıyla ön planda oldu. tatlıses’in aksine, ne magazin basınına ne de politikaya malzeme olmadı. bunlar hep bilinen şeyler, gelin ben size, rahmetliye dair benim bir anımı anlatayım…

sanırım, doksan üç yahut dörttü. urfa il özel idare’de anap’ın dört eğiliminin milliyetçi kanadından kalma bir bürokrat, hilmi şahballı ve nuri sesigüzel’i konsere getirdi. biletlerin satışını da ülkücü gençlere tevdi etti. seksen sonrası ülkücü kesimin urfa’da bir kültür sanat faaliyeti olmadığı için biletler yoğun ilgi gördü…

konser başladığında protokol karşısındaki tribününün büyük kısmı ülkücü gençler tarafından doldurulmuştu. sair davetliler hatır gönül için geldiğinden, sayımız az olsa da salon hâkimiyeti tamamen bizdeydi. herkes yıllardır bu günü bekliyormuşçasına bozkurtlarla, sloganlarla salonu inletiyordu.

konserin ülkücülerin gövde gösterisine dönüşmesi sebebiyle protokoldeki rahatsızlık, karşı tribünden bile hissediliyordu. evvela, şahballı çıktı. türkülerini neredeyse bizim tarafa bakmadan okuyordu. “çırpınırdın karadeniz” için defalarca tempo tutmamıza rağmen oralı bile olmadan, suya sabuna dokunmayan bir repertuarla sahnesini tamamladı.

ardı sıra nuri sesigüzel sahnedeydi. aynı slogan ve tezahüratlarla karşılaşan sesigüzel bir süre şaşkınlık yaşadı. nihayet birkaç parça okuduktan sonra bizim tribüne doğru geldi. “bozkurt nuri…” tezahüratları da iyice arttı haliyle. kitle sanatçısı olmanın hassasiyetiyle gençleri kıramama arasında kalan sesigüzel, “benim yeğenim de sizden gençler, baştacısınız…” deyip orta yolu buldu. ardına da “ay yıldızlı bayrak için ben ölüm” diye uzun havaya başlayınca, tribün bayram yerine döndü… 

hasılı nuri sesigüzel, o gün; bir cümle, bir türküyle, yüzlerce gencin eve mutlu dönmesini sağladı. mekanı cennet olsun…

#nurisesigüzel #urfa 

19 Mayıs 2023 Cuma



çocukluğumun geçtiği pasajdaki çay ocağı devren satılıkmış…

akçağ kitabevinin önünde benzer bir yazıyı gördüğümde nasıl yüreğim cız ettiyse, urfa kapalı spor salonu için ‘çatıdaki alüminyum kilo hesabı satılıktır’ afişinin önünde nasıl gözyaşı döktüysem bu fotoğraf da öyle vurdu beni…

hani toparlayabilsem kendimi, arayıp soracağım, ‘devren satılık’ derken neleri devredecekler, diye…

o pasajda yeniyetmeliğe adım atan ben ve nice akranımın çocukluğu da dahil mi devren satışa… 

ya da paşa çayından oralete oradan da essah adam çayına geçiş sürecimizi, yani kısacası anılarımızı da verecekler mi dükkanın yeni sahibine…

hayatımdaki en etkin otorite figürlerinden çay ocağının sahibi kamuran amca’nın babacan bakışlarını, malatya’ya kaçan şivesiyle kısa ve net cümlelerini nasıl teslim edecekler peki dükkanla birlikte?

ya erhan abinin bizi milli görüşçü yapmak için gösterdiği çaba? o dâhil olmasa bari devren satışa... 

ve n'olur, “iki çay” derken yaptığımız bozkurda iki baş parmağıyla mukabele edip gülüşü kalsın öylece orada…

oradan her gün ödünç alıp okuduğum vakit’in ve milli gazete’nin onca yıllık sayılarını ister mi bakalım dükkanı alacak şahıs…

urfa’da kürsü dediğimiz taburelerde ağırladığım arkadaşlarımın, utana sıkıla anlattığı ilk sevdalanmaları faş mı olacak şimdi öylece orta yere…

ekrana çıktığımda, tüm pasajın toplanıp izlediği otuz yedi ekran televizyon kalsaydı bari… hem biz o televizyonda, iki bin iki dünya kupasını izleyip, pasajı stadyuma çevirmemiş miydik? 

kuşlar… ya kuşlar… onlar yeni sahibi için mi ötecek şimdi? mahmut’un evlat gibi büyüttüğü kuşlarına, kim bakar ki öyle…

peki meczuplar, divaneler? onlarcasının karnını doyurduğu, çaylarını içip, üzerine bir de avuçlarına para sıkıştırıldığı bu mekânın yeni sahibi çekebilecek mi, delilerimizin nazını, onları baş üstünde tutabilecek mi?

yok, hiçbiri olmayacak. yeni sahibi dükkanı açtığında, ancak bardakları, ocağı görebilecek. 

o yüzden size sesleniyorum emlakçı abilerim: devren satılık yazmayın gördüğünüz her yere. unutmayın, bazı mekanların ruhu satılmaz…

17 Mayıs 2023 Çarşamba


“terlerimizi koyduğumuz şeye ne denir?” sorusuna, yüzüne yayılmış muzip gülümsemeyle “terlik” cevabı veren akranlarım gibi, ben de kırka merdiven dayadım…

yazları sıcak ve kurak geçen çocukluğumuzda, terliğe cankurtaran denirdi. önceleri plaka numarasını bulan urfa sıcağının etkisiyle bu yakıştırmanın yapıldığını zannetsem de, sonraları naylon terliklerle türkiye’yi tanıştıran cankurtaran holding’in adının halk ağzında terliğe isim olduğunu, gazete reklamları sayesinde öğrendim.

nitekim terlik her zaman can kurtarmazdı, bilakis can yakıcı bir nesneye dönüşmesi daha sık rastlanan bir durumdu. 

evimiz ile dükkan arasındaki bir iki kilometrelik yolda, babamın dev adımlarına yetişmeye çalışırken, her seferinde ayağımdan fırlayan terliğin peşinden koşar, zaten bir türlü yakalayamadığım babamla aramdaki farkın açılması sebebiyle, terlik denen meret yüzünden yol boyunca birkaç kez okkalı fırça yerdim. 

lakin hakkını da yemeyeyim, terlik pek çok mahalle maçını galibiyetle tamamlamamızda da başrolde oldu. henüz çek futbolcu panenka’nın tekniği ile tanışmamışken, terlik bizim imdadımıza yetişti. kaleciyle karşı karşıya kalan oyuncu, karşısındaki garibana acımadan şahi topları misali bir şut çıkardığında, top ayrı bir yöne seyrederken, fırlayan terlik genelde tersi istikamette yol alır ve kaleciyi kontrpiyede bırakarak gol bulmamıza yardım ederdi. 

yeniyetmelerin terlikle en büyük derdi ise, içten içe sevip belli etmedikleri kızlarla, okul harici zamanda sokakta karşılaştığında ortaya çıkardı. karşındakinin ayağında cici cici esem sportları yahut kundurayı gören delikanlılar, her adımda sıcak asfalta yapışan terliğini sökmek için bütün gücünü harcar lakin terlik bana mısın demezdi. 

böyle durumlarda delikanlılar ter içinde kalır, utancından ikarus misali eriyip, gider; sırılsıklam olan terlik işte o zaman sahiden terlerin konulduğu bir şey olurdu…


#urfa #terlik #cankurtaran #mazi #hatıra #doksanlar #ikarus

10 Mayıs 2023 Çarşamba


nötürmor

ailemde birden fazla ressam var. ben de genetik olarak çizmeye meyilliyim. henüz okula dahi başlamamışken, drima iplik kutularını ters çevirir, arkasındaki kar beyaz satha; sezgin burak’ın tarkan’ından elim döndüğünce karakterler resmederdim.

“o kadar biliyorum deyip, başlığa natürmor yazmana ne diyeceğiz peki?” sorusunu da duymadım sanmayın.

başlıkta yanlışlık yok. biz, onu direkt öyle öğrendik. hem de uygulamalı biçimde. 

orta ikinci sınıfta birgün kapıdan neriman karşanbaş isminde biri girdi. kendisinin yeni resim öğretmenimiz olduğunu, ilk kez duyduğumuz pek çok akım ve ressamdan bahsetmeye başlayınca fark ettik.

ve ilk konumuz natürmort…

uzun uzun dinledikten sonra çizim aşamasına geçtik. hoca çantasını ve sandalyesini, öğretmen masasının üstüne koyup, “hadi, görelim öğrendiklerinizi” dedi…

başladık ama genel seviyemiz, teoride desen zehir gibi, pratik dersen sallanmakta kıvamında olduğu için çizim sonraki derse sarktı. 

ikinci haftaysa bir türlü başlayamıyorduk. hoca çantayı aynı şekilde koysa da, biz yarım kalan resimlere bakıp, “aa öyle değildi hocam, olmadı öğretmenim” diyerek, zaman kazanmaya çalışıyorduk.

tabii bizler, bir yerde bu oyundan vazgeçtik.

ama mehmet vazgeçmemişti… 

neriman hocayı kan ter içinde bırakmasına karşın, “biraz daha pencereye doğru hocam, az da sandalyeyi döndürseniz, kulpu sağa bakıyordu sanki…” diye devam ediyordu.

kalemleri bırakmış, hocanın masanın üzerinde, mehmet’in yönergeleri eşliğinde dans edişini izliyorduk.

ders kesin kaynamıştı; bizim artık merak ettiğimiz, bu oyunun nerde sona ereceğiydi…

çok geçmedi ki hoca bir an gözlerini kısıp, mehmet’ten yana dikkatle baktı…

ve o dönem hepimizin severek izlediği, ninja kaplumbağaları kıskandıracak biçimde masadan atladı.  seri hareketlerle, mehmet’in yanına geldiğinde ise usta spilenter’a dönüşmüştü…

sanatçı olarak girdiği sınıfta ninjaya dönen neriman hoca, histeri krizi geçer gibi olunca, “önünde kağıt da yokmuş deyip”, tekrar köpürüyordu.

bizse önceki hafta derste olmayan mehmet’in boş sıraya bakarak, hocaya on beş dakika boyunca direktif vermesinin diyetini morluklarla ödemesinden mütevellit natürmor’u bir daha unutmamak üzere belleğimize kazıyorduk…

5 Mayıs 2023 Cuma


ömrümün gurbette geçen kısmı, takvimden kopan her yaprakla, sılada geçen kısmı ile aradaki farkı açtığından mı bilmem gurbet hikayeleri her geçen gün daha fazla beni içine alır oldu. 

bu sebeple ‘aşk, mark ve ölüm’ün henüz fragmanını görür görmez çarpılmıştım.

nihayet belgesel filmin mubi’ye düşmesiyle birlikte, fragmanın ancak dört başı tekmil bir ana yemekten önce gelen ordövr tabağı olduğunu anladım. yönetmenliğini cem kaya’nın üstlendiği ‘aşk, mark ve ölüm’ tam anlamıyla görsel ve işitsel bir ziyafet.

berlin’de türk müziğinin tarihsel gelişimini odağa alan film bununla kalmıyor çok yönlü bir anlatıyla, göçün sosyolojik etkilerini, ırkçılığı, ekonomik değişimleri, gettoda yaşam pratiklerini… ve daha çok sosyolojik mesele ile ilgili derdini başarıyla anlatıyor.

film, üniversitelerin ilgili bölümlerinde, tematik bir belgesel nasıl yapılır diye dönemlik ders olarak incelenebilecek kadar titiz bir çalışmanın ürünü. cem kaya’nın yapıtı; arşiv taramasından kurguya, akıcılıktan gerçekçiliğe hemen her alanda tebriki hak ediyor.

alman ve türk arşivlerinin yanı sıra, tarihin tozlu sayfalarında kalmış kişisel arşivleri de en verimli şekilde izleyiciye sunan film, büyük göçle ilgili, şu ana dek tarihe düşülmüş en önemli not…

beş yıllık bir çalışmanın ürünü olan filmin, altmış yılı geride bırakan büyük göçü yaşayan üç nesli de kucaklaması başarı hanesine düşülmesi gereken ayrı bir not. filmde derdiyoklar, neşet ertaş, cem karaca da var, islamic force, cartel ve muhabbet de…

filmi bitirdiğinizde almanya’daki türk müziğinin notalar ve güfteden daha fazlası olduğunu; öfke, dışlanmışlık, hüzün, ötekileşme, hasret, sıkışmışlık ve daha pek çok duyguyu dile getirmenin en kestirme yolu olduğunun ayırdına varacaksınız.

son olarak, gurbet hikayeleri ilginizi çekmiyorsa bile ‘aşk mark ve ölüm’ü türk bir yönetmenin elinden böylesine başarılı bir iş çıkabildiğini görmek ve gururlanmak için izleyin…

#askmarkveölüm #lovedeutschmarksanddeath

#cemkaya #taskovskifilms #rapideyemovies #documentary #filmfive #filmfaust #burakete #türkischedelikatessen #süperdisko #anatolianfunk #islamicforce #36boys #berlin #kruezberg #gurbet #gurbetçi #türk #müzik

4 Mayıs 2023 Perşembe


“…sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun neo. dokunamadığın tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin, beyninin içi bir hapishane…”

neo’nun morpheus’u vardı… peki bizim?

ya da soruyu şöyle değiştireyim, bizim morpheus’umuz olsa bile, bugün işe yarayacak mı?

mavi hap ile kırmızı hap aynı elden çıktıysa, ne arasında tercih yapmamız ne de yaptığımız tercihin sonucu anlam taşıyacaktır.

artık beynimiz ya da kalbimiz ile gerçeği bulabilme imkanımız yok. hatta artık belki gerçeğin kendisi de yok. zira sanal çağ, sahi olan her şeyi iğdiş edip, kendine kattı.

tercih ettiğimizi sandığımız şey de, reddettiğimizi sandığımız şey de enformasyon bombardımanına tutulmuş ve harap olmuş beynimizin çaresiz seçiminden ibaret

semavi dinler bile belli periyotlarda ibadetleri şart koşarken, modern çağ bağlantının anlık dahi olsa inkıtaa uğramamasını emrediyor. bu acayip zamanın, hiçbir şeyi kaçırmamak için çırpınırken, hayatı ıskalayan bireylere yazdığı reçete de, auschtwitz kampının acımazsılığıyla yarışır nitelikte: tüket!

ibni haldun’un mukaddimesi misali uzun bir giriş yaptım, johan hari’nin kitabına dair birkaç kelam etmek istediğim bu yazıya. madem dolambaçlı başladım, bu kısımdan itibaren kestirme yoldan ilerleyeyim: ‘çalınan dikkat’ çok uzun süredir okuduğum en iyi kitap… 

hari deha seviyesinde bir yazar.

on binlerce kilometre yol kat edip yaptığı söyleşileri, yüzlerce araştırmayı elden geçirerek topladığı bilgileri okuyucuya bir şey dikte edercesine değil de dost meclisinde sohbet eder rahatlıkta verebilmek her kalem erbabının işi değil.

ülke yönetiminden sorumlu olsam, her yaştan vatandaşa zorunlu olarak okutacağım kitabın, sizin de okumanıza engel olmamak adına muhtevasına çok girmeyeceğim.

lakin şunu söylemekte fayda var. hari’nin yapıtı, akademik bir çalışma ya da otobiyorafi değil. roman ya da kişisel gelişim kitabı da değil. hari’nin kitabı, ekranlara oksijen tüpüymüşçesine ihtiyaç duyan, tüketirken tükenen, modern çağ insanına: “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak/ haykırsam, kollarımı makas gibi açarak/ durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden/ çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden…” haykırışı…

#çalınandikkat #stolenfocus

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...