29 Temmuz 2025 Salı


haftasonu yeğenimin düğününde yaşı hayli ilerlemiş bir beyefendi kendini masadakilere tanıtırken tokat, zileli olduğunu söyledi. doğum yerini zihnimde yaşı ve abimin dostu olmasıyla birleştirince aklıma tek bir şey geldi: merhum dursun önkuzu’yu şahsen tanıyor olabileceği.

uygun zamanı kolladım ve bir ara yanındaki iskemle boşalınca hemen oturup sordum, “zileliyim dediniz, tanır mıydınız rahmetli dursun önkuzu’yu?” diye…

önkuzu’nun adı geçer geçmez, düğün ortamında da olsa ikimizin de gözleri doldu. “bilmez miyim” dedi. birlikte rahmet okuduk bir kez daha. “sizden küçük olmalı” diye sorunca şaşırdı. “yok, dursun abi şehit edildiğinde ben ilkokuldaydım” dedi…

bir an şaşakaldım. dursun önkuzu dediğin şitil tazeliğindeydi benim belleğimde. daha bir kez çiçek bile açmamış bir fidan. dokuz sütunla atılmış “işkence edilip pencereden atılan bir genç öldü” manşetinin altına iliştirilmiş vesikalığıyla dondurmuştum ben zamanı…

okula kayıt için çektirdiği ve kim bilir fotoğrafçının iskemlesine otururken hangi hayallerin sıcaklığıyla karnında kelebekler uçuşan o masum çehresini kazımıştım zihnime. o fotoğrafta dursun önkuzu yirmi iki yaşındaydı. hep de yirmi iki kaldı.

teoman, asılan kuzeni erdal eren ve onun şehit ettiği jandarma eri zekeriya önge için yazdığı ‘iki çocuk’ şarkısında şöyle diyordu: “annelerinin rüyalarında öldükleri yaşlarıyla…” 

o cümleyi şimdi daha iyi anlıyorum…

14 Temmuz 2025 Pazartesi


deliler, meczuplar, garipler, miskinler, abdallar ve divaneler geçmişte şehirlerin kimliğinde önemli rol oynarlardı. bu insanlar toplumdan izole edilmek şöyle dursun, imtiyaz sahibiydiler. dilediğince konuşma serbestisi, istediği yere vakitsiz girip çıkabilme hürriyeti onların temel hakları arasında yer alırdı. istisnai haller de yok değildi elbet; dünya memalikinden başkasını gözü görmeyen bazı ham ruhlar, bu müstesna yaratılmışları hor görür onlara zulme varan tazyikte bulunurlardı…

benim çocukluğumda urfa; divane ve miskinler zaviyesinden zengindi. mahallemizin ayrı, dükkanımızın ayrı kadrolu divaneleri vardı. urfa dışına çıktığımda da her telefon görüşmemizde aile efradıyla birlikte onlara dair havadisler verilirdi. diasporadaki yaşam sürem uzadıkça, dünyadan göç haberlerini almaya başladım. ilginçtir hemen hepsinin vedası yunus’un: “bir garip ölmüş diyeler/ üç günden sonra duyalar/ soğuk su ile yuyalar/ şöyle garip bencileyin” dizlerindeki gibi sessiz sedasız oldu.

ben yaşım itibariyle urfa’nın doksanlı yıllardaki tüm deli ve miskinleri şahsen tanıdım geçmiştekilerin de anekdotlarını dinleye dinleye onları da görmüş kadar oldum. bu sebeple abdürrahim dindarzade ağabey vasıtasıyla haberdar olduğum, cemal dindar’ın imzasını taşıyan ‘yuvasız kuşlar gibi – “deliliğin resimli sivil tarihi”ni büyük bir heyecanla alıp, okudum.

psikiyatrist cemal dindar tayini urfa’ya çıkınca, muayenesinin yer aldığı pasajda fotoğrafçı mahmut okkaş’ın çektiği urfa’nın namlı delilerinin fotoğraflarını görmüş, ardına bir de öykülerini dinleyince kaleme sarılmış. kitapta hem mahmut okkaş’ın orijinal anlatılarını hem de cemal dindar’ın mesleki değerlendirmeleri ve atıfları da  yer alıyor. kitap aynı zamanda bir günce niteliği de taşıyor. cemal dindar’ın urfa’da kurduğu çevre ve kentin o dönemki ahvali üzerine de çok kıymetli notlar var.

kitabı bitirdiğimde giderek rengini kaybettiğini düşündüğümüz dünyanın bu hale gelmesinde modern dünyada kendine yer bulamayan deli ve miskinlerin eksikliğinin önemli rol oynadığını fark ettim. tanrı’nın kural tanımaz kullarını mahallelerimizden ve hayatarımızdan çıkardığımızdan beri, ruhlarımız rutinin boğuculuğunda ıstırap çekiyor…

8 Temmuz 2025 Salı


“…kim kaldı / müdafaa-i hukuk cemiyeti’nden/ avcı ceketi/ körüklu çizme/ astragan kalpak/ bazen `ittihatçı’/ hafif `iştirakiyun’/ öfkeli kaşları salkım saçak/ kumral bıyıkları mahzun/ hani felaket tütün içerler/ ceplerinde idam fermanları/ bellerinde söğüt yaprağı bıçak…” -attila ilhan-

onlar tarihin en fedakâr nesliydi. türk’e biçilen idam fermanını kav niyetine vücutlarıyla tutuşturup kül ettiler. veyl olsun ki bize, namlarını doğan her bebeğin belleğine kazıyamadık. kanlarını sebil edip akıttıkları topraklar üstünde türk mucizesini yaratan bu kuşağı hakkınca anamadık.

elbette mehmet akifler, kemal tahirler, attilla ilhanlar, turgut özakmanlar her bir sayfası altın levhalara yazılası eserler verdi lakin kendi küllerinden zümrüdüanka misali kanatlanan türkiye cumhuriyetine giden yolda çekilen çileleri, yeryüzünün ilk kez şahit olduğu kahramanlıkları tekrar tekrar anlatmak her birimizin boynunun borcu değil mi?

o vecibeyi hepimiz için öyle bir yerine getirmiş ki ahmet büke, kırmızı buğday’da; yazmamış, çağlamış.  böylesine ilmek ilmek işlenmiş harikulade bir kurgu, edebi vecde getirecek bir dil zenginliği, her biri sayfalardan çıkıp yanı başınızda at koşturup, revolverinin tetiğine asılacakmış gibi kanlı canlı karakterler, kâh bir destancı gibi coşkun kâh bir kurmay gibi gerçekçi…

kırmızı buğday, var oluşunu bir inancın yüceliğinde bulan türk’ün dirlik çabasını, barut kokusu altında filizlenen kavga güzelliğindeki sevdaları. körpe dallarımızı bin kez budayanların ihanetlerini, savaş denilen ateş bin kez ölümlese de, doğumda olan anaları anlatıyor. bitmedi diyor daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

okurken kimi türklük cezbesiyle kimi edebi güzelliğin tesiriyle sayha vurdum. okuyun, okutun bu kitap böyle az mı övülür hakkını verseymişsin keşke diyeceksiniz…


#kırmızıbuğday #ahmetbüke #kuvayımilliye #ittihadveterakki #roman #kitap #bookstagram #kitapönerisi #okudumbitti #kurtuluşsavaşı

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...