28 Mayıs 2025 Çarşamba

bir masa, iki sandalye. masanın arkasında pencere. sürekli inip kalkan tabaklar. telaşla sofra kuran bir baba. sofrada onun karşısında oturan yedi yaşında bir kız. masaya tabaklar inip kalkıyor. pencereden gün ışığı, ay ışığı, uçuşan sararmış yapraklar, yakıcı yaz güneşi, parıl parıl kar taneleri gelip geçiyor. kız büyüyor, baba yaşlanıyor.

bazen masadaki neşe şen kahkahalarla doruğa çıkıyor bazense sessizlik perdesini ancak çatal bıçak sesleri yırtıyor. yorgun babanın düşünceli hallerine tanıklık ediyoruz masadan kızı kalkıp tek kaldığında. bazen baba işteyken, boş sandalyeye karşı yemek yiyen yeniyetme kızın ilk aşkına dair duygularına…

ekonomiyi de masadan takip ediyoruz. kuzu inciğin teşrif ettiği masayı gün geliyor pirpirim aşı şenlendiriyor. kah çeşit çeşit yemeklerle donanıyor kah bugün de böyle olsun denilerek dolaptan çıkan yemek servis ediliyor tabaklara…

mehmet saraç’ın babişe yemekler kitabını okurken üç aşağı beş yukarı hissettiklerim bunlar. saraç eserinde eşinden ayrıldıktan sonra kızıyla geçirdiği yirmi yılı yemekler üzerinden anlatıyor hatta ara ara da tarifler veriyor. bu daha önce eşine denk gelmediğim bir anlatı biçimi.

kitap biraz günce, bir kaşık kadar mahlep, biraz tarif kitabı, bir kuzu incik, biraz otobiyografi, bir bağ pazı yaprağı, biraz öykü, bir tutam tarçın, biraz ebeveynlik nasıl olunur, üç çay bardağı siyez bulguru…

hasılı ne ararsanız bulabileceğiniz, bazen ağzınızı bazen de gözünüzü sulandıran bir yapıt.

her şeyden önce böyle cesur bir denemeye giriştiği için mehmet saraç’ı takdir etmek lazım. harika türkçesiyle bize mutfakta geçen yirmi yılı soluksuz okutabilmesi başlı başına bir başarı. bunun yanında yemek etrafında bir anlatı oluşturmak ve bunu hakkıyla yapmak da harikulade bir iş.

umarım bu yaratıcı anlatı, girişte tasvir ettiğim üzere, tek planlı bir filmin senaryosuna temel olur. biz de iştahla dibi sıyrılan tabaklar ya da burun kıvrıldığı için tencerede kalan yemekler eşliğinde bir kızın büyümesine, bir babanın cansiparane mücadelesine ve onların inişli çıkışlı ilişkine ekrandan tanıklık ederiz.

#babişeyemekler #mehmetsaraç #kitap #bookstagram #kitapönerisi #urfa #yemek

25 Mayıs 2025 Pazar


ilk çağlardan bu yana hikayemizi anlatmaya çalışıyoruz. mağaraların duvarlarındaki hiyerogliflerden, cameron’un avatar’ına sanatın yegane amacı öykülemek. öyle ki tanrı bile kutsal kitaplarda mesajını genellikle hikayeleştirerek ulaştırmış insanoğluna. sonsuz yaşam arzusunu besleyen en kuvvetli olgu da bu bitmez tükenmez anlatma ve yeni anlatıları duyabilme isteği…

lakin gel gör ki türk insanı bu öyküleme işini her daim sözlü yapmayı seçmiş. bundan dolayıdır ki tarihimize dair yazılı kaynak bulmak hayli zor. göktürkler’den günümüze çok değişen bir şey yok. herkes hikayesinin biricik ve anlatılmaya değer olduğunu düşünse de iş eline kalemi alıp yazıya geçmeye gelince aynı şevke sahip olamıyor.

neyse ki  bu genellemeyi bozan isimler de var. urfalı yazar mehmet saraç, yaşamını periyotlara bölüp, her birini bir kitapta anı-öykü türünde okuyucularla buluşturmuş. daha önce ‘canlarına değsin’e dair yazmıştım. harika bir kitaptı. ‘beni burya attılar’ ise edebi yanı canlarına değsin kadar güçlü olmasa da çok kıymetli bir eser.

saraç, yapıtında huzurevinde geçirdiği iki yılı anlatmış. ‘beni burya attılar’ benzeri bir günce çıkması çok mümkün değil. zira bahse konu mekan  seksen ila yüz yaş arasında müzmin -özellikle de düşünme ve yazmayı imkansız kılan: demans, alzheimer gibi- hastalıklardan muzdarip yaşlıların kaldığı bir yer. bu yüzden kitap günlük hayat, oranın kitap adına da yansıyan jargonuyla,birbiriyle ve görevlilerle ilişikiler nasıldır sorularına paha biçilmez yanıtlar veriyor. 

eser bu konuda çalışacak, senarist, akademisyen vb meslek gruplarına veri sunmasının yanında, saraç’ın ajitasyon yapmayan gerçekçi üslubu, okuyucuyu: yaşlanma, yalnızlık, hastalık, aile gibi kavramlarla bezeli bir saramago evrenine davet ediyor ve son tahlilde şunu anlatıyor: insanoğlu yalnızdır.

#mehmetsaraç #beniburyaattılar @mehmetsarac @ciniusyayinlari #kitap #anı #huzurevi #huzurevigünlükleri #yaşlılık #hatıralar

21 Mayıs 2025 Çarşamba

bir kitap – bir film üzerinden işkence ve cuntaya bakmak

ben, seksen öncesi mücadele vermiş insanların enkazında büyüdüm. her hafta, işkencede çıldırmış bir öğretmenin insanın içini eriten sessizlikle gözlerini saatlerce bir noktaya dikişine, gencecik oğlunu kaybetmiş bir babanın evladının adını her anışında gözünden süzülen yaşlara tanıklık ettim. bundan mütevellit o döneme dair yapıtların yüreğimde bıraktığı iz her zaman derin oldu. hatta salt bizim ülkemizden değil çeşitli ülkelerden de benzer dönemlere ait örnekleri hep aynı iç sıkışıklığı ile karşıladım.

konuya dair farkındalıktan mı rastlantı mı bilemiyorum, art arda iki çok iyi esere denk geldim. ilki osman şahin’in kolları bağlı doğan’ı. kitap on iki eylül’de ve devamında hapishanelerde yaşanan zulmü olanca çıplaklığıyla okuyucuya sunuyor. şahin’in öylesine sert bir dili var ki nefesimin tıkanmasıyla kitabı çokça kez elimden bıraktım.

kolları bağlı doğan, işkence denen ve faili ile mağduruna bakılmaksızın lanetlenmesi gereken insanlık suçunu öykülerinde olanda çarpıcılığıyla işlemiş. inanıyorum ki bu eseri okuyan herhangi bir insanın, ama’ların arkasına sığınıp bu suçu meşrulaştırmasına imkan kalmamış. cunta döneminin çıldırtan atmosferi üzerinden kırk beş yıl geçmişken kitapta olan iğrençliğiyle duruyor.

aynı dönemde izlediğim film ise aún estoy aquí, türkçe adıyla hala buradayım. filmin senaryosunu kaleme alan murilo hauser ve heitor lorega, yetmiş yılında brezilya’da gerçekleşen askeri darbe ile eski bir senatörün ailesini merkeze alarak hesaplaşmış. ancak iki isimosman şahin’in tam tersi bir yol izlemiş.

filmde hiç fiziksel şiddet sahnesi yok. yine bu tarz filmlerde alışık olduğumuzun tam aksine hikaye giden değil kalanlar üzerinden ilerliyor. yapbozun eksik parçasının bütünü nasıl darmadağın ettiğini sadece gündelik hayatlarına tanıklık ederek takip ediyoruz. cuntanın acımazlığını, yaptıklarını değil etkilerini izleyerek algılıyoruz.

bir yörük çocuğu ile brezilyalı iki senarist on bir bin kilometre mesafeden benzer temaları farklı işleyerek aynı etkiyi bırakabiliyor. sanat bu yüzden büyülü belki de…


#kollarıbağlıdoğan #halaburadayım #kitap #film #aúnestoyaquí #imstillhere #bookstagram 

15 Mayıs 2025 Perşembe


ayının bildiği on türkü varmış, onu da bal üstüneymiş misali, konumuz yine urfa…

dün kentimizin çıkardığı en velut kalemlerden mehmet kurtoğlu ağabey’i ziyaret ettim. haliyle gündemimiz urfa ve kitaplardı. mehmet ağabey “bizim urfa ile ilişkimiz gerçeklik zemininde değil bambaşka bir şey” minvalinde bir cümle sarf etti.

aklımda dönüp duran cümle, nihayet şanlıurfa anadolu lisesi futbol takımımızın bu maç fotoğrafı ile cisim buldu. yer, halepli bahçe mevkiindeki futbol sahası. bu maçtan birkaç yıl sonra o alanda kazı yapıldı ve dünyanın en kıymetli mozaikleri açığa çıktı. hatta öyle çok mozaik çıktı ki, yerinden etmemek için, üzerine müze inşa edildi. anlayacağınız, amazon kraliçelerinin yeryüzündeki tek tasvirinin üzerinde top tepiyormuşuz. 

ayağımızın altında paha biçilmez mozaikler var da sırtımızı dağa taşa mı verdik zannettiniz. başımızın üstünde görünen gecekondular yıkılınca da kızılkoyun nekropolü ortaya çıktı. helenistik dönemden kalma seyircilerin önünde dört gol yediğimi düşününce daha da utandım tabi.

efendim urfa öyle bir şehir ki, bir gün çiftçinin birinin pulluğuna bir yontu takılıyor ve dünya tarihi yeni baştan yazılmak zorunda kalıyor. o alandan çıkan göbeklitepe henüz gizemini korurken karahan tepe, çakmak tepe ardı ardına sökün ediyor. yahu biz piknik diye nemrudun tahtına, şıh maksut türbesine giderdik. tarihi kalıntıların oluşturduğu parkurlarda koşturarak büyüdük.

sadece tarih mi? benim çocukluğumun urfası açık hava bimarhanesiydi. bilumum divane, meczup, ve deli günlük hayatın tam merkezinde yer alırdı. şehrin sahipleri onlar, sair urfalılar misafirmiş gibi birlikte yaşardık. reel düzlemde itibar sağlayan mal mülk gibi şeylerin esamesi okunmazdı. geçer akçe ‘eyyi insan’lıktı.

bugün cittaslow adıyla ödüllendirilen sakinlik, bizim şehrin havasına suyuna öylesine sirayet etmiş ki urfa’da en müşkül meseleler bile, “hele otur bir çay iç önce” ya da “benim davetlim” ol çağrılarıyla önce soğutulur ardı sıra da yazılı olmayan kurallarla çözülürdü. hal böyleyken kimsenin hiçbir şey için hırs ve acele göstermesine gerek kalmazdı.

hak verdiniz değil mi? şehir böylesine sürreelken biz nasıl gerçeklik zemininde bağ kurabiliriz?


#urfa

9 Mayıs 2025 Cuma


dükkanda tarkan var, evde ise he-man. hüseyin abim sezgin burak’ın şaheserinin hiçbir sayısını kaçırmıyor. maryo’nun kuşları, gümüş eğer, mars’ın kılıcı… ben de tarkanları okuyup, eve koşuyorum, he-man’in yeni bölümünü kaçırmayayım diye. he-man aslında eternia prensi adam. bunu biliyorum ama tabii ki ne iskeletor’a ne de yardakçılarına çaktırıyorum. tıpkı tarkan tebdili kıyafet roma imparatorluğuna girdiğinde olduğu gibi çok ketumum.

he-man gücünü gölgelerden alıyor. tarkan ulusların en büyüğüne mensup oluşundan. he-man’in en sadık adamı orko fakat faydasından çok zararı olan türden. tarkan’ın kulke’si var. o da safderun elbette. tarkan’ın sırtına yük. he-man’e destek gelirse teela’dan geliyor. tarkan’a bige’den. hayvanat aleminde de denklik var. he-man mütemmim cüzü atılgan, tarkan’ın en az kendisi kadar şöhretli yoldaşı ise kurt; nam-ı diğer “atıl kurt”

iskeletor he-man’i alt etmek için çeşit çeşit dalavere çeviriyor da tarkan’ın hasımlarının eli armut mu topluyor zannettiniz. hain kostok’u tanısaydınız iskeletor’un ancak cürmü kadar yer yakabileceğini o zaman anlardınız. iskeletor’un destekçileri de var biliyorum elbette. şeytan lyn ile büyücü goşa yarışmaz mı peki? hordak çok mendebur da horasius umre parası biriktiren amca mı yani? he-man envai çeşit yaratıkla mücadele ediyor tamam peki tarkan; az bir şey mi ahtapotla boğuşmak?

hasılı tarkan nasıl janti bir abimizse he-man de aryan görünümlü ve eternialı olsa da yiğitlik bakımından türk gibi güçlüdür. ee birini okuyup, diğerini izleyen ben iflah olur muyum? elbette hayır. ikinci kattan inşaat kumuna mı atlamak dersin, briket inceliğindeki duvarda koşmak mı? kolaysa yapma. he-man imajın bir anda prens adam’a döner mahallede. tarkan’lıktan tenzili rütbe ile kulke oluversin o saat…

iskeletor’u alt edemedik belki roma içlerine de giremedik ama urfa devlet hastanesini ve karakörü’deki kırık çıkıkçıyı mesken tuttuk. bugün hala saçımı üç numara yapamam kafamda he-man’likten ve tarkan’lıktan kalma yarık izlerinden mütevellit. resimde de ayağımda he-man’li çizmemle poz veriyorum, yine bir badireyi ölmeden atlattım diye kesilecek adak kurbanın başında. birazdan koyuna, ‘hadi atılgan’ ya da ‘atıl kurt’ diyeceğim.


#urfa #he-man #tarkan #çizgiroman

1 Mayıs 2025 Perşembe


emek deyince bir öğretmen çocuğunun aklına nasıl faranjitli annesi geliyorsa, bir berber çocuğu emeğin anlamını babasının siyatikli bacağında buluyorsa benim için emek bir ihtiyar beli misali bükülmüş parmak demektir.

bizim terzilik macerası çok gerilere gidiyor. idris peygambere dayandığına emin olduğum mesleki şeceremizin kayıtlı kısmı bin sekiz yüzlerin sonunda iyi bir terzi olan zeliha nineme dayanıyor. iğne-iplikle ilişki kadınlarda alt soyda da devam etmiş üç büyük halamızın ikisi, annem, halam, annemin amcası kızları, dayısı kızı… kadınlarımız parmaklarına daha yüzük takmadan yüksük takmış…

kadınlar böyle de erkekler farklı mı? elbette değil. babamın meslekte yetmişinci yılı geride kalıyor. dayım uzun süre terzilik yapmış. amcam da inşaat işine girmeden önce terzilik olmasa şapkacılıkta iğne iplikle mesai yapmış. abimlerin ve benim de epeyi yılımız terzi dükkânında geçti…

terzi dükkanına adım atan çırak evvela yüksük –urfa deyimiyle üsküf- kullanmayı öğrenir. bunun için nesiller boyu kullanılan yöntem devreye girer. yüksük takılacak parmak, bir kumaş parçası bağlanarak, avuç içine doğru bükülüp sabitlenir. on günlük süreç sonunda açılan bağın ardından parmak, artık bir terzi parmağına dönüşmüştür. o bükük parmak bir daha dümdüz olmaz.

terzi parmağı deyince de aklıma urfa terzilerinin medarı iftiharı mustafa dişli gelir. bir urfaperver olan mustafa dişli amca, dernek başkanlığının yanında aktif siyaset de yapar yıllarca. kaç darbe, muhtıra atlatır mustafa amca. ancak on iki eylül cuntası onu ömrünün son deminde yakalar.

mustafa amcanın yorgun bedeni insanlık dışı muameleye dayanamaz. belki de elimizde ölmesin korkusuyla salarlar. dışarı çıkınca babamın yanına gelir. babam moral olsun diye, “eyisen mustafa abi şükür” der. mustafa amca dolu gözlerle, “ne eyisi urfalı, anamızı s…” der. babam bu anı her anlatışında, ağlayarak yüksük parmağını kaldırır, mustafa amcanın ahvalini tasvir için bükük parmağıyla, “beli ha bele olmuştu…” derdi.

benim bir mayısım, iğne ile maişetini kazananların bükük parmakları, bükük belleridir.


#urfa #mustafadişli #birmayıs #emek #yüksük #terzilik

efendim, toprağından tarih fışkıran mümtaz memleketimde devam eden on iki tepe kazılarında, geçtiğimiz günlerde leğen benzeri bir nesne bulu...