26 Ocak 2023 Perşembe


yıllar önce peri gazozu’ndan bir yudum aldıktan sonra, ercan kesal’ın büyüsüne kapıldım. o gün bugündür, yazılarını, kitaplarını, filmlerini, belgesellerini aynı aşkla takip ediyorum. çağdaşı olmayı ve aynı dili konuşmayı bahtiyarlık saydığım bir münevver kesal.


ercan kesal’ın yenal bilgici ile gerçekleştirdiği nehir söyleşiyi ihtiva eden cebimdeki ekmek kırıntılarını da aynı sabırsızlıkla aldım ve bitmemesini umarak okudum. keşke daha hacimli olsaydı diye hayıflandığım eser, kesal’ın kişisel yaşamına odaklanmak yerine okuru, usta ismin düşünce dünyasında gezintiye çıkarıyor.


özne ercan kesal olunca elbette eserin odak noktasında edebiyat ve sinema var ancak satır aralarında sürekli okuyan, yazan ve üreten çalışkan bir beynin hem varoluşsal dertlerimize hem de çağın problemlerine dair teşhisleri ve çözüm önerilerini okumak mümkün.


kesal, zaman zaman kendi hayatından bazense bir kitaptan yahut filmden alıntılarla anlatısını güçlendirirken her defasında okuru kendisine hayran bırakmayı başarıyor. bu işi yaparken de tıpkı oyunculukta olduğu gibi o sihirli gücünü kullanıyor: sahiciliğini…


cannes film festivalinde kırmızı halıda arzı endam etmesi, en iyi oyuncu, senarist ödülleri, özel hastane sahipliği daha pek çok unvan yahut başarıya rağmen hala peri gazozu fabrikasında babasının rahle-i tedrisindeki bir çırak hüviyetini koruması ercan kesal’ın bu sahiciliğini muhkem hale getiriyor.


elbette söyleşiyi gerçekleştiren yenal bilgici’ye de bir parantez açmak gerek. nehir söyleşi gibi zor bir türü, özneye ve onun ilgi alanlarına hakimiyeti, gerekli yerlerde kısaca rol alıp sahneyi hemen konuğuna bırakması ve anlatıyı doğru yönlendirmesiyle alkışı hak edecek bir başarıyla kotarmış. 


cebimdeki ekmek kırıntıları, her yaştan okur için hayat dersleri barındıran, bu topraklar üzerinde nasıl birlikte daha güzel yaşayabiliriz sorusuna tatmin edici cevaplar veren, sanat ve edebiyatın hayatımızı nasıl olumlu yönde değiştirebileceğini gösteren, ercan kesal’ın altmış üç yıllık yaşamından süzülüp gelen, yenal bilgici’nin imbiğinden geçen nefis bir başucu eseri…


#ercankesal #yenalbilgici #cebimdekiekmekkırıntıları #kitap #bookstagram #nehirsöyleşi #kronikkitap #kitapönerisi

19 Ocak 2023 Perşembe


on dokuz ocak, iki bin yedide bir “vatandaş”ımızı kaybettik. tırnak içine aldım çünkü vatandaş, çok kullanıldığı için, hiç üzerine düşünmediğimiz kelimelerin başında geliyor. aynı vatan üzerinde birlikte yaşadığın, beraber üzülüp beraber ağladığın, halayda horonda, elinden tuttuğun… aynı ekle türeyen kardaş ve arkadaş halkalarının çok değil, bir ilerisi…


“evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.” diyerek kendini türk milletinin merhametine emanet etmiş bir gazeteci, sokak ortasında güpegündüz kurşunlandı. türk milletinin bir ferdi olmaktan her daim kıvanç duyan ben, on beş yıldır o emanete hıyanet etmiş olmanın vicdan azabını yaşıyorum.


ermenistan’a “karabağ işgali son bulmalıdır”, kürtlere “emperyalizmin bizi düşürdüğü tuzağa düşmeyin” diyebilecek, vakti gelince türk silahlı kuvvetlerinin üniformasını sırtına geçirebilecek, “ben bu topraklarda doğdum, vatanım burası ermenistan’a gidemem” diyecek kadar bizden, vurulduğunda delik ayakkabısını gazete örtmeyecek kadar içimizden biriydi hrant dink…


ben türk milliyetçisiyim, bu topraklarda fikir üreten, yazan çizen kendi doğrularının peşinden yürüyen, bir entelektüelin elindeki kalemden değil, vatansever insanların hapse doldurulmasına katkı olsun diye karanlık ellerin sırtını sıvazladığı, psikopat bir katilin elindeki silahtan korkarım.


bir türkçü olarak, bu topraklarda nefret ve kin tohumlarının değil, “vatandaş”lık şuurunun yerleşmesi için çabalamaya da devam edeceğim.


tanrı’nın bağışlayıcılığına sınırlar çizenlerin affına sığınarak, yaradanın rahmeti üzerine olsun hrant dink. seni yaşatamadık ama çocuklarımızın üzerinde birlikte huzurla yaşayacağı türkiye hayaline katkılarını unutmayacağım…


#hrantdink

17 Ocak 2023 Salı


koca kaşgarlı mahmut, “at türk’ün kanadıdır” deyip hakkını teslim etmiş, necip fazıl “ata senfoni” diye müstakil eser yazmış. karacaoğlan çeşme başındaki güzellerden başını kaldırıp: “yiğit yiğidin yoldaşı/ at yiğidin kardaşı” diye övmüş, at murat olmuş, at yoldaş olmuş…


hepsine amenna, bu asil hayvan şüphesiz fazlasını da hak ediyor. benim itirazım attan yana değil, onun hakkını teslim ederken bir diğer milli bineğimizin yok sayılmasına…


hangisi mi? tabii ki mobilet…


uzak asya’dan viyana kapılarına nasıl atla gittiysek, yârin okul kapılarına giderken mobilet üstünde değil miydik? at binen çocuğun rüştünü ispat ettiği gibi, mobilet sürmeye başlayan yeniyetme artık mahallenin bıçkın abilerince muhatap kabul edilmedi mi?


peki, tarihi değiştiren atlar var da mazide derin iz bırakan mobiletler yok mu?


elin devrimcisi che guevara latin amerikayı motor üzerinde gezdi de bizimkiler boş mu durdu zannediyorsunuz. doksan altı yılında, kıbrıs’ta sular ısınınca, bin mobiletli akınlarda çocuklar gibi şen, ayak basmadı mı ada toprağına?..


demem o ki mobiletin hakkını vermek lazım. ahını almaya gelmez bu iki tekerli mübareğin...


inanmadıysanız, mobilet üzerindeyken briyantinli saçları ile genç kızların gönüllerini harlayan çakı gibi delikanlıların, mobiletleri dilhûn eyleyip arabalara kurulunca, nasıl da hem kel hem fodul olduğunu gözünüzün önüne getirin…


#mobilet #motor #motosiklet #at #mobiletavratsilah 

📸 @msalican

15 Ocak 2023 Pazar


sadece cesurların işidir kaleye geçmek…

aldım verdim faslı bitince evvela mahallenin en iyi oyuncusu değil kale seçilirdi bizde. çoklukla da az önce ayağına basılmış taraf, bu seçimi beklemeden kaderine razı olup, yardımcı apartmanı’na doğru yönelirdi çünkü cuma pazarına bakan kaleyi seçen taraf halı saha maçına amatör takımdan oyuncu getirmişçesine moral üstünlüğüyle başlardı mücadeleye…

yardımcı apartmanına sırtını verecek takımın tek derdi karşı tarafın elde ettiği jeopolitik hakimiyet değildi elbette…

bir de serdengeçti bulup kaleye geçirme faslı vardı. ekseriyetle bu fasıl uzar, maçın başlaması gecikirdi. nadiren mahallede yeni mukim biri yahut misafir falan olursa bu talihsizin başına geleceklerden habersiz kaleye geçmesiyle, maçın başlaması daha kolay olurdu.

maçın heyecanı cuma pazarı tarafını müdafaa eden takımın ilk şutuyla yerini gerilime bırakırdı. yardımcı apartmanının girişi katında oturan yahut bir başka deyişle kalenin olduğu duvarın sahibi teyze, topun duvardaki aksiyle birleşen bir beddua savururdu.

bu ilk beddua sonraki her şuta da eşlik edecek iyi dilek ve temennilerin de mukaddimesi olurdu…

genelde “allah caniyizi ala” gibi geleneksel beddualarla başlayan bu ritüel bir müddet sonra teyzenin repertuarının genişliği sayesinde bir halk bilimi şölenine dönüşürdü. 

“sıcak yatasız, savıgh kalkasız; dağ kimin durasız, duz kimin eriyesiz” minvalinde yaratıcı bedduaları potpori şeklinde haykıran teyze bununla da hızını alamazdı…

bir müddet sonra penceresinin hemen önündeki kaleciye, viyana surlarına tırmanan yeniçerileri püskürtüyormuş gibi, “bulaşık suyu, çay posası, göğermiş kuru soğan, közlenmiş isot sapı” benzeri maddeleri fırlatmak suretiyle hücuma geçerdi. bu cisimleri atarken de bedduaları ihmal etmez, yakası açılmadık sıfatıyla kullanılabilecek beddua bırakmayıncaya kadar yaratıcılığını konuştururdu…

yıllarımı o kaleyi korumakla geçirdiğim için şimdilerde iki şeyi, yüzümde müstehzi bir gülüşle okuyorum. ilki derbi atmosferinin kaleci üzerinde yarattığı baskıya dair haberler, ikincisi ise en kapsamlı urfa beddualarını topladığı iddiasıyla yayınlanan kitaplar…

#urfa #çocukluk #beddua #mahalle #doksanlar #childhood #nineties #kaleci 

6 Ocak 2023 Cuma


gelecekte makinelerle birlikte yaşayacağız diyorlar ya, ben çok gülüyorum. hatta, “e beni zaten makineler büyüttü” diyecek oluyorum da mustafa topaloğlu muamelesi görmekten korkup, susuyorum. ben anlatayım siz hak verin, mustafa topaloğlu muyum yoksa singer’in manevi oğlu mu?


dört beş yaşındayım, direksiyon sallıyorum biteviye, bizim evin salonunda. annemin krem rengi singer makinesinden kalkmasını fırsat bilmiş, oturmuşum ayak pedalına. elimde makinenin lastiğinin takılı olduğu kasnak, hayali diyarlara yolculuk yapıyorum.


üzerimde dizlerime kadar gelen mavi önlük, dükkanda kara singer makinenin üzerinde resim çiziyorum. abim elinde tepsiyle kapıda görününce, drima makara kutusunu kaldırıp, gazete seriyorum sofra niyetine, makinenin başında toplanıp başlıyoruz yemeğe.


yeni terlemiş bıyığım kara bir leke gibi dudağımın üstünde. “basketbol için toplanmışlardır şimdi diyorum” içimden, babam ceket telasını, işle diye uzatırken bana. makinenin ayak pedalına tüm gücümle asılıyorum. bir an önce biterse işim, ilk maçın sonuna yetişeceğim diye.


ortadoğu’nun sağ sayfasını makinenin iğnesinin altına yerleştiriyorum usulca. en sona onu bırakmışım, pasajdan topladığım gazeteleri art arda hatmettikten sonra makinenin üstünde… fırça atıyor babam, “yedi tene gazete okuyana kadar, dersiye çalışsay, abey kimin toktor olursan” diye…


üniversite sınav sonuçları açıklanmış. otelin interneti makinenin başında iyi çekiyor. haberi alınca, tebrikleri singer bey ile birlikte kabul ediyoruz. dükkandaki herkese çay getiren erhan abi, makinenin öte tarafından uzatırken bardağı, “aferin yusuf” diyor fazladan bir kaşık daha şeker atıyor.


sürpriz yapıp gelmişim, babamı makineyi yağlarken buluyorum. heyecanından yağ dökülüveriyor ahşap kısma, silmek için bez getirirken, “ağam bına eyyi bakmak lazım, hepiyizi o okıtıy” diyor. singer makine bunu duyunca daha bir parlıyor sanki…


trt’nin mikrofon başlığını makinenin üstüne bırakıyorum, kravatıma son şeklini verirken, urfa’dan ilk canlı yayınıma hazırlık yapıyorum o gün. makinemiz daha homurtulu çalışıyor artık. dönüp bakıyorum, geçen her yılın bir izi var makinenin üstünde ve geçen her yılımın üstünde izi var makinenin.


#singer #mazi 

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...