haftasonu yeğenimin düğününde yaşı hayli ilerlemiş bir beyefendi kendini masadakilere tanıtırken tokat, zileli olduğunu söyledi. doğum yerini zihnimde yaşı ve abimin dostu olmasıyla birleştirince aklıma tek bir şey geldi: merhum dursun önkuzu’yu şahsen tanıyor olabileceği.
uygun zamanı kolladım ve bir ara yanındaki iskemle boşalınca hemen oturup sordum, “zileliyim dediniz, tanır mıydınız rahmetli dursun önkuzu’yu?” diye…
önkuzu’nun adı geçer geçmez, düğün ortamında da olsa ikimizin de gözleri doldu. “bilmez miyim” dedi. birlikte rahmet okuduk bir kez daha. “sizden küçük olmalı” diye sorunca şaşırdı. “yok, dursun abi şehit edildiğinde ben ilkokuldaydım” dedi…
bir an şaşakaldım. dursun önkuzu dediğin şitil tazeliğindeydi benim belleğimde. daha bir kez çiçek bile açmamış bir fidan. dokuz sütunla atılmış “işkence edilip pencereden atılan bir genç öldü” manşetinin altına iliştirilmiş vesikalığıyla dondurmuştum ben zamanı…
okula kayıt için çektirdiği ve kim bilir fotoğrafçının iskemlesine otururken hangi hayallerin sıcaklığıyla karnında kelebekler uçuşan o masum çehresini kazımıştım zihnime. o fotoğrafta dursun önkuzu yirmi iki yaşındaydı. hep de yirmi iki kaldı.
teoman, asılan kuzeni erdal eren ve onun şehit ettiği jandarma eri zekeriya önge için yazdığı ‘iki çocuk’ şarkısında şöyle diyordu: “annelerinin rüyalarında öldükleri yaşlarıyla…”
o cümleyi şimdi daha iyi anlıyorum…